ümraniye escortkadıköy escortataşehir escortsikiş izlebrazzers izleporno izle

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Fırtınayı Beklerken / Erinç BÜYÜKAŞIK

01 Nisan 2019 0

Burada her hayat  diğerine ulanır. Ev bir koro halinde yaşıyordu bir süredir sanki.

Yaşadıklarını öyle kendiliğinden, dolu dolu anlatmazdı kimseye zaten. Kelimelerini ağzından  kerpetenle çıkarmak gerekirdi çoğu kez. Bu çocukta ses soluk kalmamış Allah seni inandırsın abi. İnce bir ses gibi hırıltı çıktı da dün umutlandım  günler sonra.

Cemil ekmeğini salçalı, yağlı suya banıp yedi sabah vakti. Bir yudum içti çayından. Yiyesi gelmedi daha. Annesi dayısına fısıldar gibi anlatıyordu olup biteni. Gece uzundu, ayaza kesmişti. Yorganın içinde tortop olmuştu. Matematik, fizik ödevine dokunmamıştı bile dün gece. Kitabın üzerine kara kalemle bastıra bastıra daireler çizmiş, daireler birbirinin içine girmişti. Kopkoyu bir gölge gibiydi kitaptaki şekiller. Belli belirsiz bir kayık duruyordu en büyük dairenin ortasında. Annesi kendisini keriz yerine mi koyuyordu, yine nutuk atacaktı besbelli karşısında adam.

 Babasının arkasından verip veriştirmesi iyice ağırına gidiyordu ne zamandır. Allah’ın izniyle ilk duruşmada salıverirler. İçinizi rahat tutun hele. Hayır da şer de Allah’tan kızım. O teknede, vallahi billahi o cıbıldak, zavallı göçmenleri taşıdığını bilmiyordum. Günahı boynuna kocanın. İçinde  bir şeyler hop etti, dayısının kendi yediği bokların vebalini babasına yüklediğini duyunca.

Babası teknede çalışıyordu sadece, dayısının, teknelerinden birinde hem de. Bak evladım bir iki tekne daha alsam limited şirket kurardık babanla. Sen de liseyi bitirince yolcu teknelerinin başında ekmeğini çıkarırdın. Yengesi çantasını iskemlenin arkasına  astı, bacak bacak üstüne atıp yayıldı sandalyeye. Başörtüsünü çekiştirdi bir iki. Ekşiyen bir suratla süzdü evi, “Vah kadersiz oğlan,” deyiverdi. Hayatından ve kocasından memnun bir halde, üzülme oyununu sürdürdü. Yeis dolu cümlelerinde, kocasının bu işten sıyrılmasının gizli sevinci vardı.

Dayısı:

“Derslerin nasıl gidiyor oğlum? Bak, baban sayılırım. Kız kardeşin de sen de bu zor günlerde zorluk, sıkıntı yaşamayın diye yengenle ben her zaman yanınızdayız.”

Annesinin durgun, hüzünlü yüzüne takıldı bakışları.  Melek son günlerde habire yatak odasındaki dolabın üstündeki tozlanmış bohçayı, aynalı şifoniyerin köşesindeki sandukayı açıp açıp çaputları, evlendikten sonra tıkıştırdığı bir yığın kumaşın arasından, sararmış gelinliğini çıkarır olmuştu. Renk renk kumaşlar, kırmızı, yeşil, mor…

      En az on yıl yer. Gelinliği yeniden dertop edip yerleştirdi sandukaya. Diğerlerini salıvermişler, tekneyi o kullanıyor diye ilk celsede gönderdiler cezaevine adamı. İyi halt ettin be adam. Kocasını düşündükçe cinleri tepesine çıkıyordu. Başörtüsünü sıkı sıkı bağlayıp evin içinde dolanıyordu annesi. Evin içinde bigudilerle gezindiği de olurdu eskiden. Altı yaşındaki kızkardeşi ve Cemil için eğlenceli bir oyun gibiydi saçları yeni boyanmış, bigudili annelerini izlemek.

  Sandığın içinde iplikler, dikiş iğneleri, babasının askerlik fotoğrafları, annesinin gençlik gülümsemesi. Tıkış tıkış koymuştu her şeyi sandığa. Kapının eşiğinde göz göze geldi oğluyla. Kırık bir gülümseme belirdi Melek’in yüzünde.  Bir iki yılda çıkar elbette, iyi hal miyi hal der de hakim, vicdanlı davranır muhakkak. O adamları zorla taşımıyordu zaten karşı kıyıya. Adamlar gitmek için can atıyorlardı hatta. Söz valla, aç açıkta bırakmam sizi abla.

  Cemil’i uyku tutmamıştı gece. Mutfağa gidip buzdolabını açtı. Tenceredeki sarmalardan bir iki tanesini attı ağzına.  Soğuk, tatsız, tuzsuz…Annesi artık yemeklere yağ, tuz koymayı da unutur olmuştu. Sabah pazara gitmiş, Ayşekadın fasulye, semizotu almış. “Açık görüşe gideriz bir iki haftaya. Görürsünüz babanızı. Meymenetsiz herif, bizi soktuğu hale bak.” diye söyleniyordu  habire. Mutfak penceresinden sarı, ölgün bir ışık girivermişti içeri. Gözlerini yumdu Cemil. Tekneye beraber bineriz bu yaz. Balık da tutarız. Annen de güneşlenir teknenin kıçında o zengin, sosyetik kadınlar gibi.

