Feridun Andaç: “Toplum Yaşar Kemal’i ileride daha iyi anlayacak!’’

Feridun ANDAÇ:

“Toplum Yaşar Kemal’i ileride daha iyi anlayacak!’’

Söyleşi: Dilek KARAGÖZ

Fotoğraflar: Bora ELBER

Büyük adam nasıl olunur?..

Büyük olmak ne demektir?..

Dahası büyük bir yazar nasıl olunur?..

Türkiye’nin önemli edebiyatçı ve eleştirmenlerinden biri olan Feridun Andaç ile aklımızda bu sorular eşliğinde buluştuk. Türk edebiyatında tüm bu sorulara cevap veren güçlü bir örnek olarak dimağmıza ilk düşen isim: Yaşar Kemal üzerine konuşalım istedik… Ne var ki tam da ‘’Yaşar Kemal neden büyük bir yazardır?’’ diye sorarken aldık, Kemal’in son nefesini verdiği haberini…

Yeri doldurulamayacak bir dünya devini yitirmenin hissiyatı yansıdı sorularımıza ve cevaplara… Andaç, Yaşar Kemal’i yakından tanıyan bir isim olmanın avantajı ve güçlü bilgi birikiminin verdiği kavrayışla, İnce Memed dağa çıkmaya nasıl mecbur olduysa, Yaşar Kemal’in de eline kalemi almaya öyle mecbur olduğunu anlattı…

Ortaokul mezunu, Anadolu’da yetişmiş bir çocuk olan Yaşar Kemal’in Çukurova’nın bereketli topraklarından başlayarak, dünyanın sayılı yazarlarından biri olmaya uzanan ve bizatihi bir roman olan hayatını konuşurken, bu gücü nasıl kendi topraklarından aldığına dikkat çekti.

Yaşar Kemal’in kendi insanına yabancılaşmadan, insanının halini derinden kavrayarak, samimiyetle ve yalın bir dille anlatışını ise Engin Geçtan’ın bir cümlesi ile özetledi:  “Gözlemciden çok, katılımcı olduğunuz oranda hikâyeniz olur!”

Ünlü edebiyatçı ve eleştirmen Feridun Andaç ile Homeros’tan sonraki gelmiş geçmiş en büyük anlatıcıyı konuşurken, kafamızdaki soruların tek tek yanıt bulduğunu hissederek sürdürdük sohbetimizi…

Anladık ki insan sevmeyen insan, büyük olamaz… Eğer bir yazar önce insan olmayı başarabilmişse, Yaşar Kemal gibi ölümsüz suyundan içebilir. Ve en önemlisi,  büyük bir yazar olmak için değil, insanını sevdiği ve dünyanın daha yaşanabilir bir yer olabilmesi için yazmaya devam eder…

Yaşar Kemal’i evrensel kılan özelliklerini, Türkiye’nin ileriki zamanlarda daha iyi anlayacağını ifade eden Andaç ile sohbetimiz hem büyük Usta’yı kaybetmenin hüznü hem de Yaşar Kemal gibi bir anlatıcının bu topraklardan çıkmış olmasının gururu ile gerçekleşti…

fer 2

Yaşar Kemal neden büyük bir yazardır?

Yaşar Kemal her şeyden önce büyük bir anlatıcı… Yalnızca romancı dersem eksik kalır. Modern anlatı geleneğini, sözlü gelenek ile buluşturan, daha doğrusu sözlü gelenekten beslenerek modern anlatıda yeni bir dil ve yeni bir dünya yaratan yazar… Dünya edebiyatlarına baktığımızda, bu tür yazarların yetiştiği ortam ve koşullar ile kişisel tarihleri her zaman önem kazanmıştır. Örneğin Dostoyevski’nin Dostoyevski olmasını sağlayan ortam ve kişisel macerası çok önemlidir. Yaşar Kemal’in bir tanımı vardır: ‘’İnce Memed mecbur insandır. Ben de mecbur insanım…’’ Kendisine, ‘’İnce Memed niye mecbur insandır?’’ diye sorduğumda, diyordu ki: ‘’Çünkü o dağa çıkmak, ağaya başkaldırmak zorundaydı. Çünkü orada yoksulların, bugünkü deyimiyle sessizlerin, dili olmuştu ya da onların öfkesini dışa vuran, başkaldıran kişiye dönüşmüştü. Başkaldırdığı için de mecburdu dağa çıkmaya… Ben de kendimi mecbur anlatıcı olarak görüyorum. Mecbur insanım ben de… Baskı ortamında kendimi bir tür vebalı gibi görmeye başlamıştım. Çünkü ‘komünist’ diye damgalanmıştım. Yaşama ve iş bulma olanaklarım yoktu. Yazmaktan başka da yolum yoktu. Yazabilmek için de gitmem gerekiyordu. İstanbul’a geldim ve yazmaya başladım.’’

