garip
garip
garip

Gececil Kuşlar / Josef Hasek Kılçıksız

reklam
01 Ağustos 2019 1

Ergen kızların çeşmeden su taşıdığı, geç saatlere kadar çöp toplayan çocukların olduğu, yedi canlı kedilerin kabadayılar gibi sokaklarında dolaştığı, Toki’lerin hemen arkasında çalı çırpı ve tezek dolu avluların olduğu, insanı yutan dev köylerden biriydi yaşadığı şehir.

El ayak çekilince cinlerini de yanına alarak gezmeyi severdi. Bu saatlerde bütün sokaklar onunmuş duygusuna kapılırdı. Karanlık çökünce şehre inen kurt yalnızlığıydı onunkisi. Kurtlarla insanlar aynı mulkiyet hırsı uyarınca yaşarlar. Kurtla insanı birbirine düşman eden şey, bu mülkiyet alanlarının biribiriyle çakışmasıdır.

Uzun bir yürüyüş yapamamıştı bu sefer. Yağmur giderek şiddetlenmişti. Yağmurun damlardaki pıtırtıları parlayıp sönen sigara ateşleri eşliğinde mahalleyi başta bir panayır alanına çevirmişti. Gittikçe artan yağmurla birlikte ürüyen köpeklerin sesi duyulduğunda susmuştu herşey. Sokağın her iki tarafına dizilen basık yoksul evlerin kapıları sıkı sıkıya kapalıydı. Bu kapıların arkasında olup biteni hep merak ederdi. Ter kokulu yas evleriydi çoğu.

Yağmur varoluş ırmağına götüren yolu açıyordu. Irmağın üzerinde ipildeyen gölgeler olurdu böyle zamanlarda. Bu ırmak gri dalgalı bir denize akardı ılgın ılgın. Orada kayıkları alabora olmuş, yüzmekten yorulup boğulmuş gölgeler olurdu.
Hızlı adımlarla eve döndü. Asansörün önünde yere oturmuş, gözleri yaşlı, sekiz yaşlarında ya var ya yok bir çocuğa rastladı. Üzüntüden yaşlı ve yitik bir yüzü vardı çocuğun.

-Bu saatte burada ne işin var? Annen merak etmez mi?

-Anahtarı asansör aralığına düşürdüm abi. Babam dövdü. Anahtarı getirmeden eve gelme dedi.

-Hay Allah, adın ne senin?

-Mustafa, abi

Sırtı menekşe renkli çürükler içindeydi Mustafa’nın. Sümük ve gözyaşından burun deliğinde bir baloncuk oluşmuştu.

-Çocuğu ikna edene kadar akla karayı seçti.

-Abi, babam eve alsa bile sen sırtını döner dönmez beni daha beter döver.

Çocuğu yanına alıp kapıyı çaldı. Meğerse yan komşunun çocuğuydu Mustafa. Kapıyı, saçları tavuk kakası sarısı bir kadın açtı. Bu kadını ilk defa bir iki ay önce doğum için hastaneye götürdüklerinde görmüştü. Saç diplerinde biten karalara bakılırsa o günden beri saçlarını boyamamıştı.

-Bu çocuk sizin mi?

-Evet, anahtarı buldun mu kör olasıca?

Çocuk başını öne eğdi.

-Kocanız evde mi hanımefendi?

Kadın cevap vermeden kocasını çağırmaya gitti.

Az sonra iri kıyım bir adam kapıda belirdi. Siyah kanduranın içinde tombul uzun bir yarasaya benziyordu.

Adam bir mumya donukluğuyla yüzüne baktı. Doğu masallarından fırlamış, bir dudağı yerde bir dudağı gökteki devi andırıyordu.

Adam elindeki tespihi sallayarak, “Sen kimsin lavuk, çocuğum değil mi, ister döver ister severim.” diye homurdandı.

Asabi, kısa bir sessizlikti yere dökülen. Moğol atlıları geçti kafasının içinden, o atlıları zor dizginledi.

-Bakın beyefendi, her gece el kadar bebeğe bağırıyorsunuz, sizin yüzünüzden zaten uyuyamıyorum.

Koca bir hamamböceği duyargalarını oynatarak adamın yanından geçti. Adam muhtemelen kırk yedi numara terliğiyle böceği ezdi, ardından çocuğu ensesinden içeri çekerek kapıyı sertçe yüzüne kapadı.

