Eylül / Miray Engin

Yazın bunaltıcı sıcağından sonra bahar yağmurlarıyla, toprak kokusuyla uyanmak huzur verirdi adamın içine. Yine o sabahlardan birine uyandı. İlk uyandığı an dünyanın en dertsiz, tasasız adamı olma hissi… Ayıklığının ikinci dakikasında ise hayatındaki pürüzler aklına geldikçe de kafasından aşağı kaynar sular dökülüyordu işte yine.

   Hayatının tek güzel varlığı Eylül’dü. Onu bu bataklıktan biraz da olsa kolundan tutup çıkarabilen, her sabah uyanması için tek sebebi olan kadın.

   Tüm bu düşüncelerden sıyrılıp yataktan kalkma vaktinin geldiğini fark etti. Her gün bu mesleği seçtiğine lanet ederek gittiği iş yerine geç kalmaması gerekiyordu. Neyse ki iş çıkışı Eylül’ü görecek ve bu berbat günü de huzurla, mutlulukla kapatabilecekti.

   Kalktı, duşunu aldı. Kahvaltıyla arası pek yoktu. Kahvesinden bir iki yudum alıp mısır gevreğinin sadece yarısını yedi. Aceleyle ayakkabılarını giydi tam çıkacakken evin kapısında ayağı kaydı, düştü. Ayağının altındaki bir mektup zarfından başka bir şey değildi. Üstündeki yazıyı okudu merakla: “Biriciğime…”. Bu mektubu gönderen kişi Eylül’den başkası olamazdı fakat neden Eylül ona bir mektup göndersindi? İki dakika önce aceleden iki ayağı bir pabuca giren adam şimdi kaslarının gevşediğini hissediyor ve oturma isteği duyuyordu. Ayakkabılarını çıkardı, hep Eylül’le film izledikleri kanepeye oturdu. Zarfı yavaşça açtı. Başladı okumaya:

Demir,

   Benim huysuz, dışarıdan bakınca adı gibi sert, aslında içinde şefkatli bir anne kadar yumuşak bir adam yatan sevgilim…

   Son zamanlarda sürekli bizi düşünür oldum. Keşke eskisi gibi olumlu yönde olsa bu düşünceler… Ne yazık ki değil! Endişeliyim, korku doluyum, Demir. Biz fark etmeden o kadar çok değişiyoruz ki, ne hale geldiğimizin farkında bile değiliz. Artık bana sarılırken saçlarımın kokusunu içine çekmiyorsun, akşamları yemekten sonra bulaşıkları yıkarken gelip arkamdan sarılmak yerine telefonundan maillerini kontrol ediyorsun. Birlikte gülemiyoruz artık. Yağmurun altında koşmaya bayılırdık biz, artık şemsiye almayı unuttuğumuz zamanlarda bağırıp çağırıyorsun. Bizi değiştiren zaman mı, başka bir şey mi bilemiyorum… Ben artık bizi çözemiyorum.

   Bundan tam iki buçuk sene  önce, ilk zamanlarımızda  ne de heyecanlıydık ama, öyle değil mi? Maçka Parkı’nda saatlerce uzanıp bulutları cisimlere benzetirdik. Final haftası bütün dönem boyunca vurdumduymazca gezmelerimizin cezasını da birlikte çekerdik, çekerdik ama hiç de ah etmezdik. Buna değerdi…

   Sen benim 3 yıl önce trafik kazasında kaybettiğim ağabeyim oldun, beni korudun, kolladın, sahiplendin. Defalarca sırtımdan vuran arkadaşlarımın veremediği güveni verdin. Ben senin sana gani gani para verip hiçbir zaman sevgi veremeyen annen oldum belki de… Ama bunların hiçbiri vardığım sonucun korkunçluğunu değiştirmiyor.

   Ben sana yetemiyorum artık, Demir. Bu cümleleri okurken inkar edeceksin, yanlış düşünüyor diye geçireceksin içinden, dolapları yumruklayacaksın belki çok sinirlendiğinde yaptığın gibi… Yumruklama, canın acır. İnkar edip yanlış düşünüyorsun deme, huyumu bilirsin. Bir şeyi etraflıca düşünmeden, emin olmadan kimselerle paylaşamamam. Seni senden daha iyi tanıdığımı sen söylerdin bana hep. Şimdi sözünün arkasında dur ve artık benim sana yetemediğime inan. Gözlerindeki ışık söndü, Demir. Ben sana doğru yürürken ya da ne bileyim, kışın kazaklarımın kollarını parmak uçlarıma kadar çektiğimde ve sen o kazağı bile içten içe kıskanıp  ellerimi tuttuğunda gözlerinin içi gülerdi. Gözlerinin  içi gülmüyor artık. Ve bu her şeyi anlatmaya yetiyor. Mektubu bitireceğim cümleyi yazmaya ne gönlüm, ne elim varıyor. Sen anladın beni. Sen hep anlamıştın bu zamanlara kadar zaten beni. Son kez anla beni, ne olursun. İkimizin de iyiliği için… Anlıyorsun değil mi?”

Demir, kan ter içinde gözlerini açtı. Hep böyle oluyordu zaten. Ne zaman bir romantik film izlese, o gece uykusunda bir türlü rahat edemez, sabahına kan ter içinde kalırdı. Ah! Hepsi bu tatlı belanın, Eylül’ün yüzündendi. Her seferinde kandırıp ikna ediyordu buram buram aşk kokan filmleri izletmeye. Demir yüzündeki çarpık gülümsemeyle bunları düşünürken, her hücresine aşık olduğu kadın atlayıverdi üstüne: “Ömrüm benim…”  Kokusunu içine çeke çeke kocaman ve tertemiz bir öpücük kondurdu adamın saç bitimlerine. “Günaydın!”

   Ve bir kez daha şükretti adam. Tanrı tarafından ona dünyanın en güzel armağanı olarak gönderilen bu kadına ve iki kişinin birbirine aynı anda aşık olabilmesinin mucizevi varlığının kendi kaderine düşmesine…

3 Yorum Eylül / Miray Engin

  1. Bu yazı hakkında yorum yapmadan önce bunu yaşayan birisinin bi duygularını okuyucularına açmasımıdır bu yazı ? Ya da bir edebiyat meraklısı ramili lise 3 e giden bir genç kızın aklından geçirdiklerimi ?

    • Yazmış olduğum öykü kurmaca bir gerçekliğin edebi bir dille kağıda dökülmesi sonucu ortaya çıktı.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.