Fuat Sevimay : Bir yazarın en büyük iddiası artık sadece okurun zihnini tetiklemek olabilir.

Dergimizin agustos sayısı için sevgili Fuat Sevimay ile son kitabı Kapalıçarşı üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Yazarımızla gerçekleştirdigimiz söyleşimizi aynı keyifle okumanızı dilerim.

Söyleşi: Munise Bayer

1

Kapalıçarşı isimli kitabınız ne zaman ve nasıl filizlendi, “ben böyle bir kitap yazmalıyım” dediğiniz ânı, sizi bu kitabı yazmaya iten şey/şeyleri bizimle paylaşır mısınız?

Aslında ben Kapalıçarşı’nın önce öyküsünü yazmıştım ve o öykü, aldığı ödülle bir nevi edebiyata atılmamı sağlayan metindi. Fakat sonraları o öyküdeki anlatının, zaman dilimi ve sair nitelikleri dikkate alındığında daha çok bir romanı hak edeceğini düşündüm ve öylece romana dönüştü. Elbette ana ekseni yine Kapalıçarşı olmakla birlikte bağımsız bir hikâyeyle.

Kitabınız için yoğun bir çalışma yapmış olmalısınız çünkü Osmanlı dönemindeki dile ve tarihe oldukça hâkim görünüyorsunuz, farklı bir dönemi ve oldukça değerli olan bir şeyi anlatmak sizin için nasıl bir deneyimdi, kitabınızın doğum süreci sancılı mıydı ve bu süreç ne kadar zaman aldı?

Ben Kapalıçarşı’yı, mekânın da hak ettiğini düşündüğüm şekliyle masal havasında anlatmak istedim, o nedenle tarihi gerçeklere birebir bağlı kalmak gibi bir kaygı gütmedim. Yeterince hatta gereğinden fazla resmi tarih öğretisi var zaten memlekette. Dahası bir takım tarihi gerçeklikleri de, romanın sonunda açıkladığım gerekçelerle işin mizahına dâhil ettim. Ancak yine de tarihi bir kesiti ele aldığınızda dönemi bilmeniz gerekiyor. Yıllara dayanan tarih merakımın bu anlamda çok faydasını gördüğümü söyleyebilirim. İlaveten de romanın ruhuna değer katacak, ahilik, denizcilik, dönem dili ve sair bir takım bilgileri araştırıp, çok da malumatfuruşa kaçmadan yedirmek istedim ve o haliyle içime sindiğimi söyleyebilirim.

 

“Kaçtım mermerci. Babamdan kaçtım. Sen hayatta kaçmanın değerini bilir misin? (sf-17) Kaçmak, kaçabilmek aslında zayıflık değil de büyük bir güçmüş gibi hissediliyor bu cümlede, siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında?

Benim kimi kitaplarımdaki özgeçmişimde de “lisede okuldan kaçmayı ve hayatta da kaçmanın değerini öğrendi” yazar. Bize bir dolu mutlak değerin dayatıldığı günümüz burjuva hayatında, tüm bu saçma sapan ve sanal duvarları aşıp kaçabilmenin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Sömürü düzeninin bize şirin bir şekilde dayattığı ezberi aşabildiğimiz sürece daha mutlu olacağımızı düşünüyorum. Ben kendi adıma en azından böyle yaşamaya gayret ediyorum ve herkese yüklerinden kurtulmalarını, safralarını boşaltmalarını, hapishanelerinden kaçmalarını salık veririm.

Kitabınızda zaman gibi ölçümlerde farklı ifadeler kullanmışsınız ‘bir gün sonra’ ya da ‘iki saat önce’ gibi ifadeler yerine “…Karaim köyündeki Arap camiinin müezzininin ikindi ezanını okuduğu anda başlayıp, Galata Kulesi’nde yangın gözetleyen azapların nöbet değişimine kadar…” (sf-61) gibi ifadeler göze çokça çarpıyor. Özel bir nedeni var mı bu zaman ifadelerini kullanmanızın?

Edebiyatın, zaman ya da mekân yahut kişilerin betimlenmesiyle daha lezzetli olduğunu düşünürüm. “Mayıs ayı” ifadesi yerine “dondurma tezgâhları bakkal önlerinde belirmeye başlamıştı” şeklinde bir anlatının daha keyifli ve okur zihninde daha fazla algı yarattığına inanıyorum. Andığınız cümle özelinde de hem edebiyatımız dahilinde küçük bir gönderme vardır ve hem de okurun bahsi geçen anları zihninde canlandırması, o ana dahil olması amaçlanmaktadır. Saat beşte, diye yazıp geçmek işin kolayı galiba. Ben edebiyatın o ucuz halini pek sevemiyorum.

