Gelin / Burçin Özmaya Çankaya

Lacivert…

Kopkoyu bir lacivert üzerinde can çekişen bembeyaz köpükler. Kısacık bir andan ibaret ömürleri… Sanki rüzgârın zoruyla var oluyor sonra bir anda yitip gidiyorlar.

Yaradılışın ilk suları da böyle lacivert miydi, bilmek istedi.  Bilinmiyordu, binlerce olasılık içinde,  emin olunan şey bir hareketti, evreni var eden bir hareket…

“Kapatır mısın şunu, nasıl esiyor, bak şimdi rüzgârdan vazo devrilecek Başak.” Hemen telefona dönüyor. “ Alo, yok sana demedim Başak’a söyledim, o da iyi canım.” Telefonda kim varsa artık. Kafasını sallayarak onaylıyor. “ Yaaa, hafta arası olmasaydı iyiydi, doğru söylüyorsun ama denk getiremedik oldu artık. Yoldasınız değil mi? Bekliyoruz.” Bir taraftan aynada kendini süzüyor, ceketinin kenarında aslında var olmayan tozu, ordaymışçasına silkeliyor.

“Bekliyoruz.”

Başak “ Tabii, bekliyoruz, ne zamandır beklemişiz, şunun şurasında ne kaldı.”   diye söylendi sessizce. Pencereyi kapattı. Kaprisli bir bahar akşamında hava kararsızdı, yağmur ha yağdı, ha yağacak…

Ne garip, sonunda oluyordu işte. Evleneceğine pek aklı yatmazdı da yine de hayal etmeden duramazdı. Hiç olmazsa bu anılara sadık kalmalıydı ama yapamıyordu. En mutlu olması gereken günde kafasını ve kalbini esir alan düşüncelerden utanıyordu.  İçi öylesine kararmıştı ki, gökdelenlerin ardında batan güneş geri gelse faydası olmazdı. Zaman geçiyordu ve an be an parça parça bölünüp koltuğun üstüne dökülecekmiş gibi hissediyordu kendini.

Hayatını değiştirmek için tek bir hareket lazımdı ona.

Tekrar pencereyi açtı, gözlerini yumup başını uzattı sonra derin bir nefes… Bir anda içi lacivert oluverdi, laciverdin tuzlu yosunlu kokusu genzine doldu.  Hayat öyle yanından akıp geçecekti,  o tek hareketi yapmazsa eğer. Düşündü. Derinliklerde amacını bilen onca canlı ikilemeden, şaşırmadan, sapmadan öylece yaşayıp gidiyorlar. “Allah Allah, acaba bu minik balıklar kapkararık laciverdin içinde nasıl da korkmadan dolaşıyorlar?” diye sordu kendine. Cevabı ararken asıl soru beyninde patladı.” Ben kendi dünyamdaki karanlıklardan korkmuyor muyum?” Cevap ortadaydı.

Her şey zamanında olmalıydı, tazecikken, tomurcuklanmışken… Üzerine don vurmadan… Dört yıl önce bu odada olsaydı her şey öylesine farklı olurdu ki…

Ama olmuyordu işte.  Sorular fırsat kolluyordu.“Burada ne işim var?”

 Yine lacivert. Yosunlar arasında kayboluyordu şimdi. Minik balıklara “Ben de geleyim ne olur…” diye yalvardı,  balıklar duymadı bile.

Lacivert birbirini söndüren dalgalarla köpürüyordu.

Kapı aniden açılınca odaya dönmek zorunda kaldı. Toygun’un anası kibirden hindiye dönmüştü,  ayrık dişlerini ortaya çıkaran, tüm çabasına rağmen kontrol edemediği gururlu gülümsemesi yüzünün ortasına yerleşmişti. Derin bir nefes almaya zorladı kendini. Bir hareket, küçük, minicik bir adım…

 Her şeyi başlatabilir ya da bitirebilirdi.

İçi durmuyordu, fısır fısır sesler dönüp dolaşıyordu.”Yerin dibine batası perşembe… Gelmez olası perşembe… Perşembe ne mana, insan cumartesiye alır günü.”

