garip
garip
garip

Et, Kemik, Hapis / Yunus Balbey

reklam
01 Ekim 2019 0

Dersin bitiş saatinin geldiğini öğretmenin vedasıyla anladım. Başımı dersin başından beri koyduğum masadan kaldırdım. Uzun zamandır dersleri uykuyla geçiştiriyorum. Herkes telaş içinde. Eve çabucak gitme derdinde. Dersin bitişi ilk otobüsün geçiş saatine denk geliyor ondan bu telaş belki. Belki de bir şeylerden kaçma telaşı bu. Bilmiyorum. Bense yetişmeye çalışacağım bir yerin olmamasından mıdır yoksa oturduğum yerden ayrılmak istemediğimden midir bilinmez çıkmaya pek hevesli değilim. Ama biri oturduğumdan bir sıkıntım olduğu düşüncesine kapılıp bana sorular yağdırmasın diye ayak uydurmaya çalıştım herkese. Kök salmaya niyetli olduğum sandalyeden kalkıp montumu giyip, çantamı öylece sırtıma sürerek tekil bir aceleyle çıktım sınıftan. Adımlarımı sanki bir yere yetişmeye çalışıyormuş gibi hızlı hızlı atıyorum. Gözüm koridorun zemininde. Yanımdan geçen üç kişiden biri omzuma çarpıp özür dilemeden çekip gidiyor. Özür de beklemiyorum zaten. Alıştım insanların vurdum duymazlığına(ben de öyle olmaya başladım sanki). Çıkıp nereye gideceğim? Bilmiyorum. Aslında nereye gitmek istediğimi de bilmiyorum. Eksik hissediyorum. Uzun zamandır yapmaktan hoşlandığım çoğu şeyden artık keyif alamıyorum. Bir işe atılıyorum, başladıkça yarıda bırakıyorum. Bunun vermiş olduğu mutsuzlukla bir yere ait hissedemiyorum kendimi. Sanki başka bir ülkede soluk alıyormuşum gibi. Kıyafetimi askıda unuturcasına bedenimi sanki unutmuşum burada. Öyle eksik hissediyorum kendimi.

Kentten bahis geçilecekse; samimi soğuğuyla yalnız bırakıyor insanı. Sokaklarında uyutup, sabahlara sürüklüyor. Kimse de şikayetçi değil halinden. Yalnız bırakıyor alıştırarak. Yıldızlardan uzak. En zayıf bir hale büründürüyor. Bütünce. Bunca hengamede sakin kalabilmişken, istemediğim çoğu şeyden uzaklaşabilmişken, yorgunluktan sanırım, yavaş yavaş ayak uydurmaya başladım somurtkan insanlara. Bir tebessüm ne kadar kırıştırabilir ki bir yüzü?

Attım kendimi okulun kapısından soğuk ama bir o kadar içimi ısıtan dışarıya. Koşuşturan insanların arasından rahatça yürüyebilmek ne mümkün? Çantamdan birbirine dolandığı tedirginliğiyle kulaklığımı alıp taktım. Abimden kalma müzik çalarımdan en sevdiğim şarkılardan birini açtım. Sonra bir süredir yetişme telaşına bürünmüş tavrımla adımlarımı atmaya devam ettim. Ayaklarımın altından sürükleniyor sanki yollar. Diğer insanlardan, yani onlarında anlattıklarına göre, her şey çok farklı geliyor bana. Görmeye başladığımdan beri ağaçlar, toprak, hava, bulutlar(başka şehirlerde yıldızlar), kuşlar, köpekler bütün her şeye daha fazla odaklanıyorum herkesten. Bir delilik olabilir bu dürtü. Her şeyi sanki son kez görecekmişim gibi doyasıya izliyorum. Belki de bundandır kendimi betondan kulübelere hapsetmek istemeyişim.