Onu büyük anlatıcı kılan en temel özelliklerden birisi de yaşadığımız çağa tanıklık etmiş olması… Onun güncel sorunlara çok uzak bir yazar olduğu söylense de ben hiç öyle düşünmüyorum. Aslında en son romanı ‘Bir Ada Hikayesi’nden İnce Memed’e kadar geriye dönüp baktığımızda, Cumhuriyet tarihinin 90 yıllık serüveni içerisindeki Türkiye’nin toplumsal değişimini, altüst oluşunu yansıttığını görüyoruz. Günceli yazması beklentisi, ille de 12 Eylül 1980 sonrası ya da daha sonrasında toplumsal ya da siyasal yaşamımızda olup biten olayları anlatması mıdır? Aslında anlattıkları tüm bunların arka planıdır. Mesela 1977 yılında yazılan ‘Deniz Küstü’ romanını okuduğunuzda, 1960’ların ve 1970’lerin İstanbul’unu anlatır. İstanbul, kent olarak aslında romanın bir kahramanıdır. Bugünkü çürümenin, yozlaşmanın, mafyalaşmanın, arsa spekülasyonculuğunun, gördüğünüz bu çirkin yapılaşmanın nasıl oluşmaya başladığının arka planını anlatır. Marmara Denizi’nin nasıl tüketildiğini, kirletildiğini, mafyalaşma sürecinin nasıl başladığını anlatır. Sonuçta unutmayın ki hastalık bir virüs ile başlar, sonra yayılır, gelişir. O büyük bir tanıklıktır. Yaşar Kemal’i en önemli anlatıcı kılan önemli bir yanı da geçiş dönemine bir tanıklık etmiş olması…

Bu ‘geçiş dönemi’ kavramından da şunu anlıyorum: Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf’ta, Türkiye’nin tarımsal kapitalizme geçişinin tanıklığını yapar aslında… Bunu kendisi de sık sık söylerdi. Hatırlayalım, 1947 Marshall Yardımı ile birlikte Soğuk Savaş döneminde Amerika, İtalya, Türkiye, İran ve Pakistan gibi ülkelere, kendisine savunma hattı, bir anlamda kargo ya da tampon ülke yaratmak için, onların siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamına el attı. Çünkü üsler kurması gerekiyordu. Yalnızca üs kurmakla işi çözemeyeceğini bildiği için, siyasal iktidarların oluşumuna da el attı. Demokrat Parti’nin ortaya çıkması bence biraz da budur. İsmet Paşa döneminde, 1940’larda, Türk-Amerikan ilişkileri başladı. Türkiye’nin, çok partili sisteme geçmesi ile Amerikan tarzı yaşam ve ekonomik modelin egemen olduğu bir dönem başladı. Montaj sanayinin egemen olduğu, modern tarzda tarım üretimine geçilen bir dönem. Bu durum tabii Batı’nın işine geliyordu. Nasıl bugün, savaş çıkartarak silah sanayine pazar oluşturuluyorsa; o dönem de tarım makinelerini, araç gereçlerini ve tarımsal ilaçları üretemeyen Türkiye, modern tarıma geçince tüm bu malzemeleri dışarıdan almaya başladı. Türkiye ekonomisinin nasıl dışa bağımlı hale getirildiğinin de bir tanıklığıdır aslında Akçasazın Ağaları…

fer1

Ve bu durumun insanlara yansıması…

Evet. Orada Yaşar Kemal’in yalnızca bu geçişi anlatmadığına dair de bir savı vardır. Feodalizmden tarımsal kapitalizme geçerken insan yalnızca üretim araçlarına yabancılaşmıyor. Aynı zamanda doğayı değiştirirken kendisi de doğaya yabancılaşıyor. Bir romanında vardır bu. Ki Orhan Kemal’in ‘Bereketli Toprakların Üzerinde’ isimli kitabında da aynı temadan bahsedilir. Bir sabah çiftlikte uyanıyorlar ki biçerdöverler, traktörler kırılmış. Tarım işçileri tarafından parçalanmış. ‘‘Benim yerime makineyi kullanmaya başladınız’’ tepkisi… Yüz işçinin yapacağı işi, iki makine yapmaya başlayınca, bir tür işsizleşme ve göç olgusu da başlıyor. Tarım işçisi işsizleşince bu sefer büyük kentlere göç akınları başlıyor.

Bir başka önemli şey de feodal yapı çözülürken ağalıktan beylik düzenine geçiş… Mesela Akçasazın Ağaları’nda, ağalar ile beyler arasında toprak savaşı var. Yaşar Kemal, iki şey üzerinde durmuştur ama birini çok iyi anlatmıştır. Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı iki temel sorunu bulunuyor: Biri toprak sorunu diğeri ise aile… Toprak sorununu Cumhuriyet çözemediği için; bugün üretmeyen, iç savaş yaşayan, yoksulluk, eğitimsizlik, ekonomide gerilik sorunları yaşayan, sanayileşememekle birlikte tarımsal ekonominin ve hayvancılığın çökmesine varan bir ortam oluştuğu görülüyor.  Oysa tek parti döneminde ‘Köylüyü Topraklandırma Kanunu’ diye bir kanun geliyor Meclis’e. Toprak ağaları, buna karşı çıkıyor. Türkiye’nin bu toprak sorununu, neredeyse tüm romanlarında anlatır Yaşar Kemal. Dikkat ederseniz, ‘Bir Ada Hikayesi’ dörtlemesinde de mübadeleyi anlatır ama mübadele ile Anadolu’ya gelen insanlara ilk verilen şey, ev ve topraktır. Ev, ailenin simgesidir; toprak ise işlenmesi için verilmiştir. Cumhuriyet, toprak sorununu çözemediği gibi aile sorununu da çözememiştir. Çözseydi, bugün “Özgecan Cinayeti” gibi olaylar yaşanmazdı.

fer7

Kente göç eden insanların, gerçekte kentlilik bilincine ulaşamamış olmasının, bu sorunu beslediğini söyleyebiliriz sanırım?