Dün gece annesi oturma odasında kerevetin üstüne çökmüş, buğulu gözlerle pencereden bakıyordu. Karşı binadaki gölgeleri izledi. Pencerelerin ardında sıkışmış bir yığın gölge. Kocası cezaevinde olmasına rağmen oğlan ve küçük kızın hatırı için mahvolmuş bir kadının olabileceği kadar düzgün, istikrarlı, öngörülebilir bir hayatın sürmesi gerekiyordu sonuçta. Kerevetin üstünde doğrulmaya çalıştı. Soluğu kesilir gibi oldu. Bir sızı yayıldı sırtına. Kaç gündür vardı bu sızı. Elini beline dayadığında yorgunluğunu iyice hisseder oldu.

     Uyuyakalmıştı sonunda kerevetin üstünde. Cemil annesinin üstüne battaniyeyi örttü. Banyoya vardığında uzun uzun işemeye başladı. Alafranganın ortasına inen bir su fıskiyesi gibiydi sidiği. İşerken içinde biriken öfkeyi hatırladı. İşedikçe yitip gitmiyordu işte. Sifon çalışmıyor yine. Tasla su döktü, bir  daha…Kokudan böğüresi geldi. Okulda babasının içerde olduğunu öğrenen sınıf öğretmeni, onu bir kenara çekip bir ihtiyacın, derdin olursa söyle, demişti. Sevecendi hocanın bakışı. Dayısı okuldakilere “Aç, açıkta değiller, kapı gibi biz varız arkalarında.” demiş. Tekne dayısınındı, adamları babasının taşıdığından haberi yoktu. Arkası sağlamdı dayısının. Su döktüğü halde koku gitmiyordu bir türlü. Annesinin iniltili sesini işitti yan odadan. Babası, okul bitince denizci mi olacak oğlum, dediğinde denizden, dalgalardan ürktüğünü söylemişti. Babasının teknesinin çoğu kez alabora olacağından korkardı.

 Annesi namaz başında yorgunluktan uyuyakalmıştı. Musaf-ı Şerif’i okumuştu bu gece de besbelli ki. Kızkardeşi yatağında dönüp durmuştu uyurken. İkisini de uyandırmamalı dedi içinden.

“Okul tişörtümü yıkadın mı anne?”

“Unutmuşum evladım. Yarın diğer renklilerle yıkarım onu da.”

  Çekme kat çıkılınca dayısı ve yengesinin üst katına yerleşmişlerdi. Tüm aile aynı apartmanda yaşar gideriz, demişti dayısı kardeşine. Babası ikna olmuştu çatı katındaki nohut oda bakla sofa evde oturmaya. Sığışıyorlardı bir şekilde dört kişi. Babası çoğu zaman seferdeydi zaten. Çevredeki evler yıkılıyordu buldozerlerle, iş makineleriyle. Yenilerini dikeceklermiş hepsinin. Hem de daha kocaman, daha büyük olacakmış hepsi de. Bizim apartman sağlam, imar izni de var, demişti dayısı. Belediyede adanları var zaten herifçioğlunun. Tüm şehri dümdüz etseler bu binaya dokunamazlar, diye düşünürdü hep. Babası, o iri yarı adam, nasıl da pısıyor, sus pus oluyordu dayısının yanında. Onun “Büyük dağları ben yarattım!” havasına nasıl da sabrediyordu. Derviş sabrı vardı muhakkak babasında. Yoksa bir yumrukla, göt göbek bağlamış dayısını susturmayı bilirdi. Böyle höt höt konuşamazdı ulu orta.

    Annesi sobaya kömür atmıştı bir iki saat önce. Odaya rutubetle karışık bir sıcaklık yayılıyordu. Evin havası iyice ağırlaşmıştı. Kömür kokusu göz kapaklarına ulaştı. Kesif, yoğundu koku.

Anasının rüyasında, derin sularda ilerleyen bir tekne geçti. Hayatımız bir bahar fırtınası gibi geçip gidiyor işte oğlum. Bu sisli havalarda çisenti de eksik olmuyor. Hırlaya sızlana yol alan tekne, renksiz, soluk… Fırtınalı bir gecede yalpalayarak ilerliyor, kıç tarafından sürekli su alıyordu. Dümeni zorlukta tutuyordu kocası. Depo bölümünde bir yığın insan. Kadınlı erkekli. Ter kokuyordu tekne. Başımıza feleğin öyle bir tokmağı indi ki oğlum umudu yitirmenin zamanı değil inan.

O sabah hınçla bakıyordu dayısına. Adam aralıktaki musluk ve helanın olduğu yere yürüdü. Burnunu, boğazını temizledi. Sümkürmesini, gırtlağını sökercesine zorlayıp balgam çıkarmasını işitti yemek masasında otururken. Midesi bulandı.