En son müziğin vermiş olduğu rahatlıkla bir bara gidip cebimde az bir para kalmış olmasına rağmen iki kadeh şarap içmeye karar kıldım. Adımlarım bu sefer taklit durumundan çıkıp hızlanmaya başladı. Herkes gibi benim de ulaşmaya çalıştığım bir yer vardı artık. Otobüsün geldiğini görünce yetişme heyecanıyla koştum biraz. Ha gayret biraz daha derken yetiştim. Yetiştiğimde son kişi binmiş ve şoför kapıyı kapatmıştı. Kapadığı kapıyı panik hareketlerle açtırdım şoföre. Yüzünün ekşimesiyle bana içinden küfürler yağdırdığını anlayabildim. Bu durumu, alışık olmamdandı galiba, umursamadan boş bulduğum bir yere yerleştim hemen. Yerleşmeden önce pencere kenarlarının boş olup olmadıklarını kontrol ettim tabi. Pencerenin kenarı değildi bu sefer. Pencereden dışarıya bakmadan otobüste oturmak çok sıkar beni. O yüzden yanımdakini rahatsız etmeden dışarıya bakmaya başladım. Rahatsız etmemekten bahsettim zira uzun bir süredir insanlar birbirlerinden rahatsızlık duymaya başladılar. Bunun sebebini akıl hocaları, kültürel karmaşanın sebep olduğunu söylüyorlar. Televizyonlarda, radyolarda konuşturulmalarından ötürü konuyu daha yumuşak bir üslupla anlatıyorlar. Yaklaşık 2 ay önce kendini bir dine mensup olarak(dinin hangisi olduğu önemli değil) belirten biri, bir kadının giyiminden rahatsız olup kadını darp etmişti. Ee pek tabi bunu onaylamayan kadar onaylayan da olmuştu. İşte acı veren durum bu. Ülkeyi yönetenlerin bir kısmı bu olaya ‘mantıklı’ açıklamalar getirip bu şahısa ödül verecek hale getirdiler durumu. Bu sebeplerden dolayı olacak ki insanlarda güven duygusu epey azalmıştı. Bu durumlardan etkilenmiş olduğum arada bir girmiş olduğum travmamsı düşüncelerden anlaşılıyor. 

Dışarıya bakarken geçen araçları, içindeki insanları, yolun kenarında solgun evleri, işten dönmüş bekleyeni fazla bekletmemek için adımlarını hızlandıran anne babaları görebildiğim sürece seyrettim. Sanki hepsi bir hikaye anlatıyor gibiydi. Evlerin kapıları, pencerelerinden sokağa fırlayan ışıklar. İnsanların yüzlerine biriken ifadelere bakarken bir roman okumuş hissine kapılırdım hep. Çoğu acı sonlu romanlar. Çok fazla insanın yüzünün ekşimesine sebep oldum. Bu olurken farkında bile değildim. Adını dahi bilmediğim insanlardı çoğu. İsmimden önce nereden geldiğimle ilgilenirlerdi. Cevap verir vermez ismimin merak duyulacak bir hali kalmamıştı. Yüzlerinden anlayabiliyordum. Bu yüzden uzun zamandır insanları bırakıp doğaya sığındım. Bunca olandan sonra beni sorgusuz dinleyen sadece o vardı. Bana bir şeyler anlatıyordu, bir şeyler anlatıyordum. 

Bu sırada otobüstekilerle göz göze gelmemeye çalışıyordum. Küstüm mü insanlara? Bilmiyorum. Hep sorguluyor buluyordum kendimi. Göz kaçışlarım bu denli korkaklıkla devam ederken yanımda oturan kızın okuduğu kitaba ilişti gözüm. Bir kaç saniye bakınca bana bakıp gülümseyerek;

-Okudunuz mu bu kitabı? 

Sersemledim.

-Hıhı evet okudum. 

-Aa ne güzel. Nasıl peki beğendiniz mi? 

-Evet hem de çok tekrar okumak istiyorum. O yüzden görünce bakakaldım kusura bakmayın. 