Tabii… Kentte şiddet ve terör bu yüzden yaşanıyor. Yaşar Kemal, yer yer romancı olarak aile öykülerini de anlatmıştır. Mesela ‘Kuşlar da Gitti’sini okuduğunuzda ya da ‘Allah’ın Askerleri’ni okuduğunuzda, orada sadece toprak sorununun sonuçlarını görmüyorsunuz. Evlerinden kaçan çocukların hikayesini anlattığında aslında, olamayan, oldurulamayan ve kurulamayan ailenin dramını görüyorsunuz. Allah aşkına, Yaşar Kemal bu anlattıklarında güncel değil mi? Güncel sorunlarla ilgilenmiyor mu?

Aslında, sorunun esasını gösteren bir bakış açısı ve anlatım…

Geçiş dönemine tanıklıktan söz ediyoruz ama diyeceksiniz ki, ne bitmeyen geçiş dönemiymiş… Tabii ki bitmeyen bir süreç… Çünkü sanayi devrimini yaşamamış bir ülke… Endüstri devrimi olmamış, çünkü tarım gelişmemiş. Mesele İngiltere’ye baktığınızda, endüstri devriminden sanayi devrimine geçildiğini görüyorsunuz. Endüstri devriminde tarımsal sanayiyi yaratmaya başlamışlar. Tarımsal sanayinin yaratılmasıyla, tarımda ürettiği pamuğu fabrikada işlemiş. Buna bağlı olarak toplumsal sınıflar oluşmuş. Bugün, bu en temel sorunlara Yaşar Kemal romanlarında parmak basılmıştır. Neden büyük anlatıcı olduğunu düşündüğümüzde, bunlar karşımıza çıkıyor. Tabii edebi açıdan da, onun anlatıcılığı üzerine konuşulacak çok şey var.

Bir de şu var; Yaşar Kemal kitaplarının, Türkiye’de sayısal olarak kaç milyon satıldığı aşağı yukarı bellidir. Ama çok iyi anlaşıldığını düşünmüyorum. Bir yazarın çok okunmuş olması, okurun ya da gündelik yaşamın gözünün önünde olması, onu çok iyi anladığımız anlamına gelmiyor. Onun üzerine yazılmış kaç kitap bulabildiğimize bakarak bu savı ortaya koyabilirim. Şu anda oturduğumuz kitapevine bakın, Yaşar Kemal üzerine yazılmış kaç kitap vardır ya da kaç tez çalışması vardır?

Yaşar Kemal’e baktığınızda, Anadolu coğrafyasının bitki örtüsünü, doğal zenginliklerini görüyorsunuz. Çevre yapısını, toprak özelliklerini görüyorsunuz. Yine dağını, ovasını, ırmağını görüyorsunuz. Demek ki, Yaşar Kemal gibi bir yazar, okurun beş duyusuna da seslenen bir yazar… Romanlarında, anlatılarında dile getirdiği bitki örtülerinden, adını andığı çiçekten böcekten yola çıkarak, o demografik yapıyı da ortaya koyuyor. Yaşar Kemal okuru sadece edebiyat okuru olmayacak. Yarın iktisatçılar da onu okuyacaktır, sosyologlar da, doğa bilimciler de hatta halk inancı üzerine araştırma yapan etnograflar da okuyacaklar. Sonuçta,  ‘Ortadirek’ ‘Ölmez Otu’ ‘Yer Demir Gök Bakır’ üçlemesini,  ‘Kimsecik’ üçlemesini ya da ‘Yılanı Öldürseler’i okuduğunuzda, oradaki anlatılarında mit kahramanı yarattığını görürsünüz.

Ki Homeros’tan sonra en büyük anlatıcı kabul ediliyor…

Tabii… Azra Erhat’ın onu ‘Homerosoğlu’ olarak nitelendirilmesi de biraz bundandır. Mesela ‘Akçasazın Ağaları’nda anlattığı, toprak savaşı yapan ağalardan biri Troyalı’dır biri de Akalı… Oradaki karaktere ya da ‘İnce Memed’teki ‘Abdi Ağa’ ile ‘Arif Sami Bey’e baktığınızda bunu görüyorsunuz. Bir yanıyla bu gelenekten beslenmiş.

fer4

Yaşar Kemal romanlarındaki dil ve teknik üzerine biraz daha detaylı konuşmak gerekirse, neler söylersiniz?

Kendisinin de sık sık söylediği gibi Yaşar Kemal sözlü gelenekten gelen bir yazar… Yaşar Kemal’in bu sözlü geleneği alıp aynen tekrar etmek yerine, bir dünya yaratırken bir de dil yarattığını söyleyebiliriz. Dikkat ederseniz her romanının anlatım dili, biçimi ve tekniğini anlattığı gerçekler ve konulardan ayırarak değerlendirmeniz çok mümkün değil. Şöyle bir özelliği var anlatısının; Yaşar Kemal çağrışımsal ve izlenimci bir anlatıcıdır.