 Aslında cumartesiye de almış olsa bir şey fark etmeyeceğini biliyordu, zamanı geçmişti, büyü bozulmuştu, bunu bilmek her şeyden acıydı. Toygun eski Toygun değildi, onun delice âşık olduğu adam hiç değildi. Dört sene boyunca şirkette yemediği halt kalmamıştı sonra şu hastalık… Başka seçeneği kalmayınca…

Düşünmemeye çalıştı.

Valide sultan şehzadesinin kulağına bir şeyler söyledikten sonra Başak’ın suratına şaşkın şaşkın bakmış, bir şey söylemeden çıkmıştı. Bir gariplik olduğunu bir bakışta anlayacak kadar hayat tecrübesi vardı, “Öyleyse azıcık toparlanmalı.” diye düşündü.”Belli etmemeli.”Ama içinde olup biteni anlayamıyordu. “Neden?” sorusu zamanda donmuş gibi aklını buza kesiyordu. Toygun’a baktı. Aynada göz göze geldiler, o anda Toygun savaşta zafere ramak kalmış bir komutan edasıyla kısacık gülümsedi, telefonu karıştırmaya devam etti. Hiçbir şeyin farkında değildi.

Pencereyi kapatıp koltuğa oturdu. İçi boş vazonun hemen üstünde yaldızlı bir çerçeve içinde bir gelin ve bir damat gülümsüyorlardı. Pencereden dışarı baktı. Yoldan taksiler, kamyonlar, tıka basa dolu otobüsler geçiyordu. Herkes kendi hayatına akıyordu işte. Ama onda bir gariplik vardı, dışarıdaki düzene inat, ruhu laciverde göz kırpıyordu, teninde dalgaların ürpertisini hissediyordu.

Derin bir nefes aldı, içine lacivert doluverdi. Her yer lacivert oluyor, kaygılar laciverdin içinde. Kafasını kaldırdı, çerçevenin içindeki gelin hanımın gülümsemesine baktı. Yüzündeki yapmacık sevince acıdı, sonra kızdı “Neden?” diye sormuş muydu acaba, merak etti. Kızgınlığı arttı. Şu gülümseme delirtecekti onu, kıza bağırmak istedi.  “La-ci- veeeert!”diye yırtarım senin ağzını… Diyecek oldu, söyleyeceğinin saçmalığına şaştı. Lacivert her yere yayılmıştı, kelimelerine hükmediyordu yavaş yavaş.

“Perşembe gününe aldım tarihi.” demişti Toygun. Sormamıştı bile. Bir kerecik olsun sormamıştı. “Ne önemi var canım.” diye geçiştirivermişti her şeyi.“Ulan niye ben bir şey isteyince…’Ne önemi var?’ oluyor ha, söylesene !” diye bağırmak istemişti Başak. Artık çok geçti. Konuşmak bir şeyi değiştirmiyordu.

Belindeki kırmızı kurdele sıkıyordu, yaşanan onca şeyden sonra bu kurdelenin takılması da anlamsızdı ama anası… Yalnızca beli değil, küçük parmağı da beynine mesaj gönderiyordu.  “Zonk! Zonk!” Damarlarındaki tuzlu lacivert etine sızıyordu.

Kapı çalındı, Toygun, “Hah, çiçekçidir, tam zamanında…”dedi. Yüzünde, bildiğinden şüphe etmeyen bir bakışla… Çiçekçi çocuk elinde bir demet pembe gülle kapıda. Gözlerine inanmak istemiyordu Başak, ama bu kadar da olmazdı ki. “Ben sarı istiyorum demedim mi size, ha?” diyemedi. “Neden?” sorusu tekrar harekete geçti, soğuk arttı, damarları daha da lacivertti şimdi.