-Yok ne kusuru? Ben de yapıyorum arada. 

Çekingen ifademi fark etmiş olacak ki içtenlikle gülümseyip kitaba tekrar döndü. Bense kendimi tekrardan sorgularken buldum. Başka insanların bana yaptığını ben de kendime yapıyordum sürekli. Belki de aynısı değildi çünkü ismimi biliyordum en azından. Bu sorgulama döngüsü devam ederken yanımda oturan kızın arada bana baktığını fark ettim. Ben de alışık olmadığım halde ona doğru bakınca gözlerini kaçırdı benden. Belki de uzun zamandır göz göze gelmek istediğim tek kişiydi o. Bu durum tekrardan kendimi sorgulamama neden oldu. Çünkü göz göze gelmekten kaçındığım insanların isimlerini ben de bilmiyordum. Bir anda bu farkındalık sersemletti beni. Hiç haz etmeme rağmen ön yargılarım oluşmuştu. Galiba ön yargı, ön yargıyı doğurtuyormuş. Yanlışı, yanlışla düzeltmeye çalışmak gibi bir çelişki perdesiydi bu bataklığında sürüklendiğimin. Pes etmek bana göre değildi ama pes etmiş buldum kendimi.

Kaç durak geçti farkına varamadım ama ineceğim yere yaklaşmıştım. Bunu sokakların aydınlatmalarından anlayabiliyordum. Sokaklar da insanlar gibi sahip oldukları para kadar giyinirlerdi. Bu düşüncelerle uçurumdan yuvarlanırken ani gelen dürtüyle kızla göz göze gelmeye çalıştım. O da arada bakmaya çalışıyordu fark ediyordum. Kalkacağımı anlasın diye yalandan çantamı toparlayıp sırtıma sürdüm. O da usta bir farkındalıkla usulca fısıldadı;

-Camları açmayacaksanız bile en azından perdeleri çekin. Güneş bahar getirsin içinize. 

Hiç bir şey diyemedim. Sadece teşekkür eder gibi hafifçe tebessüm edip kalkıp kapıya doğru gittim. Sırtımı dönüp tekrardan bakmak istiyordum. Söylediği sözü bir yerden hatırlıyordum. Kitaptan olduğunu anımsadım. Okurken çok dikkat etmediğimi fark ettim. Kapı açıldı. 

Otobüsten daha önce bilmediğim duygular karmaşasıyla indim. İndiğim gibi yüzümü otobüse çevirdim. Araya cam girmişti bu sefer. Göz göze geldik. Bana en içten bir şekilde gülümsedi. Ben de büyük bir minnettarlıkla başımı öne doğru attım. Sonra otobüs hareket etmeye başladı. Avuçlarımdan bir şeylerin kaydığını hissettim. Bozuk piyano tuşları arasında kaybolmuş gibi oldum. Her attığım adım, eksik notalı bir müzik çaldırıyordu kulaklarıma. Gözlerimle dans ediyordu kaldırımlar. 

Kaç gündür o kızı görür umuduyla her dersin sonunda herkesten daha hızlı bir şekilde çıkıyordum sınıftan. Yanımdan geçen herkesin yüzüne bakıyordum belki odur diye. Otobüste oturuyorum etrafımdaki herkese bakıyorum. Sokakta yürüyorum. Yine. 

Günler oldu göremedim bir daha. O kitabı iki kere daha okudum. Belki rast gelir de üzerine konuşuruz diye. Oysaki ismini dahi bilmiyordum onun. Nereden geldiğini, nereye gittiğini. Çoğu şeyini bilmiyordum. O ise bir çok şey öğretmişti bu kısa zamanda. Bir çok şey. İsimler o kadar da önemli değildi. İsimsiz hikayeler vardı çokça okudum. Yeni şeyler öğrenmiştim. Yetişmeye çalışmayı. Geç kalmayı.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.