Fotoğraf çekiyor…

Evet. Çağrışımsaldır. Çünkü kahramanı ve olayı anlatır. Kahramanı bir şeyle karşılaşır ya da bir olay gelir kahramanın başına, Yaşar Kemal o çağrışımdan yola çıkarak, başka bir anlatıma geçer, hikâyeye başka bir boyut ve derinlik kazandırır. Sözü alıp gezindirir. Bu sözü alıp gezindirme özelliği, sözlü anlatı, halk hikayesi ve masal geleneğinde vardır. Gezindirir, gezindirir, tekrar sözü bıraktığı yere getirir. Yani bir tür eşik anlatı gibidir. Bıraktığı yer eşiktir. Tekrar eşiğe döner, kapıdan içeri girer. ‘’E şimdi ne yapıyoruz?’’ der. Tıpkı hikâye anlatıcısı gibi… O da, anlatır anlatır, sonra ‘’E ağalar, beyler şimdi ne yiyeceğiz ne içeçeğiz?’’ diye sorar. Yaşar Kemal’in böyle bir özelliği var.

Yaşar Kemal için, iyi bir romancı olmadan önce aslında iyi bir röportajcı diyebilir miyiz?

Doğru bir şey söylüyorsunuz. Benim şöyle bir savım vardır; eğer röportaj yazarı olmasaydı, belki romancılığı bu kadar zengin, çeşitli, renkli ve açılımlı olmayacaktı. Yaşar Kemal’in gazeteciliği ya da röportaj yazarlığı, onu romancılığa hazırlamıştır. Model alıp almadığını söylemeyeceğim. Ama Amerikan edebiyatına baktığınızda, Steinbeck, Yaşar Kemal tarzındadır. Steinbeck’in gazeteciliği ve röportaj yazarlığı vardır. Hemingway’in de vardır. Ancak Yaşar Kemal, Hemingway’den daha çok Steinbeck’e yakındır. Foulkner’a da yakındır. Her ikisinin de romanları sinemaya uyarlandığı için, aslında onlardaki görsellik, toplumsal sorunlara ve insanların serüvenlerine derinlikli bakışları, sinemaya daha çok veri olarak yansımıştır. Yaşar Kemal’de de aynı şey vardır. Gerçi Yaşar Kemal’in, ‘İnce Memed’, ‘Yılanı Öldürseler’ ve ‘Ağrı Dağı Efsanesi’ dışında, eserleri sinemaya yansımadı. İlgi gösterseler de çok çekemediler.

Bir başka önemli yanı da var; Yaşar Kemal, Fikret Otyam ile bizde röportaj türünü oturtan, geliştiren öncü yazarlardır. Yaşar Kemal’in röportaj yapma tekniği üzerine, o kitaplarındaki birikim, başlı başına iletişim fakültelerinde okutulacak bir zenginlik içeriyor. Bence ‘Bu Diyar Baştan Başa’ röportaj dizisi en az romanları kadar önemli…

Ki söyleşi ile röportajın birbirine karıştırıldığını düşünürsek bu çok önemli…

Kesinlikle… Sedef Kabaş bir tez çalışması yapmıştı. Ona da anlattım bunu. Söyleşi ile röportaj aynı şey değildir. Buna da Yaşar Kemal’in röportajlarını örnek gösterdim. Yaşar Kemal’in röportaj yazarlığı, onu romancılığa neden ya da nasıl hazırlamıştır diye sorulduğunda da şunu söyleyebilirim; bir kere Anadolu’yu daha iyi tanıma olanağını elde etti. Bir röportaj yazarı nedir? Gider…

Keşfeder…

Evet. Masa başında oturup yazarak, röportaj yaratılmaz. Röportaj bir alan çalışmasıdır. Aslında Yaşar Kemal bize, Türkiye’nin toplumsal ve tarihsel sorunlarını röportajları aracılığı ile yansıttı. Röportajın yansıtıcı ve etkileyici gücünün ne olduğunu gösterdi. Bunu yaparken de, deyim yerindeyse hem romanı için malzeme topladı hem de anlatıcılığını besledi. Mesela 1960’larda yaptığı ‘Denizler Kurudu’ röportajını okuduğunuzda, ‘Deniz Küstü’ romanının buradan çıktığını görüyorsunuz. ‘Al Gözüm Seyrele Salih’ romanı, ‘Kuşlar da Gitti’ bence böyle çıktı. Çünkü Marmara Denizi’ndeki trol avcılığının, denizdeki balığı, yunusları nasıl öldürdüğünü, önlemi alınmazsa bu durumun Marmara Denizi’nde balık bırakmayacağını gösterdi. Röportajlarında gösterdiği şeyleri bugün yaşıyoruz. Yaşar Kemal için şunu söyleyebiliriz; önce röportajcı, sonra roman yazarı… Bu yüzden onun anlatıcı olduğunu söylüyorum. Çünkü röportaj bir anlatı sanatıdır. Bu anlamda dediğiniz doğru. Röportaj sanatı bir gazetecilik türüdür ama bir üslup yaratmaktır. Anlatıcılıktan bağımsız düşünülemez. Bu yüzden de her önüne gelenin röportaj yazarı olamayacağını söyleyebiliriz.

Onu büyük yapan temel özelliği belki de bu?

Evet…

Bugünün roman yazarlarına baktığınızda, birçoğunda gazetecilik ya da röportaj yazarlığı temeli olmadığını görüyorsunuz…

Ya da olsa da, köşe yazarıdır. Sanıyorlar ki, köşe yazarlığından roman yazarlığına geçiş yapılabilir. Oysa tam tersi… Röportaj yazarlığı, bir soruna nasıl bakmayı, o sorunu nasıl irdelemeyi, onun yerini zamanını, kişisini tanımayı, tanıtmayı, olduğu gibi yansıtmayı içeriyor. Senin kendi yorumunu istemiyor röportaj… Mesela uyuşturucu bağımlısı gençleri konu alan bir röportaj yapıyorsanız, röportaj yazarı olarak ‘Sayın aileler çocuklarınıza sahip çıkın’ diye bir şey söyleyemezsiniz. Böyle ahkam kesilemez. Bunun nedenleri gösterilmeli. Yaşar Kemal biraz da bunu yaptı. ‘Neden’ ve ‘niçin’leri sorgulayarak, gösterdi. Mesela ‘Yanan Ormanlarda 50 Gün’ ve ‘Sünger Avcıları’ röportajlarında, ‘Niye sünger avcılığı vardır? Niye sünger avcıları denizin dibinde vurgun yiyorlar? Niteliksiz sünger neden çıkıyor?’ gibi sorularla, sorunu yerinde tespit ediyor.

Bir de sade ve basit cümlelerle büyük laflar edebilmek var sanırım?

Çok doğru. Bu dediğinize bir örnek vereyim; 1987 yılında bir ekonomi dergisini yönetiyordum. Ergene Nehri’nin kirlendiğine dair sürekli bir duyum geliyordu. Bunun üzerine dergide bir röportaj yapmak istedim. İlk okuduğum şey, Fikret Otyam’ın ve Yaşar Kemal’in röportajları oldu. Uzunköprü’ye gittim. Röportaja hazırlanırken, Nehri kirletenin yağ fabrikaları olduğunu tespit etmiştim. Ama gidip ilk önce yağ fabrikası sahibi ile konuşmadım. Çünkü bu Yaşar Kemal’in röportajcılığından öğrendiğim bir şeydi. Önce bir kahveye gittim. Tarım işçileri ile sonra kooperatiflerle konuştum. Sorundan muzdarip olan herkesi dinledim. En son yağ fabrikasına gittim.

Söz konusu kamu yararı ise buradan başlıyor…

Tabii… Ve bunu ben Yaşar Kemal röportajlarından öğrendim. Röportajda yalnızca gözlem ve izlenimlerimi anlattım. Kendi yorumumu yazmadım. Demek istediğim, bu işin nasıl yapılması gerektiği konusunda, Yaşar Kemal bir okuldu. Başta söylediğinize geri dönecek olursak, Yaşar Kemal’in romancılığı için röportaj yazarlığı bir hazırlık devresiydi.

Yaşar Kemal için, Türkiye’de röportaj sanatının ayaklarının yere basmasını sağlayan isimlerden biri diyebiliyoruz. Peki günümüzdeki gazeteciler arasında bunu devam ettirebilen insanlar kimler sizce?

Açık söylemem gerekirse, bir dönem Celal Başlangıç bu röportaj geleneğini sürdüren, en iyi röportaj yazarı olarak gördüğü isimdi. Bir ara Hikmet Çetinkaya yaptı. Ama hâlâ benim gözümde, Celal Başlangıç’ın çok çarpıcı çalışmaları olduğunu söyleyebilirim. Şu anda hatırlamadığım birçok yazar da vardır ama bakıyorsunuz ki, o gelenekten gelen çok az. O gelenekten gelmek, onun gibi yapmak demek değildir. Onun bıraktığı yerden alıp taşımak anlamına gelir. Yerine gitmek… Derinine inmek… Boyutlarını gösterebilmek… Eğer röportaj yazarının donanımı, perspektifi açıksa, sorunu enine boyuna bize verme biçimi de önemlidir. Orada röportaj yazarının kendisi değildir önemli olan… Önemli olan el aldığı konuyu, sorunu yansıtma biçimidir. Tabii bu dille yapılan bir şeydir. Yani ‘dedim’ ya da ‘dedi’ ifadeleri değildir asla… Bir söylemi, bir bakışı olmalı röportaj yazarının… Bu anlamda bu türün önünün açılmasına da öncü olmuştur Yaşar Kemal…

Sizce Yaşar Kemal’e bu anlatım gücünü kazandıran nedir?

Buraya gelmeden önce Engin Geçtan’ın ‘Rastgele Ben’ isimli kitabını okuyordum. Orada diyor ki; ‘’Gözlemciden çok katılımcı olduğunuz oranda hikâyeniz olur.’’ Yaşar Kemal tabii ki iyi bir gözlemci yazar ama ben onu, daha çok izlenimci yazar olarak nitelendiriyorum. Salt gözlemci değil, hayata katılan bir yazardı aslında… Bu yüzden bu kadar çok hikâye bize anlattı. Çocukluğu tabii ki anlatısının nirengi noktasında… Çocukluğunun geçtiği coğrafya, aile örgüsü, tanık oldukları… Ama şunu bize gösterdi ki; röportaj yazarı, hem iyi bir gözlemci ve izlenimci olmalı hem de gidip oradaki hayatın içine karışarak hissetmeli… ‘Yanan Ormanlarda 50 Gün’ röportajını yaparken ya da ‘Sünger Avcıları’ röportajlarını yaparken, o hayatlara karıştı. Sünger avcılığına çıktı. Orman koruma muhafızlarıyla birlikte çalıştı. Yine kaçakçılarla ilgili bir röportajı için onlarla yaşadı. Yani ‘Hadi anlat bana, nasıl kaçakçılık yapıyorsunuz?’ diye sormadı. Bu yanı önemli… Şunu yabana atmamak lazım; Yaşar Kemal, röportajcılığı yanı sıra öykü yazarıdır. Aslında Yaşar Kemal’in anlatısı bileşik kaplar gibidir. Tüm bu özellikleri birbirini etkilemiştir.

Yaşar Kemal’in kendini yazmaya mecbur hissettiğini söylediniz. Günümüzde yazar olma hayali taşıyan insanlara örnek olması açısından soruyorum. Bu cümleden, yazmanın her şeyden önce doğal bir ihtiyaç olması gerektiği sonucu çıkar mı?

Yaşar Kemal, kendini mecbur hissettiğinden bahsederken belki de şunu söylüyor; Neden yazmak ya da yazar olmak istiyorsun? ‘Kendimi yazmaya mecbur hissettim’ derken bizim şu soruyu sormamızı da sağlıyor; Onu böyle yazmaya iten, koşullara, insanlara, sisteme duyduğu öfke midir? Bunun pekala böyle olduğunu söyleyebiliriz. Ben öyle okuyorum.

İnce Memed dağa çıkmaya, Yaşar Kemal de eline kalemi almaya mecburdu?

Evet… Burada Yaşar Kemal’in bugünün yazan insanına çağrısı şudur; Neden yazmak istiyorsun? Bunun birçok yanıtı var. O yanıtlardan hangisi daha samimi geliyor size? Bunu düşünmek gerekir. Bana sorarsanız, eğlenmek için yazıyorum diyemem, gözlerine perde inenlerin gözlerindeki perdeyi kaldırmak için yazıyorum da diyemem… Öyle bir sorumluluk ya da misyon üstlenmeyi istemem açıkçası… Ama şunu derim; Evet, öfke duyduğum için yazıyorum. Çünkü ben de öfke duyuyorum. İnsanın insanı aşağılamasına, sömürmesine, hayatına kastetmesine, yalan söylemesine, insanı hiçleştirmesine… Bu şekilde birçok neden sayabilirim size… Zaten Canetti de onu demiyor mu; ‘’Bu çağı anlamayan, bu çağın üzerine söyleyecek bir şeyi olmayan insanın söyleyecek bir şeyi de yoktur.’’

Peki Türkiye’de bundan sonra yeni Yaşar Kemal’ler çıkması konusunda umutlu musunuz?

Bunu şöyle de sorabiliriz; bugün yazanlar neden Yaşar Kemal gibi bir yazar olamıyor?

Yani Yaşar Kemal’i taklit ederek yazmak değil, onun gibi yeni bir dil yaratabilmek…

Elbette…  Unutmayın ki, Yaşar Kemal’in politik bir yanı da vardı. Yani kendini toplumla ilişkilendirdi. Vicdan duygusu ve sorumluluk bilinciyle hareket etti. Yalnızca roman yazmadı. İç savaştan tutun, Kürt sorununa, kimlik sorununa, siyasal kirlenmeye, çevre kirliliğine, çevrenin tahribatına karşı da duyarlı oldu. Ama şunu bize gösterdi; hangi coğrafyada yaşıyorsanız, o coğrafyanın kültürel zenginliğini, dil çeşitliliğini ve zenginliğini sahiplenerek yazma bilinci… Bu coğrafyada yaşıyorsan, bu coğrafyadaki kültürel aidiyetini oluşturan her şey bir yazar olarak senin gözlem evinin içinde olmalıdır. Şunu yapamazsın; bu Çerkez’di, bunun şu özelliklerini almayayım. O Kürt’tü. Onun da bazı özelliklerini almayayım… Yaşar Kemal tüm bu farklılıkları, bu coğrafyanın bir kültür çeşitliliği ve zenginliği olarak aldı. Bize aslında, üzerinde oturduğumuz Akdeniz kültürünün ve Mezopotamya’nın ne kadar zengin olduğunu, bugünün yazarının yüzünün bu coğrafyaya dönük olması gerektiğini gösterdi. Yani biz buraya bakarak bugünün sorunları alıp işleyebiliriz. Bu dil ve kültür ile beslenebiliriz. Belki bugünün yazarının Batı hayranlığına dikkat etmek gerekiyor. Batı’dan gerekli olanı alırsın ama yaşadığın kültürü unutarak taklitçi olman, özgünlüğü getirmez. Kendi değerlerinden yola çıkarak özgünlüğü yakalayabilirsin. Bunun nasıl olabileceğini bize gösterdi. Bana bir gün, ‘’Siz bizden çok şanslısınız’’ demişti. Nedenini sorduğumda, ‘’Çünkü sizin önünüzde biz varız; Ben varım, Sait Faik var, Sabahattin Ali var. Ama biz yazarlığa başladığımızda bizim önümüzde Halit Ziya Uşaklıgil ve Halide Edip Adıvar vardı’’ dedi. Baktığınız zaman, modern edebiyatın kurucusu isimler bu insanlar… Sait Faik, modern düz yazının kurucusu… Nasıl ifade etmen gerektiğini, cümleyi nasıl kurman gerektiğini, daha yalın, özgün ve konuşma diline yatkın bir anlatım biçimi ile konuyu anlatmak gerektiğini bize gösterdi. O açıdan Yaşar Kemal’in bu tespiti doğruydu. Yani Yaşar Kemal sonrasında gelen kuşak bu anlamda çok şanslı… Edebi mirasımız, geleneğimiz olan Yaşar Kemal ile aynı çağda yaşamış olmak belki de bizim en büyük şansımız…