Pir’in daveti üzerine gerçekleşen son akşam yemeği için toplanan on üç kişi ve o ortam bana Tehlikeli Oyunlar’ın son bölümünü hatırlattı, ayrıca yine Oğuz Atay’ın kahramanlarından Süleyman Kargı’ya olan benzerliği ile Sülüman Kargı göze çarpıyor kitabınızda. Bu güzel benzerlikler hakkında ne söylemek istersiniz?

Romanda Oğuz Atay’dan Latife Tekin’e, İhsan Oktay’dan Ahmet Hamdi’ye kadar bir dizi ustanın izi var. Bu isimleri aslında basit selamlamaların ötesinde kullanmak istedim çünkü Kapalıçarşı dünün bugüne, bugünün de düne karıştığı bir zamana sahip. Hem romanı ve hem de mekanı kastediyorum. O nedenle bu büyük isimlerin zihnini ve kurgusunu oluşturan belleğin tüm bu zengin tarihten beslendiğine inanırım. Sezai Karakoç’un ya da Orhan Veli’nin çarşısı yüzlerce yıla yayılmaktadır. Elimden geldiğince zaman algısını bütüne yaymanın sonucudur bu isimlerin romana konukluğu.

“Ama kendi kafana göre, iktidarların işine geldiği şekliyle değil, saptırmadan yaz. Herkes gerçeğe vâkıf olsun.” (sf-214) Alıntıladığım cümle üzerine düşündüğümüzde yazarlık ve yazmak için önemli olanın en başta hakikat ve sonrasında da tarafsızlık ve özgürlük diyebilir miyiz?

Kapalıçarşı romanında kutsal metinlere de bolca gönderme var ve kimi karakterler dini kişiliklerle de özdeşleşiyor zaman zaman. Bu alıntıladığınız cümlede de aslında, İncil’in Roma İmparatorluğu elinde bir iktidar metnine dönüşmesine atıf var. İnsanlık tarihine baktığımızda, özünde iyiliği salık veren kutsal metinlerin zaman içinde hep iktidarlar için biat aracına dönüştüğünü görüyoruz. Bu belki de insanlığın en büyük trajedilerinden birisi. Kaldı ki aynı durum yazmak ve edebiyat için de geçerli. Bugünün edebiyatının kimi iktidarlar tarafından sömürülmediğini, özellikle öykünün kimi isimler tarafından erk malzemesi haline getirilmediğini kim söyleyebilir ki? O halde yazarın yapması gereken şey özgürce hakikatin, dilin güzelliğinin peşinden koşmak olmalı. Çünkü iktidarlar gelip geçici olsa da hakikat kalıcıdır.

Kitabınızın ‘Bitim’ bölümünde kahramanlarınıza, yazdıklarınız üzerine yorum yaptırdığınızı görüyorum. İçlerinden en çok dikkatimi çeken, “…benim o kitaptan anladığım ise birincisi, küçük olaylar büyük olaylara yol açar, ikincisi, günah insana mahsus, yeter ki sakınmasını bil, üçüncüsü de, herkesin kaderi birbirine bağlıdır” cümlesi oldu. Bir okur olarak yazdıklarınıza baktığınızda son bölümdeki kahramanlar arasında kitap üzerine yapılan yorumlar, anlatmak istediğinizi doğru ifade ediyor mu?

Doğru ifade ediyor dersem yazdığım şeye ihanet etmiş olurum. Çünkü son isteyeceğim şey, yazdıklarımdan mutlak doğru çıkarımı yapılmasıdır. Arzu ettiğim sadece, o son bölümde benim yaptığım gibi, okurların dilediğince kendi yorumlarını çıkarmasıdır. Latife Hanım’ın “Siz bu kitaptan bir şey anlamamışsınız” şeklindeki son sözü de aslında ne Baba İlyas’a ne de okura söylenmiş bir kelam. Daha ziyade romanın genel karakteri olan latifeden ibaret bir ifade.

Söyleşi yazar için ne anlama gelir? Şu an kitabınız üzerine konuşuyor olmamız, benim sorular sormam ve sizin verdiğiniz cevaplar açısından bakarsak bu söyleşi hangimiz için daha önemli sizce? Anlatmak mı yoksa anlatana yol açmak mı daha heyecanlı?

