Felaket/ Korkut Kabapalamut

reklam
01 Şubat 2020 0

Uğurlu tavşanımız birdenbire ortadan kaybolduktan sonra hiçbirimiz kendimize gelemedik, gün yüzü göremedik. Köyün üzerine kara bulutlar çöktü, taze gelinler bile ıkınıp ıkınıp doğuramadı, balığa çıkanlar geri dönemedi, geceleri hiç kimseyi uyku tutmaz oldu, köyün karanlık, gübre kokan sokaklarında uyurgezerler gibi sarsak adımlarla dolaşırken birbirimize çarpar olduk, gırtlak gırtlağa dayandık, tavuklar bile yumurtlamaz, hayvanlar yavrulamaz, ekinler bir milim olsun boy atmaz, kuşlar, horozlar ötmez… Kaybımızın büyüklüğünü tam olarak idrak edince, neredeyse aklımızı kaçıracaktık. Bazılarımız çabucak çıldırıp kendini bu melanetten kurnazca kurtardı, kimi kadınlar uzun kara saçlarını yoldu, yüzlerini gözlerini ilenerek tırmaladı, elbiselerini parçaladı, birkaç sümüklü çocuğun dili bir daha açılmamak üzere âniden ve aynı anda tutuldu.

Tavşanın ne zaman köye gelip de başımızın tacı olduğu ise hiç belli değildi. En yaşlılarımız bile bunu anımsayamıyor, kendi baba ve dedelerinin de bu can alıcı soruya kesin bir yanıt veremediğini iddia ediyorlardı söz birliği edip. Çok sıkışınca, ‘’Yahu tavşan zaten hep vardı, buradaydı, köyün kurulduğu gün o da atalarımızın yanında henüz bir yavruyken gelmiş olmalı,’’ diyorlardı. Bunu bildiklerinden değil, sırf bunaltıcı sorularımızdan kurtulmak, bizi başlarından savmak, çok gereksindikleri ihtiyar sükunetlerine tekrar ve bir an önce kavuşabilmek dileğiyle.

Ben tavşanı hiç görmedim. Gerçekten gören var mı, onu da bilmiyordum. Muhtar, onu her gün gördüğünü ve kendi elleriyle üç öğün  bir güzel beslediğini söyler dururdu. Herkes de sorgulamaksızın ona inanırdı. Ben hariç. Ben, inatçı, bunun bir yalan, kuşaktan kuşağa sorumsuzca aktarılan saçma bir söylence olduğu kanısındaydım. Ama işler birdenbire tersine dönünce ve yaşlılar ile muhtar, bunu, sırf kutsal tavşanın âni yitimine bağlayınca, aklıma başkaca bir açıklama da gelmediğinden artık ben de bu efsanenin doğruluğuna cânı gönülden inanır oldum. Zaten inanmayıp ne yapacaktım.    

Tavşanı aramaya çıkanlarımız da yazık ki bir daha geri dönemedi. Zaten gönülsüz arayıcılardı bunlar. İçten içe hepimiz, bu yolculuğa kalkışanların da gizemli tavşanımız gibi derhal sırra kadem basacağından, kaçınılmaz olarak onunla aynı kaderi paylaşacağından içgüdüsel olarak emindik. Tavşanı örten karanlık, onları da bir burgaç gibi içine çekip yok edecekti. Bunu görebilmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Zaten köyün dışına çıkan olmamıştı daha önce. Ne pusula ne bir şey. Beş gönülsüz kahraman yola koyulurken sevdikleriyle vedalaşmadı, elvedalaştı. Gözyaşları içinde. Defalarca öpüşüp koklaşarak, birbirlerinin suratını, kollarını sevgiyle, mecburen öne çekilmiş baş edilmez bir hasret duygusu ve kuvvetle okşayarak. Tavşanımızın peşinden. Kendileri yönünden her şeyin erkenden, haksızca sona erdiğini, bilinmezlik tarafından birer lokmada kolayca öğütüleceklerini kesin olarak bilerek. Onca insan arasında, kuradan neden kendi adlarının çıktığına daima hayret ve lanet ederek.

Gençlerimiz, kahvede yaptıkları birkaç gizli toplantının ardından köyden derhal göçmeye karar verdi. Ben orta yaşlı olduğumdan onlara katılmaya cesaret edemedim. Gerçi gönlüm, artık uzun zamandır ölümü ağırlamaya hazırlanan suskun, kıpırtısız yaşlılarla baş başa kalmaktan yana da değildi. Biraz enerjim, hevesim olsa, gözü kara gençlerin arasına karışır, yeni bir başlangıç yapma konusunda bir saniye bile duraksamazdım. Ama olmadı işte yazık ki, kurulu düzenimi bozmayı göze alamadım. Muzip tavşan belki de, nasıl durduk yere sırra kadem bastıysa, aynı şekilde tekrar ortaya çıkar, bizi affeder, her şey yine eskisi gibi olur, gençler de güle oynaya geri döner diye umdum. Ya da böyle olacağı konusunda kendimi ustaca kandırmayı başardım… Aradan yıllar geçti, ormanda ve tarlalarda birkaç tavşan görüldü, ancak muhtarımız, görgü tanıklarının verdiği eşgâllerin hiçbirinin uğurlu tavşanımızınkine biraz bile uymadığında diretti. Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağına, o trenin çoktan kaçtığına kim bilir kaçıncı kez yılgınlıkla ant içti. Umudunuzu kesin artık, hakikati olgunlukla kabullenin ey bahtı kara ahali! dedi. O güzel, bereketli, aydınlık günler bir daha geri dönmemek üzere yitip gitmiş sevgili, kutsal tavşanımızla beraber. Tavşanımızı küstürmüşüz, değerini bilememişiz, hatta bazılarımız varlığına bile inanmayınca zavallı tavşan da ne yapsın, sinirlenip ortadan kaybolmuş, inançsızlık ve vefasızlık hepimizin sonu olmuş. Fazlasıyla hak etmişiz yani yaşadığımız bu benzersiz sefaleti ona kalırsa. 

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.