Sarı ayrılık getirirmiş de, uğursuzluk getirirmiş de, miş de miş…

“E sen de anla be adam işte… Daha ne yapalım. Senelerce ben istedim, o zaman olmadı, şimdi.”  dese…

“Ah ben bu işi kendi başıma sarmasaydım yapacağımı biliyordum” dedi içinden. Onunla evlenmek için herkesi kırıp dökmüştü, bunca şeyden sonra herkes ne derdi?

 Lacivert, ne güzel lacivert, dalgalar hırçın, alabildiğine özgür, istediği gibi… Şuracıkta caddeyi geçti mi…

İçindeki sıkıntıyı paylaşmak istemişti ama kelimeler diline damağına yapışmıştı bir türlü çıkmıyordu. “Kaç yaşına geldin, elinden kaçırmadığına dua et, bak küçücük kızlar evleniyor artık, daha ne istiyorsun?” Bir kişi daha bir şey söylesin, bu sefer, bu sefer… Utanmadan bir de  “Küçücük kızlar evleniyor.” diyor. Evlendirmeye utanmıyorsunuz da, aklınız fikriniz…”

Toygun’a baktı. Kendisi lacivertle boğuşurken, o yine büyük olasılıkla başka birine bu uğursuz perşembeyi açıklamaya çalışıyordu yarım saattir telefonda, “Tabi canım önemi yok. Anlıyorum, hafta arası…”

Onu açıklamalarıyla baş başa bıraktı. Pencerenin camına iyice yaklaştı. Lacivert gözlerini ona dikmiş, içeriye bakıyordu. Tek bir hareket bekliyordu. Laciverdin sesi, kapıymış, pencereymiş, duvarmış dinlemiyor, tüm yasakları aşıyordu.

 Onu çağırıyordu. “Gel!”

Birden “İyi misin?” diye sordu Toygun. Başak, bir şeyleri fark ettiğine sevinecekti neredeyse.

 “Çiçekleri şu vazoya koyalım sonra unutma.”

İçinden“O vazo senin boynunu devirsin inşallah.”dedi acımasızca.

Ne olacaktı şimdi? Birazdan aşağıya inecekler, bir kalabalık ki sorma. Seveni sevmeyeni,  “Onlar bizimkine gelmişti” diye mecburen geleni, meraktan çatlamak üzere olanı, belki Toygun beyefendinin eski sevgilileri, eleği kimin için asacağını görmek isteyenleri…  Kimileri gururlu, kimileri gözleri yaşlı, bazılarıysa içlerinden mutluluk taşarak onları alkışlayacaklardı.

Toygun sandalyeyi tutacak, önce Başak sonra kendisi oturacak, salondakiler “Kibar çocuk canım, besbelli.” ifadesiyle birbirlerinin düşüncelerini onaylayacaklardı sonra…

“Sayın Başak Özer,  hiç bir etki altında kalmadan Toygun Gümüşhan’ı kocalığa kabul ediyor musunuz ?”

 “ Evet” derse, Toygun, zaten “evet” diyecekti, belki uzatarak –biraz gösterişi sever-“eeeveeeet!” hatta, salon çılgınca alkışlayacak, mutluluğa(?) giden kapı açılacak, falan filan…

Peki “Hayır” derse…

Salonda bir an sessizlik olacaktı, hiç şüphe yok.

Önce hiçbir şey anlamayacaklardı, şaşkınlıkla önce birbirlerine, sonra ona gözlerini dikeceklerdi. Suçlayan, kınayan, yaralayan bakışlarla süzeceklerdi. Annesi bir fena olacak, kız kardeşleri kafalarını sallayacak, o haminne kılıklı beyaz saçlı teyze- sahi kimdi o ?- pembe döpiyesli kadın ve gözlüklü adam -Toygun’un amcasıydı galiba- şaşkınlıktan dillerini yutacaklardı. Sonra her şeyi anladıklarını düşüneceklerdi. Alaycı bakışlarını üzerine çekinmeksizin dikecekler,   “Belliydi böyle olacağı.” diyeceklerdi.

Her şeyi bilirlerdi onlar, en büyük yanılgıları da buydu aslında.

Ya sonra?

Gelin dalgaya binmiş,” Ya kısmet… “demiş.

 

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.