  Poyraz sökün edip gelmişti şehre. Bu şehirde erken saatlerde anlaşılırdı rüzgarın geleceği. Saçaklar, bir çinko parçası veya çivisi çıkmış tahtalar çarpardı damlarda. Uyku da tutmamıştı gece. Buz gibiydi bakışları dayısının. Şefkat emaresi yoktu gözlerinde. Babasının bir zamanlar beraber buzlu rakı içtiği dayısı, bir gece Resulallah’la, her ne hikmetse, konuşunca “Caiz değildir.” diye içmemeye başlamış, kuzeni de sübyan mektebine göndermişti kız ilkokulu bitirir bitirmez.  Kuran’dan ayetlerle besler, doldurur olmuştu her cümlesini artık. Babası ve anası da onun yanında ezilip büzülünce iyice fasulye gibi nimetten sayar olmuştu kendisini. Okuduğu romandaki Lennie gibi dev gövdesine rağmen öyle hımbıl, pısmış bir adam olmuştu babası. Dayısı eve her geldiğinde daha da kinlenir olmuştu ona.

Masada bas bas bağırmaya başladı dayısı. Annesi de yengesi de sus pus olmuştu. Pis işlerin için babamı kullanırken ne haltına sütten çıkmış ak kaşık gibi davranıyorsun, deyiverdi Cemil. Öfkesini derinlerde ne zamandır biriktirdiğini anladı, bildiği tüm küfürleri dayısına savurdukça.

  “Ulan kancık herif, anamı, babamı uyutuyorsun da aklınca, dayı mayı deyip çevirdiğin dümenlere, boktan tezgahlarına ses etmeyeceğimi  mi sanıyorsun?”

  “Ne diyorsun evladım, eğleniyor musun sen bizimle?” dedi dayısı. “Aklına başına devşir evladım, günaha giriyorsun besbelli.”

Yapmacık bir uysallıkla söylemişti bunu.

“Ağzına alma Allahın’ın adını zırt pırt, bana akıl öğretmeyi de kes, puşt herif!”

 Suratı pancar gibi kıpkırmızıydı dayının. Cinleri tepesine çıkmıştı onun da besbelli.  Suratına inen tokatla irkildi o an Cemil. Annesi ağlıyordu bir köşede. İpliğinin pazara çıkarılması işine gelmemişti dayısının.

“Ulan it, baban seni şımartmış besbelli. İşim gücüm yok zavallı adamları o tekneyle başka ülkeye taşıtıyormuşum babana demek, senin haddine mi beni suçlamak?”

 “Oğlum avukat tutacakmış bak dayın.”

Melek  iç çekti o sırada. Dayısının da yengesinin de gözleri hayretle açıldı. Sersem oğlan, diye söylendi. Annesi yine oyunbozanlık etmiş, kardeşinin dümen suyuna gitmişti. Oğlunun sersemliğine, patavatsızlığına içerlendi.  

“Böyle deli deli konuşma. Kimse babanı suçlamıyor.”

Zıvanadan çıkmıştı. Yediği tokatın acısıyla odada savrulduğu yerden öfkeyle baktı dayısına. Babam burada olsa seni omzundan tuttuğu gibi paralardı, deyiverdi. Öfkesini dizginlemeye çalıştı dayı. Pis pis sırıttı.  Evin kapısı gümbürtüyle kapandı. Cemil ve annesi baş başa kaldılar.

  Uzaklarda, ışıltılı denize bakıyordu çocuk. Çatlak, kocaman ellerini kaldırdı havaya babası. Motorun hırıltılı sesini işitti lacivert denizde gölge ilerlerken. Matematik kitabındaki dairelerin içindeki tekne gibi koyu, karanlıktı gölge.

     Okul uzaktan uzağa kaynaşmış kalabalığın uğultusuyla doldu. Okul kapısına çıkan yokuşu ağır ağır tırmanmaya başladı. Bir karabasan gibiydi gün. Müdür yardımcısının sesiyle irkildi.

“Nerde okul tişörtün oğlum? Kim dedi sana bu renk giyeceğini?”

“Annem…Şey… Yıkamayı unuttu hocam”.

“Bir de kadıncağızı suçluyorsun. Unuttum desene yalan söylemek yerine. Ver numaranı bakayım. Demedik mi okula okul tişörtüyle gelinecek diye.”    Zihninde teknede ona el sallayan babası, kulağında sesler vardı. Bu yıl söz beraber açılacağız sulara. Annen de gelecek. Gökte yıldızlar, ışıl ışıl. Hep beraber bakarız onlara. Dayın avukata sormuş oğlum. İyi halden miyi halden bir iki yıla çıkarmış baban. Dellenme dayının karşısında böyle. Bak bu perişan halimizde bizi kolluyor adamcağız. Çantasını avuçlarının içinde ezercesine sıkı sıkı tuttu. Bu sabah uyanmasaydım keşke, dedi içinden.

Fotoğraf: http:// https://www.kisa.link/LGtD

Erinç Büyükaşık
Erinç Büyükaşık

Diğer Yazıları



BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR