sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Fatih Altınbeyaz: “Ben insan hayatının kırılmalarını ve yaşam karşısında bocalayan bireyin acıyan tarafını yazmak istiyorum. “

01 Ocak 2019 0

Ocak sayımıza Yazar Fatih Altınbeyaz’ı konuk ettik. Biyografi ve kurgunun birlikteliğiyle oluşan iki yeni romanı Ege’nin tarihine ışık tutuyor diyerek sözü Fatih Altınbeyaz’a bırakıyoruz.

  • Fatih Altınbeyaz edebiyat camiasının pek alışık olmadığı bir meslekle uğraşıyorsunuz. Kendinizden bahseder misiniz?

Evet, Yüksek Seçim Kurulu’nda çalışıyorum. 2006’da KPSS ile bu kuruma atandım. Mesleğimden ve kurumumdan memnunum, çünkü yazmam için gerekli kolaylığı, psikolojik rahatlığı bana fazlasıyla verdi.
Unvan olarak Zabıt Kâtibiyim. Üstelik, Zabıt Kâtipliği ile yazarlığı bağdaştırıyorum.
37 yaşına geldim. Aydın, Sultanhisar Atça doğumluyum. Evliyim. Dila adında bir kızım var. Efeler Yalnız Ölür, Başkalarının Hayatı (Sevda Çiçeğim) ve Aşk Ekmek ve Ölüm adlı kitapların yazarıyım. Yeni Çağrı Gazetesi’nde her pazartesi köşe yazıyorum.

  • Yazarlığa nasıl başladınız? Gazetelerde de yazılarınız var. Gazetecilik ve hikâyecilik birbirini besliyor mu? Sevinç Çokum gibi çoğu yazarı olumsuz etkilediği, kitaplarını geciktirdiğini biliyoruz.

Yazmaya gerçek manada 2009’da başladım. Ama 2005’ten itibaren ara ara yazıyor ve romanlarımı/hikâyelerimi kurguluyordum. Tabii öncesinde ilkokul yıllarından itibaren hayata sezgisel baktığımı, yazarlık için gerekli olan empati duygumun gelişkin olduğunu, öyküler yazdığımı ve hayatı yazıyla ifade etmeye çalıştığımı az çok biliyordum.
Hep söylüyorum, ben zor yazıyorum. Yeteneğimi kendi içimde öğüterek gün ışığına çıkarma çabasının bir sonucu olarak, bir odada mevsimler geçirdim, yıllarca kendi dünyasında, kendi odasında hırslı ve iddialı bir yazardım. Bunu matah diye veya kendimi övmek için söylemiyorum, çok çalıştım.
Gazetedeki yazılar uyanık kalmamı sağlıyor, beni zinde tutuyor. Benim için gazetecilik ve hikâyecilik, romancılık birbirini besliyor, şimdilik olumsuz etkileyen bir tarafı yok, kitaplarımı da geciktirmiyor.

  • Kendiniz de Aydınlısınız, efe ve zeybeklerin hikâyelerini ailenizden dinliyor muydunuz? Anlattığınız efelerin tarihte gerçekten karşılığı var mı?

Efe ve zeybeklerin hikâyelerini ailemden, çevremden ve bilhassa dedem Ali Altınbeyaz’dan heyecanla dinliyordum. 1923 doğumlu dedem, Ege merkezli kadim hikâyeleri, efeleri, zeybekleri, çalık akıcıları, çeteleri, kişisel serüvenini, başarılarını, savrulmalarını, acılarını, öfkelerini ve bir dönemi, bana çok anlattı. Sonra, Mektubat Tercümelerini, İhya’ları, Kara Davutları, Kimya’ı Saadetleri ve daha birçok adı hatrıma gelmeyen kitabı, gözleri yakını görmediği için, kendisine okumamı isterdi. Sonbahar ve kış gecelerinde, erken gelen akşamlarda dedeme saatlerce kitap okurdum.
Tüm yaşananların yazmam için bana zemin hazırladığını yıllar sonra fark ettim ve dedemin bana nasıl bir miras bıraktığını hüzünle anladım, hatırladım. Anlattığım efelerin tarihte gerçekliği, karşılığı olan da var, tamamen benim hayal ürünü olarak ortaya çıkardıklarım da…

  • Yazılarınızda usta bir işçilik yanında büyük bir emek ve yoğun araştırmalar sonucunda edinilmiş bilgilere ulaşıyoruz. Tarihi kaynaklardan beslenirken nelere dikkat ediyorsunuz, hangi kaynaklara güveniyorsunuz?

Sizin de söylediğiniz gibi yazılarımda işçilik, emek ve yoğun araştırma olsun istiyorum, bunun için elimden gelen gayreti gösteriyorum, taslak üzerinde çok fazla dönüyorum.
Tarihi kaynaklardan beslenirken farklı yazarların kitaplarını incelemek, yorumları ve bakış açılarını görmek niyetindeyim. İşçilik, emek ve mesai olan kaynaklar önceliğim…
Hangi akımdan ve görüşten olursa olsun, hamaseti, dikte etmeyi, abartıyı ve duygusallığı sevmiyorum.

  • Efeler Yalnız Ölür’de atasözleri halk ağızları ve türküler mevcut… Eserde anonim olmayan çok sayıda türkü de var. Bunların sizin eseriniz olduğu anlaşılıyor. Türkü yakmak ve yerel ağzı kullanmak sizi zorladı mı?

Efeler Yalnız Ölür’de, anonim yazan türkülerin dışında benim yazdıklarım var. Onların hemen altına, çiğlik olmasın diye, adımı yazmak istemedim, fakat gelen sorulardan sonra, kitabın başına bir açıklama yazsam iyi olurmuş diye düşünüyorum şimdi.
Türkü yakmak ve yerel ağzı kullanmak beni zorlamadı. Zaten o kültürden geliyorum. Yerel ağzın bolca yaşandığı bir çevrede yetiştim ve bunların kitapta, bilhassa olmasını istedim. Çakırcalı Mehmet Efe, tebdili kıyafetle, Mikayel Efendi’nin konağına baskına giderken Fatma türküsünü söylesin dedim. Efeler Yalnız Ölür’ün her anlamda bir boşluğu doldurmasını istedim. Ne kadar başarılı olduğuma okuyucularım karar verir tabii…

  • Anadolu ve Ege hikâyelerini anlatmanıza karşın okuru Mısır ve Antik Yunan Tanrı ve Tanrıçaların efsaneleri de kucaklıyor. Efe hikâyeleri ile antik dönem arasında bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dedem bana, daha yakın dönemden hikâyeler anlatırken araya ufak ufak Mısır ve Antik Yunan öyküleri, İsrailoğlu maceraları da sıkıştırırdı. Zaten ben kendimi bilmeye başladığımda, dedem, Mısır ve Antik Yunan, Peygamberler Tarihi, Envar’ül Aşıkin, Mektubat Tercümeleri, İhya-i Ulumiddin, Kara Davut, Kimya’ı Saadet, Gazali ve Muhiddin Arabî okurdu. Efeler Yalnız Ölür’ü yazarken bende okudum. Farklı kaynaklara, eserlere baktım.
Efe hikâyeleri ile antik dönem arasında süregelme, birbirinin devamı olma, miras, akış ve coğrafya anlamında güçlü bir bağ olduğunu düşünüyorum.

  • Aşk Ekmek ve Ölüm toplumcu gerçekçi dönemi çağrıştıran bir başlıkla karşılıyor okuru… Siz kendinizi nerede görüyorsunuz?

Aşk Ekmek ve Ölüm toplumcu gerçekçi dönemi çağrıştıran bir başlıkla açılıyor. Ama ben kendimi illa bir tanıma hapsetmek ve kalıba sokmak niyetinde değilim. Büyülü gerçekçilik, toplumcu gerçekçi veya sürrealist… Ben insan hayatının kırılmalarını ve yaşam karşısında bocalayan bireyin acıyan tarafını yazmak istiyorum. Hikâye anlatmak ve kalıcı kahramanlar/karakterler meydana getirmek amacındayım.

  • Yazar olarak bir akıma yakın mısınız ya da bir göreve ait hissediyor musunuz kendinizi?

Herhangi bir akıma yakın hissetmiyorum kendimi. Her kitabımın bir öncekinden, her anlamda, farklı ve deneysel olmasını istiyorum. Bir kitap için elimden gelenin en iyisine çalışmalıyım, yan okumalar, araştırmalar yapmalıyım ve sezgilerime/aklıma kuvvet yazmalıyım. Acele etmemeliyim. Taslağı aşındırmaya başladığımda da kitabı kaderine terk etmeliyim.
Bir yazar olarak kendimi bir göreve ve sorumluluğa ait hissetmiyorum. José Ortega Y Gasset’ın dediği gibi, edebiyatın bir görüşü savunma misyonunun olduğunu düşünmüyorum.

  • Başkalarının Hayatı adlı romanınız bir biyografi mi kurgu mu? Başkalarının hayatını okunur hale getiren şey nedir?

Başkalarının Hayatı 2005’te, Sevda Çiçeğim adıyla yayımlandı. Çok ses getirdi. İyi de sattı. Hikâye tanıdık, biyografi de var, kurgu da var içinde… Bence bir yazar, iyi bir hikâye yakaladığında (Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanını hatırlayalım) ne yapar eder bunu yazar.
Başkalarının Hayatı’nı okunur hale getiren, bir ailenin ve yaşamları iç içe geçen insanların hikâyesidir. Babalar ve Oğullar gibi, her kuşağın bir öncekini beğenmemesidir, küçümsemesidir; çok sesli insan ilişkileridir ve bir dönemi yansıtmasıdır.
Romanın adını, gelen tepkilere göre ve daha kapsayıcı olması düşüncesiyle, yayınevi ile fikir alışverişinde bulunarak, Başkalarının Hayatı yaptık. Tabii jenerikte Sevda Çiçeğim’i yine kullandık.

  • Başkalarının Hayatı’nda üç farklı anlatıcı var, olaylara onların gözünden bakılıyor. Bunun için çalıştınız mı?

Başkalarının Hayatı’nda olaylara Fetibey, Şerifali ve Bekir Sami’nin gözünden bakılıyor. Örneğin bir ‘yaşantıyı’ hepsi farklı bakış açısıyla ve duygusal durumuyla yorumlayabiliyor. Kuşaklarından dolayı hepsinin kullandığı kelimeler, üslupları ve geleneksel duruşları farklı…
Evet, bunun için çalıştım, okumalar yaptım ve o kuşaktan insanları gözlemledim.

  • Romanda çok fazla gönderme var.

Evet, kitapta kimi yerlerde büyük romanlara, politikaya, siyasetçilere ve bizden önceki kuşağa göndermeler var. Bunları elimden geldiği kadar yapmayı seviyorum.

Genellikle Ege hikâyeleri yazıyorsunuz.

Büyüklerimden hep en iyi bildiğini yazmayı öğrendim, okudum. Bu yüzden köyümü, mahallemi, çevremi ve bölgemi yazmaya çalışıyorum. Özgeçmişimde yazdığı gibi, James Joyce’un Dublin’i neyse, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, St. Petersburg’u ne kadar seviyorsa, Orhan Pamuk’un Nişantaşı hayatının neresinde duruyorsa, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal Çukurova’ya nasıl bağlıysa, benim için de Aydın ve Ege Bölgesi o derece öyledir. Akdeniz duyarlılığını, daha önce başka bir yerde söylediğim gibi, Menengiç ve sakız ağacı kokusunu seviyorum.

  • Başka edebi çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

2018 Eylül’de Onur Kitap ile bir sözleşme imzaladım. Efeler Yalnız Ölür, Başkalarının Hayatı (Sevda Çiçeğim) ve Aşk Ekmek ve Ölüm’ü Aralık sonuna kadar basmak üzere konuşmuştuk. Onur Kitap sözünü yerine getirdi. Burada yayınevi sahibi Onur Bey’e, işini iyi yaptığı ve yazarını önemsediği için, çok teşekkür ediyorum.
Nisan 2019’da bir roman daha çıkaracağız, romanın adını tam netleştirmedim ve piyasada iki hikâye, iki roman ile boy göstereceğiz ve çalışacağız. Orhan Pamuk’un, “Ben bir roman yazarım, yani yumurtlarım ama on defa gıdaklarım,” minvalinde bir sözünü hatırlıyorum.
Bu arada Mahalli İdareler seçim işleri geçmiş olacak ve yayınevi ile ele ele verip gayret ederek yolumuza devam edeceğiz.

Kemal Albayrak
Kemal Albayrak

Diğer Yazıları



BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR