Gamze Güller: Bir yazar hayatın her anından ve sanatın her kolundan faydalanmalı!

Gamze Güller: Bir yazar hayatın her anından ve sanatın her kolundan faydalanmalı! 

Söyleşi: Gülbahar Gümüş

Türk Edebiyatının sevilen öykü yazarı ve “Beşinci Köşe” öykü kitabı ile  2013 Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne layık görülen Gamze Güller’le Edebiyatist Dergimizin 22. Online Sayısı için keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Öykü yazarlığı ve Gamze Güller hakkında bilinmeyenlerden konuştuk .

Öncelikle tebrik ederim. “Beşinci Köşe” öykü kitabı ile 2013 Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne layık görüldünüz. Yazı hayatınız bu ödülden sonra nasıl şekillendi ve ödüller yazarları nasıl etkilemeli?

Teşekkür ederim, benim için de güzel bir hatırlatma oldu. Aradan zaman geçince ödülü unutuyorsunuz. Yazdığınız bir kitabın değer görmüş, beğenilmiş olması çok güzel elbette. Ama önemli olan ödülden sonrası. Ödül ancak teşvik edici olabilir. Zira bir sonra yazacağınız şey daha önemli hale gelir. Benim için de öyle oldu. Yeni bir şeyler denemek istedim. Kısa roman fikri de böyle çıktı ortaya. Kendimi tekrar etmekten korkuyordum, bu nedenle yeni bir yol açmak istedim.“En Çok Onu Sevdim” böyle çıktı ortaya. Ödül alan ama sonra kaybolup giden, yeni hiçbir şey yazmayan yazarlar var. Bu nedenle fazla ciddiye almamak ve hep ileri bakmak gerek.

Klasik bir soruyla başlıyoruz. Yazmaya nasıl başladınız? Ne zamandan beri yazıyorsunuz? Kitap yazmaya karar verirken kendi kendinizle hesaplaşırken göz önünde bulundurduğunuz kıstaslar nelerdir?

Ben de klasik bir cevap vereyim: Çocukluğumdan beri yazıyorum. Hatta çocukken daha cesaretliydim bile diyebilirim. İlkokulda yazıp bitirdiğim iki romanı hâlâ saklıyorum. Kurşun kalemle yazmışım, bölüm başlıklarını da kırmızıyla 🙂 Bu nedenle benim için kitap yazmaya karar vermek diye bir şey yok. Hayatımın bütün dönemlerinde kaleme aldığım her şey duruyor. Bunlar bazen öykülere dönüşüyor, bazen zamanını bekliyor. Hemen her gün bir şeyler yazıyorum. Bunların bir kısmı yalnızca aklıma gelen, beni yazmak için zorlayan şeyler. Bir kısmı ise hedefli yazılar. Dergi yazıları, eleştiriler, eski yazıların yeniden elden geçirilmesi vs. Ama ne yazıyor olursam olayım elbette bir hesaplaşma var. Bir yenişememe. Olmasaydı zaten yazmak ihtiyacı da duymazdım belki. Her gün mutlu bir şekilde gülümseyerek uyanır, gün boyu hoşça vakit geçirirdim. Oysa ben masanın başına oturup bir mücadeleye başlıyorum. Yeri geliyor kendimle, yeri geliyor hayatla…  Daha hiç galip gelmedim.

İlk öykünüzü hangi dergiye gönderdiniz? Gönderme sürecinizi anlatabilir misiniz? Öyküleriniz ile ilgili cevap alamadığınız veya metinlerinizin reddedildiği oldu mu?

İlk öykümü nereye gönderdiğimi inanın hatırlamıyorum. Çünkü belli başlı bütün dergileri denedim. Çoğundan hiç yanıt alamadım. Yılmadan devam ettim. O günlerde bugünkü gibi bir dergi/fanzin kalabalığı da yoktu üstelik. Adı belli dergiler vardı, onların da adı belli yazarları pek değişmiyordu. O zamanlar dergiler tek tük amatör öykü yayımlıyor, sayfaların çoğunu dosya konularına ve ustalara ayırıyordu. Yanıt alamamak can sıkıcı elbette ama tuhaf yanıtlarla da karşılaştığım oldu. Birkaç dergiden olumlu yanıt aldım, ancak ne zaman yayımlanacağı ile ilgili kesin bir tarih veremediler. Yine öykülerimi beğenen dergilerden biri özgeçmişimi merak etti, ben de söyleyecek başka şeyim olmadığı için büyük bir heyecanla yayın programına alınan öykümden bahsettim. Aldığım yanıtı herhalde ömrüm oldukça unutmayacağım: O zaman öykülerinizi orada yayımlatmaya devam edin. Okurlarınız sizi oradan takip etsinler. Sanki okurlarım varmış gibi Ama ilk öyküm Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nde yayımlandı. Benim için anlamı büyük.