Gecenin bir vakti uyandı. Ağzı kupkuruydu, çürük elma kokuyordu.
Dişlerini fırçalarsa belki koku geçer diye düşündü. Fırça darbelerinin çıkardığı sesler önce ağzında çoğaldı ardından kulaklarından sızarak komşuyla onu ayıran duvara çarptı. Fırça seslerinin diğer tarafta yankılandığını hissetti. Bebek uyanmıştı.

Adam yine el kadar bebeğe bağırmaya başladı.

-Şu eniği sustur, yetti artık!

Uzun bir bağrışma ve patırtıdan sonra bebeğin sesi ansızın kesildi. Bu ani susuş, bir fidanın filizinden kırldığında çıkardığı, kulağın duyamayacağı boğuntulu çığlığı andırıyordu. Dehşette sessizlik vardır, bunu çok defa deneyimlemişti.

Fidan dediyse, öyle doğa aşığı biri değildi. Orman onun için daha çok devasa bir Naturmort’un içinde rahatça yellenebilme özgürlüğüydü. Aşk ise yellenme ve geğirme özgürlüğünün, gizlice yellenip geğiren karşı cins tarafından elinden alınması demekti. Çayı şapırdatarak içme hürriyetinin elinden alınmasıydı aşk.

Yatağa gitti. Uykuya dalmadan önce kendinden sıyrılarak ana rahmindeymiş gibi kıvrılan bedenine baktı. Körüksü göğsü ve yarı aralık ağzıyla acınacak haldeydi.

Erkenden kalktı. Karanlık usulca çözülüyordu. Fakat güneş henüz bir bebeğin cansız bedenini aydınlatmamıştı. Tahta bitlerinden daha da kalabalık karınca karaltıları gibi insanlar menzilsiz yerlere doğru yetişme telaşı içindeydiler. Menzilsiz dediyse, ekmek kavgasıydı onlarınkisi. Ruhu doyurmak bu koşuşturma içinde kimsenin umrunda değildi. Garip bir ekmek kavgası denklemiydi kurulan. Güzel bifteği midesine indirmek, Şarap Tanrısı gibi yaşamak, kıpkırmızı suratlarını gizlemek için en pahalı makyajları sürüp pudralar kullanmak, şiş göbeklerini eritmek için spor yapacak boş zaman bulabilmek, kısacası kentsoyluların insan doğasını soysuzlaştıran, perhizli zevklerini ve tüketici yeteneklerinin sınırlarını sonuna kadar zorlamak için yoksullar on saat çalışmak zorundadır. Bunun için çalışmak bir erdeme yükseltilmelidir!

Komşunun kapısı çalındı. Kapanırken, gıcırtısı boşlukta uzayıp gitti.
Bir süre sonra onun kapısı çalındı. Gelen jandarmaydı.

-Beyefendi, bir bebeğin ani ölümü nedeniyle ifadenize başvurmak zorundayız. Bizimle karakola kadar geleceksiniz.

Çabucak giyindi, tavuk kakası sarısı kadını kordorda ağlarken gördü. Haçın önündeki bir Meryem gibiydi. Her insanın içinde taşıyıp suç ortaklığı yaptığı bir tiranı vardır. Bu tiranın en sinsi olanı genellikle korkudur. Vicdanın bağışıklık tepkilerinden ustaca kaçmayı başarmış korku içe dönük şiddettir ; bedene yönelik olandan daha da korkunç. Sfenks kadına sanki şu soruyu soruyordu: “Korkmak mı, suçluluk mu?” Korkmak ölümdü, cesaret ise dirim. Üstelik şiddet bebeğin ölümüne rağmen azalmadan sürmektedir. Yalnız ağırlık noktası içeri kaymıştır.

O an kalbinin aralık kapısından kuşku dolu tedirgin kuşlar havalandı. Anlaşılan gececil kuşların yuvasından beton zemine bir yumurta düşüp parçalanmıştı.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
Fatih Yildirim

JOSEF HASEK KILÇIKSIZ bey, Gececil Kuşlar adlı yazınız çok güzel, dokunaklı olmuş ve sanki hikayenin içinde o anı yaşıyormuşsunuz hissi veriyor. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.