Onun yaşadığı çağda onun anlattığı gerçeklere baktığınızda, ‘Bir Ada Hikayesi’ 1922 mübadele öyküsünü anlatsa da, savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu gösteriyor. O dönemki savaşın sonucuydu mübadele… Bugün Suriye’de olana bakın, Afrika’da ve Afganistan’da yaşanana bakın… Milyonlarca insan yerinden yurdundan ediliyor. 1922’de olanı bize göstererek bugüne de çağrısı var. Yaşar Kemal’in, tüm anlatılarında, romanlarında, her döneme her çağa bir çağrısı olduğunu düşünüyorum. İnce Memed’e çok eski bir roman denilebilir. Peki İnce Memed romanında yapılan şey nedir? İnsanın insanı ezmesi… Baskısı… Toprağının elinden alınarak, yaşama hakkının kısıtlanması…

Bugün de kentsel dönüşüm diye bir şey var…

Çok güzel… Bravo…  Kentsel dönüşümde gelip, ‘’Ben bu binayı alıyorum’’ diyebiliyor. ‘’Alamazsın’’deyince de, ‘’Hayır’’ diyor… Binanın değerini de kendi tespit ediyor… Ağanın toprağını elinden aldığı köylü ile ne farkı var o şehirlinin? Mesela ‘Deniz Küstü’ bu şehir eşkıyalığının nasıl şekillendiğini anlatır bize…

Biraz önce Yaşar Kemal’in kitaplarının okunduğunu ama anlaşılamadığını söylemiştiniz. Şu anda yaşadığımız toplumu aynılaştıran kitle kültürü çağının, insanları kendi kültürlerinden uzaklaştırmasına yol açtığını ve bu yapı içinde yetişen insanların da Yaşar Kemal’in özgün duruşunu algılamaktan uzaklaştığını söyleyebilir miyiz? Bu yüzden belki, günümüzde bir Çukurova’yı ya da Karadeniz’i anlatan özgün romanlar az…

Çok güzel bir konuya değindiniz… Yaşar Kemal ve kuşağı bize, yerel ve bölgesel bir edebiyat gelişmeden, ulusal ve evrensel bir edebiyat kurulamayacağını gösterdi. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum. Bir örnek vereyim; Afrodisyas’a ve Milet’e gittim. Orada dedim ki; buradan bir Afrodisyas romanının çıkmış olmasını isterdim. Yine Söke’den bir Kurtuluş Savaşı ya da mübadele romanının çıkmasını beklerdim. Bana getirilen birkaç kitaba baktığımda çok yetersiz bulmuştum. Evet, yerellik o yörenin dokusunu, sorunlarını, gerçeklerini anlatmaktır. Ancak mesela Amerikan edebiyatına baktığınızda Foulkner, Steinbeck ne kadar yerelse, bölgesel edebiyatın kurulmasına da o kadar katkıda bulunmuştur.

Ama bunu siyasi amaçlar için değil, gerçekte olanı yansıtma hedefiyle yapıyorlar…

Evet… Aynı ölçüde de evrensel olmuştur. Çünkü orada yalnızca tarım işçilerinin sorununu anlatması değil, insanın dramını yansıtma biçimi, samimiyeti önemli olan… Dünyanın her yerinde benzer olaylar vardır. Bizde Yaşar Kemal’lerin, Fakir Baykurt’ların, Orhan Kemal’lerin hatta Sebahattin Ali’lerin yazdıklarını toplumun okumaması, anlamaması ya da o bilinçten ve algıdan koparılması son 30-40 yılda bize zarar vermiştir. Çünkü bizim gibi gelişmekte olan ve kentleşme olgusunu vazgeçilmez biçimde benimseyen bir ülkenin, eninde sonunda yerel ve bölgesel edebiyatını kurması gerekiyor. Nasıl ki, ulusal sanayisini, ekonomisini kurması gerekiyorsa, edebiyatını da kurması lazım… Tarımın, çevrenin, nehirlerin yol olduğundan yakınıyoruz ama yalnızca nehirler ve çevre mi yok oluyor? HES’ler ile nehirler yok edilirken, orada bölgesel bir edebiyatın kurulması gerektiği de temel bir sorun değil mi? Mesela Ordu’ya gittim. Orada uzun zamandır HES mücadelesi veriliyor. Peki bir çevre romanı var mı? Yaşar Kemal’in ‘Deniz Küstü’sünü okuduğunuzda, çevre romanının nasıl yazılabileceğini görebiliyorsunuz.

Anlattıklarınızdan biraz ümitsizliğe kapılıyorum. İnsana, kendine ve çevresine yabancılaşmış insanlar çoğaldığı sürece biz, bir Yaşar Kemal daha yetiştiremeyeceğiz. Öyle mi?

Çok doğru… Bakın, Yaşar Kemal’in çıktığı ortamı ve koşulları düşünün. Tek parti dönemi ve baskı var. Eğer Yaşar Kemal’in karşısına, Abidin Dino, Güzin Dino ve Arif Dino gibi isimler çıkmasaydı belki Yaşar Kemal bugün bir toprak ağası ya da köy muhtarı olarak yaşayan biri olacaktı. Onu oradan tutup, çekip çıkarıp getiren, yazmaya yönelten, önünün açılmasını sağlayan kişiler bunlar… Entelektüel insanlar… Ama bugün bunu beklemek gerekmiyor. Bugünkü ekonomik ve sosyal koşullara baktığınızda herkes herkese ulaşabilir. O tür yetenekli insanların ortaya çıkması için çaba gösterilir. Örneğin, Ordu’da HES mücadelesini anlatmak için, yazı atölyeleri vardı. Amaç gençlerin yazmayı öğrenmesiydi. Şimdi insanların önünde Yaşar Kemal var. Sait Faik var. Sabahattin Ali var. Onların nasıl anlattıklarına bakabilirler. Onların yazdığı gibi yazmayacaksın belki ama onlar bir gelenek ve birikim oluşturmuş. Bu anlamda önemli… Bence Yaşar Kemal, ileride daha çok bize gerekli ve ileride toplum Yaşar Kemal’i daha iyi keşfedecek.

Belki bir Yaşar Kemal Enstitüsü kurulur…

Neden olmasın? Belki de Yaşar Kemal’i neden yaşadığı zamanda daha iyi anlamadığı için pişman olacaklar… Bugün Cervantes Enstitüsü kuruyorsunuz. Yarın Yaşar Kemal Enstitüsü neden kurulmasın? Yaşarken bu yapılabilecekken, siyasetçiler yalnızca evine ziyarete gitmeyi hüner sandı. Peki Yaşar Kemal’in yazdıklarının topluma daha çok yayılması, toplumda daha iyi anlaşılması için ne yaptınız? Hiçbir şey…

Peki onun temellerini attığı edebiyatın arkasını getirebiliyor muyuz?

O konuda kaygılıyım açıkcası… O bir başlangıç yaptı. Gelenekten nasıl yararlanabileceğimizi gösterdi. Bugün belki sözlü geleneğin verilerini öğrenmek çok da zor değil ama Yaşar Kemal’in Homeros ya da Gılgamış geleneğinden gelmesi, Mezopotamya kültüründen beslenmesi iyi bir kaynak oluşturuyor. Romancılığını başlı başına konuştuğumuzda ise şu yanı önemli; modern romana yeni bir bakış ve anlayış getirdi. Bunu kendisi de söylemiştir. ‘’Bu anlayış nedir?’’ diye sorduğumda şunu söylüyordu; ‘’19’uncu yüzyıl romanında olmayan ya da bu şekilde olmayan bir doğayı getirdim.’’ Hep eleştirilir; bir ağacın yaprağının yere düşmesini otuz sayfada anlatıyor diye…  O da derdi ki; ‘’Keşke yüz sayfa da anlatabilsem… ‘’

Bir de, Yaşar Kemal’in sözünü edip de yazamadığı romanlarından da bahsetmek gerekir. Romanlarına baktığımızda bir bütünlük görüyoruz.  Akçasazın Ağaları’nın üçüncü cildini hep yazmak istiyordu. ‘Zilli Kurt’ diye bir roman yazmayı yıllardır düşünüyordu. Yine Ceyhan Nehri’nin doğduğu kaynak olan ‘Savrun Gözü’nü anlatmayı istiyordu. Yaşar Kemal bir doğa romancısı aynı zamanda… Belki de ilk çevreci romancımız… Çevrecilerin kulakları çınlasın… Bu kadar çevre hareketi, eylemi yapıldı. Hiçbirinde, Yaşar Kemal’in bir cümlesini bile slogan olarak göremedim. Yaşar Kemal’e bu kadar mı kapalılar? Bu kadar mı okumadı bu insanlar? Onun çevre bilincini bu kadar göremediler mi? Bu anlamda bir eleştiri getirebilirim. Yaşar Kemal’i yalnızca Çukurova’yı anlatan bir yazar olarak görmek, ona haksızlık olur.

1 Yorum Feridun Andaç: “Toplum Yaşar Kemal’i ileride daha iyi anlayacak!’’

  1. Okurken bir yandan da “umut” edeceğimiz şeylerin olduğuna olan inancım arttı. Yüreğinize sağlık. Edebiyat sofrasında gibi hissettim kendimi. ve bahsedilen enstitüyü neden sivil oluşum olarak biz kurmayalım

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.