Okumaktan hoşlandığınız Dünya ve Türk edebiyatı yazarları kimler?Adını yakın tarihte duymaya başladığımız yazarlar arasından severek okuduklarınız kimler?

Bu soruyu yanıtlamakta her seferinde zorlanıyorum çünkü kimi söylesem bir başkasını unutacağımdan korkuyorum. Severek okuduğum, okurken etkilenip ilham aldığım ve keşke onun gibi yazabilseydim dediğim pek çok yazar var. Truman Capote, Vladimir Nabokov, Tolstoy, Paul Auster, KatherineMansfield, Raymond Carver, J. M. Coetzee, JulioCortazar, Orhan Pamuk, Ayfer Tunç, Cemil Kavukçu ilk anda aklıma gelenler. Dönemimizin öne çıkan yeni yazarlarındansa; Neslihan Önderoğlu, Ayhan Geçgin, Mine Söğüt, Ercan Başer, Fuat Sevimay, Suzan Bilgen Özgün, Berna Durmaz, Bahri Vardarlılar severek okuduklarım arasında. Fakat dediğim gibi hemen her gün yeni bir yazar keşfediyor, yeni şeyler öğreniyorum.


 ‘‘Çok yazan değil çok okuyan iyi yazar’’ sözünü doğru buluyor musunuz?

İkisinin birbirinden ayrı tutulamayacağını düşünüyorum. İyi yazmak için hem çok okumak, hem çok yazmak hem de çok azimli olmak gerek. Yalnızca okuyarak, kâğıdın başına oturduğunuzda bir şaheser yaratamazsınız. Aynı metni bir daha bir daha yazmanız gerekebilir. Eklersiniz, çıkarırsınız, süslersiniz, sadeleştirirsiniz. Elinizdeki metin tam olgunluğa ulaşana kadar uğraşırsınız. Sabırla, azimle çalışmanız gerekir. Belli yazma alışkanlıkları edinmenin yolu da düzenli yazmaktan geçer.Ama okumak elbette altın anahtar. Size kimsenin öğretemeyeceği kadar çok şeyi, okurken kendi kendinize öğrenirsiniz. Yazarken ise kendi sınırlarını keşfedersiniz.

 

Mesleğiniz ve Yazarlığınız arasında kurduğunuz bağlantı hayatınızı nasıl etkiliyor? Yazı yazmak sizce sizin tek mesleğiniz olabilir mi? Zamanınızın tamamını yazmak için kullanabilme imkânınız olsa ne kadar verimli olabileceğiniz kanısındasınız? Başka bir deyişle, tek uğraşınızın yazmak olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Enstrümanları farklı olsa da yaratıcılığın her alanı birbirini destekliyor ve besliyor. Bu, mimarlık-edebiyat özelinde daha da öne çıkıyor. İkisinde de resimler çiziyorsunuz. Birinde çizgilerle, diğerinde sözcüklerle. “Anlatma göster” ilkesi ikisinde de çok önemli. Üniversite yıllarında değerli hocalarımızdan biri, dönem projelerimiz üzerinde konuşurken, yaptığımızı anlatmaya kalkışınca kızmıştı bize. “Mimar çizgiyle anlatır, konuşmayacaksın,” demişti. Nasıl projede ne anlatmak istediğinizi ya da tasarlarken ne düşündüğünüzü, inşaat sırasında yapanlara sonrasında da o binayı kullanacak olanlara gidip teker teker anlatmanız mümkün değilse, yazdıklarınızı okuyanlara da aslında ne demek istediğinizi açıklamanız mümkün değil. Yazmışsınız, çizmişsiniz, ortaya koymuşsunuz. Bundan sonrası, okurla/kullanıcıyla-kitap/bina arasında. Sizin müdahale etmeniz imkânsız. Bu nedenle doğru sözcükleri, formları, ayrıntıları başta belirlemeniz gerekiyor.  Hiçbirinin dönüşü yok. Üstelik ikisinde de hedef “zamansızlık.” Zamana yenilmeyecek tasarımlar ve yazılar peşinde olmanız gerek. Bu da geçmişi ve geleceği bir bütün halinde değerlendirip üstüne yeni bir şeyler koyabilmekle ilgili. Kendinizi ifade etmenin doğru yolunu bulmadan her ikisinde bir yere varmanız mümkün değil.