Biraz Nasrettin Hoca işi olacak ama her ikisi de çok önemli bence. Yazarak ya da okuyarak bir bellek alışverişi yapıyoruz ve söyleşiler de bir anlamda bu alışverişin bir teyidi aslında. O nedenle her iki taraf için de çok keyifli olsa gerek ve edebiyatın ana amaçlarından birisinin de bu bellek alışverişi olduğunu varsayarsak, söyleşilerin önemi bir kez daha ortaya çıkar. Söyleşi geleneğimizin yeterliliği benim çok kafa yorduğum bir konu. Genele baktığımızda bu konuda bir kısırlık olduğunu, klişe sorularla şişirme söyleşiler yapıldığını söylemek mümkün. Bunun aksine çok düzeyli, gerçekten de okurun zihnini gıdıklayan kimi söyleşilere de denk geliyorum. Çokça kafa yorulması ve edebiyatın popüler ucuzluk tarafına ve taifesine kaptırılmaması gereken bir alan söyleşi. O nedenle, samimiyetle, emeğine teşekkür etmem gerekir.

Bolca ironi ve mizah barındıran kitabınızda çok yerinde eleştirilere rastlıyoruz, gülümsetiyor ve düşündürüyor. Sosyal ve kültürel farkındalık açısından eleştirel üslubun önemi nedir ve Kapalıçarşı’yı bu açıdan değerlendirdiğinizde neler söylemek istersiniz?

İyi edebiyatın eleştirisini satır arasında dile getirdiğine inanırım. Mizah da bunun için harika bir yöntem. Aksi halde eleştiri diye ortaya koyduğunuz şey slogana dönüşüyor ve edebi metin diye okuduğumuz şeyler de öykü ya da roman olmaktan çıkıp köşe yazısı halini alıyor. O başka bir şey halbuki. Kapalıçarşı’da andığım şeyi ne derece başardığımı benim söylemem abes olur. O takdir okura aittir ama bunu yapmaya çalıştığımı söylemeliyim. Bir önemli nokta daha; mizahın içine o eleştiriyi katmadığınızda da ürettiğiniz metin kakara kikiri boyutunda kalabiliyor. Gerçekten çok hassas bir denge. Umarım yakalayabilmişimdir o dengeyi.

Kapalıçarşı yazar ve okurun ortak ürünü gibi, her okurun hayal gücü ile farklı şekillenecek çokça boşluk var. Okuru da yazdıklarınıza dâhil etmeniz onlara fazla değer verdiğinizi düşündürdü. Bu şekilde oluşan metinler daha mı canlı olur, daha mı çok yaşar? Okur, algılarken, hissederken hayal gücünü zorlayıp emek verdiği metinleri daha mı çok sever?

Sanırım Umberto Eco’ya ait olan ya da onun bolca dile getirdiği “yaratıcı yanlış okuma” kavramı, edebiyatta en sevdiğim yaklaşımlardan birisidir. Ortada bir yazar ve bir roman var ama bunlardan çok daha önemlisi binlerce okur var ve her okurun kendi algısı, hayali, değer yargıları ve kültürel seviyesi var. Ben okur olarak da, edebiyatın tüm öğelerinin kol gezdiği metinleri çok seviyorum. Bu tür metinlerde, dilediğimizce dahil olma özgürlüğüne sahibiz her şeyden önce. Hiçbir zorlama yok. O nedenle okurun özgürlük alanının geniş olmasının faydasına inanırım. Edebiyatın dikte etme dönemi çok çok gerilerde kaldı. Bir yazarın en büyük iddiası artık sadece okurun zihnini tetiklemek olabilir. Ben de elimden geldiğince bunu yapmaya çalışıyorum.

1 Yorum Fuat Sevimay : Bir yazarın en büyük iddiası artık sadece okurun zihnini tetiklemek olabilir.

  1. “Sanırım Umberto Eco’ya ait olan ya da onun bolca dile getirdiği “yaratıcı yanlış okuma” kavramı, edebiyatta en sevdiğim yaklaşımlardan birisidir. Ortada bir yazar ve bir roman var ama bunlardan çok daha önemlisi binlerce okur var ve her okurun kendi algısı, hayali, değer yargıları ve kültürel seviyesi var. Ben okur olarak da, edebiyatın tüm öğelerinin kol gezdiği metinleri çok seviyorum. Bu tür metinlerde, dilediğimizce dahil olma özgürlüğüne sahibiz her şeyden önce. Hiçbir zorlama yok. O nedenle okurun özgürlük alanının geniş olmasının faydasına inanırım. Edebiyatın dikte etme dönemi çok çok gerilerde kaldı. Bir yazarın en büyük iddiası artık sadece okurun zihnini tetiklemek olabilir. Ben de elimden geldiğince bunu yapmaya çalışıyorum. ”

    Sanat uzerine eleştiri, söyleşi, deneme vb.Ne dersek diyelim Bu paragraf çok dikkat çekici.

    Emeğinize sağlık Fuat Sevimay ve Munise Bayer. Dolu dolu bir söyleşi olmuş. Okura düşen de bu söyleşinin gereğini yapmak olmalı.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*