Bir yazar hayatın her anından ve sanatın her kolundan faydalanmalı bana kalırsa. Sanat, hayatı sorgulamak ve anlamlandırmakla ilgili. Hepimiz bunu yapmaya çalışıyoruz. Resim de çizsek heykel de yapsak yazı da yazsak sorular soruyoruz. Hepsi içimizdeki aynı dürtüyle başlıyor. “Neden” sorusuyla ve “Bir anlamı olmalı” kaygısıyla. Bunu, estetik bir düzeyde dışa vurmakla ilgili her şey. Yaptığınızın başka bir sanat disipliniyle iç içe olması şart değil elbette ama benzer yollardan geçildiği için sanatın her bileşeninin birbirine katkısı var. Öte yandan mimarlık hem sanat hem de bilim kabul ediliyor. Arada bir disiplin. Analitik olmak, problem çözmek, fonksiyonel düşünmek zorundasınız ama diğer taraftan da estetikten ve güzellikten taviz veremezsiniz. Bir sanat eseri gibi incelikle işlemeniz gerekir yarattığınız mekânları ve formları. Meslek etiği de bunu gerektirir zaten. Bu nedenle yazarlığa katkısı büyük. En ince ayrıntısına kadar doğru kurgulanmış bir düzen yaratmak bir yandan da onu yaşatmak, gerçek kılmak zorundasınız. Yazarken de tasarlarken de iç içe giren ve birbirini besleyen bu süreci yaşamak kaçınılmaz.

Bu nedenle mimarlık ve yazarlık benim kafamda ayrılmaz süreçler.  Yalnızca yazsaydım belki bu kadar çok üretemezdim. Bu kadar çok şey ayırt edemezdim. Hayat beni besliyor ve her gün yeni ufuklar açıyor önümde. Yaşayarak, görerek, deneyimleyerek yazanlardanım.

Edebiyathaber.com’da yayınlanan ‘’Yazmanın 10 kuralı’’ yazınız dikkatimi çekti. 6. kuralda “Öykü yazarken romancılar gibi gevezelik etmeyin!” demişsiniz. Öykü yazarken nelere dikkat edersiniz?
Romana yakışır gevezelik. Tatlı tatlı anlatırsınız, roman okuru da bütün hikâyenin önüne serilmesini bekler. Oysa öykü kendi dinamikleri olan, hacimsel olarak da sınırlı olanaklara sahip bir tür. Ne gevezeliği kaldırır ne de fazlalıkları. Öykü, anlatmaz, işaret eder yalnızca. Bir bütünün küçük bir ayrıntısına tutar ışığını. Orayı aydınlatır. Öykü okuru bu ayrıntılardan yola çıkarak bütüne kendi ulaşır. Öykü soru sorar, yanıt verme telaşı içinde değildir. Bu nedenle neyin anlattığınız öykünün içinde, neyin dışında kalacağına çok iyi karar vermeniz gerekir. Yeriniz sınırlı olduğu için seçeceğiniz bu ayrıntılar da büyük önem kazanır. Doğru çağrışımların peşine düşerek birkaç sözcükle koca bir dünyayı anlatmanız gerekir. Bir öyküyü yazıp bitirdiğim zaman tekrar tekrar okur, anlattığım her şeyin gerekli olup olmadığını kontrol ederim. Şunu çıkarsam bir şey değişir mi, bunu eksiltsem anlam kaybı olur mu, diye sürekli çalışırım. Öykü anlattıklarından çok anlatmadıklarından oluşur aslında. Sezdirdiklerinden, anlam katmanlarından. Yaratmaya çalıştığım etkiye ne kadar az sözcükle ulaşabiliyorsam o kadar memnun kalırım yazdığımdan.

Günümüzde Edebiyat Dergileri arasında zengin bulduğunuz dergiler hangileri? Edebiyatist Dergisi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Eskisi gibi düzenli dergi takip etmiyorum. Tek sesle sınırlı kalmak istemiyorum, bu nedenle her ay farklı dergileri, farklı yazarları ve farklı dosya konularını okumaya çalışıyorum. Zaten dergi sayısı o kadar arttı ki isteseniz de takip etmeniz mümkün olmuyor. Daha genç bir ses olan fanzinleri de önemsiyorum. Şu sıralarda okumaktan zevk aldığım bazı dergiler şöyle: Notos Öykü (hâlâ en kapsamlı öykü dergisi), Ada (hem yerel yazarlara ses oluyor hem de edebiyat anlamında doyurucu), YazıBurcu/ŞiirBurcufanzinleri (Kayseri’de çok genç ve hevesli bir ekibin işi), Edebiyatist, IAN Edebiyat (İstanbul Art News) (daha kuramsal ve çözümleyici yazılar için) ve elbette yayın koordinatörlüğünü yaptığım Kafasına Göre. Bu dergide de farklı bakış açıları ve farklı türde yazıları bir araya toplamaya çalışıyoruz.

Edebiyatist’i matbu yayınlanmaya başladığından beri takip ediyorum. Öykülerimle de bazı sayılarında yer aldım. Derginin çok sesliliğini ve yeni yazarlara yer açmasını çok olumlu buluyorum. Her sayının bir konusu olması fikrini de seviyorum. Umarım uzun soluklu olur.

Günümüz öykü yazarlarının yazılarında politika yapmalarını doğru buluyor musunuz? Yazarın politik duruşunu okura belli etmesi sizce sakıncalı mıdır?

Bu tamamen kişisel bir tercih. Bunu belli etmek isteyen yazarlar da olabilir istemeyenler de hepsine saygı duymak gerek. Yanlış olan, edebiyatı siyasi bir araç, bir propaganda platformu gibi görmek bence. Asıl mesele edebiyat olduğu müddetçe her şey yazının konusu olabilir.

Yazma ritüelinizden bahseder misiniz? Örneğin hangi ortamda, hangi müzikle, nasıl bir ruh halinde  yazmayı tercih ediyorsunuz?

Sabahın erken saatleri en verimli olduğum zamanlar. Erken uyanıyorum ve kafam başka hiçbir şeyle dağılmadan yazmaya başlıyorum. Özellikle serin ve kapalı havalar yaratıcılığımı arttırıyor. Sıcağı ve yazı pek sevmiyorum. Gün içinde enerjim gitgide düşüyor bu nedenle geceleri okumaya ayırıyorum. Eskiden yazarken müzik dinlerdim. Beni motive eden listeler hazırlardım kendime. Veya kalabalık, gürültülü ortamlarda da yazabilirdim. Son yıllarda ise evimin sessizliğinde yazmayı seviyorum. Tek vazgeçilmezim kahve.

Ayırdığınız değerli vakitten dolayı çok teşekkür ediyorum. Son olarak yazmak isteyen ancak nasıl yazmaya başlaması gerektiğini bilmeyenler için tavsiyeleriniz var mı?

Yazmaya başlamak için ilk adım kendi iç sesini takip etmek bence. O ses eğer yeterince kuvvetliyse, mutlaka yol gösterir, peşinden gidin. Gerisi yukarıda da belirttiğim gibi bol bol okumak ve yazmak… Ama eğer cesarete, ateşleyici bir güce ihtiyacım var diyorsanız atölyelere başvurun.

Uzun süredir Ankara’da çeşitli atölyelerde ders veriyorum. Son üç yıldır da Sinemart Yazarlık Okulu’ndayım. Talebin gün geçtikçe arttığını görmek beni mutlu ediyor. Bu konuda sürekli bir tartışma var, “Yazarlık öğretilebilir mi?” Bunun yanıtı bence “Yazarlık öğretilemez ama öğrenilebilir.” İçinde yazma arzusu taşıyan ama nasıl yapacağını ve hatta yapıp yapamayacağını bilemeyen yazar adaylarına yardım edebilir. Her şeyden önce daha iyi okur olmayı öğretir atölyeler. Bizim de amacımız bu. Üstelik günlük hayat rutini ve duyarsızlığı içinde kendinize benzeyen, okuyan, yazan, tartışan insanlarla bir araya gelebileceğiniz, eleştirilmeden, yargılanmadan yazdıklarınızı paylaşabileceğiniz nadir yerler atölyeler. Yoksa elbette amaç yazar yetiştirmek değil, yol göstermek. Yazıyoruz, okuyoruz, tartışıyoruz atölyelerde. Hayata başka pencerelerden bakmaya çalışıyoruz. Birbirimizden de çok şey öğreniyoruz.

Bu güzel söyleşi için ben de size çok teşekkür ediyorum

1 Yorum Gamze Güller: Bir yazar hayatın her anından ve sanatın her kolundan faydalanmalı!

Taylan Doğan için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.