ümraniye escortkadıköy escortataşehir escortizmir escort

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Ellerin Bir Martı / İlkan Can İpekçi

01 Temmuz 2019 0

“Ellerin bir martı; telaşlı ve ürkek
  Ellerin fırtınada çırpınan
Bir beyaz yelken”

Zülfü Livaneli

Kulaklıklarını çıkarıyor İhsan Bey. Müziğin kelamı yavaşça buharlaşıyor İstanbul’u örten o cuma selasıyla. Her zaman böyle yapardı. Kulaklıklarını çıkarmadan önce Walkman’inin sesini kısardı telaşlı bir şekilde. Kimse duysun istemezdi ne dinlediğini. Müzik söz konusu olunca hiçbir yorumda bulunmazdı. Sorsanız müzik zevki çok kötü sayılmazdı ama Tanpınar Efendi müzik üzerine söylenebilecek ne varsa çoktan söylediği için kendi fikrini belirtme haddini görmezdi kendinde. Ne zaman ki kız kulesini geride bırakırdı vapur, farkına varmadan kulaklıklarını ceplerine sokar, ardında kalan Anadolu Yakasına uzun uzun bakardı. Üsküdar’ı seyrederdi bir süre. Nedense Üsküdar’a bakarken her zamanki mahcup halinden eser kalmazdı gözlerinde. Gözleri öyle kararlı öyle hışımla bakardı ki sisin ardını görebildiğini düşünürdüm. Tanımasam burnunun üzerinden bakıyor derdim ya, neyse. Benim nazarımda öyle biri değildi İhsan Bey. 

Her ne kadar imkânsız gelse de birçoğuna, dikkatle incelediğinizde ne denli benzediğimizi kolaylıkla fark edebilirdiniz. Benim kadar yorgundu o da. Ellilerinin sonlarında tüm komşularının – onunla sadece marketteki o kısa karşılaşmalar sırasında konuşuyor olmalarına rağmen- güler yüzlü, kibar diyeceği bir beyefendiydi. Lapa bulunup ortasındayken bırakılmış bir pilav misali sadece kenarları kalacak şekilde dökülmüştü beyaz saçları. Gözlerinin altına miskin bir kedi edasıyla kurulmuş olan mor çizgiler “Feminist Politika” gibi mühim bir davanın kendine renk olarak neden moru seçtiğini sorgulatırdı. Elleriyse daima titrerdi. Vapurda bir şey içmezdi ama bol bol kahve içerek uyanık kalmak zorunda olduğu bir işi olduğunu varsaymış, kendisini gocundurmamak adına da ellerinin neden titreyip durduğunu asla sormamıştım. Antidepresan kullanıyordu belki de, bilemezdim. Fakat neden vapuru seçtiğini söylemek çok kolaydı. Otobüslerden daha ucuz oluşu bir yana, dalgaların üzerinde salınan vapur imgesini severdi o. Ellerine benzetirdi Kadıköy-Beşiktaş vapurunu. Sabit duramayan ellerdi onunkiler. Bir yazar için aksi olmasını da beklememeli kimse. Bir sağa bir sola devrilen vapur gibi, beyaz gerçekliğin bir ucundan diğerine gider gelirdi elleri sabah akşam demeden. Ah, ah ne çok istemişti annesinin görebilmesini, o küçük İhsan’ının koca dergilere uzun uzun yazılar yazdığını. Ne kadındı ama Sakine Hanım. Altın yürekli dersiniz ya, benim gözümde ‘Deniz Feneri’ gibi bir kadındı. O kadar merhametli o kadar yardımsever. Konu komşu herkes ona gelir ondan fikir alırdı büyük bir karar eşiğinde olunca. O da feneriyle gecenin pusuna ışık tutar doğru yolu gösterirdi imdat çağrısı gönderen kayıp filikalara. Kader miydi yoksa kalbinin temizliğimi, bilinmez, oğlunun mezuniyetini göremeden çok sevdiği Allah’ına kavuştu Sakine Hanım. Olan İhsan Bey’e oldu, tabi. Babasızdı. Bir de anasız kalmıştı şimdi, iyi mi? Kardeşi de yoktu ki sırt sırta versinler, zorluklara göğüs gerselerdi. Yapayalnızdı İhsan Bey. Tanıştığımız sırada, dostlarımın arasında ıssız hissetmekten yakınan ben, onun yalnızlığını görüp tanıdıkça yakınmaz oldum bir daha halimden. Kelimenin tam anlamıyla yalnız olmak korkunçtu. 

Onunla öğrenmiştim bütün yalnızlıkların tek bir rengi olduğunu. Kirli bir lacivertti yalnızlık. Benim için ‘Deniz’i ifade ederken, İhsan Bey için büyük kaybedişlerin başlangıcı demekti. Babasının, henüz terk etmeden önce aldığı, o lacivert kravattı. Sonraları – büyük adam olunca- aldığı, kravatına da oldukça uyumlu, kruvaze lacivert bir takım elbiseydi. Tanıştığımız gün de o takımı giyiyordu. Ancak milyonlar sayılarak alınmış bir takım elbise olduğunu düşünmeyin hemen. Öyle ahım şahım bir şey değildi. İş ahlakı ve saygıdeğer görünüş arasındaki bağı ancak kırklarından sonra idrak edebilmiş taksicilerinki gibiydi daha çok: Pejmürde. Beli gereğinden fazla genişti. Omuz çizgilerinden biri diğerine göre daha kısaydı. Paçalarını kısaltması için verdiği takımın üzerindeki pembe dikişlerse mahallenin tek terzisi Vehbi Bey’in özensizliğinin yanı sıra gizli eşcinselliğinin aslında o kadar da gizli olmadığının birer göstergesi gibiydi. Hemen anlamıştım önemli bir gün olduğunu. Yoksa giymezdi bu takımı. Babasını hatırlatıyordu ne de olsa. 

Nereye gittiğini sormak istedimse de cesaret edemedim bir türlü. Bir yandan simit yiyor bir yandan da onu izliyordum. Titreyen elleri taba rengi çantasının içinde kaybolmuş bir şeyler arıyordu. Yoğun uğraşlar sonucunda kenarları buruşmuş bir gazete çıkardı çantasından. Birkaç saniye manşetlere baktı. Gazeteyi daha önce on kere okuyan kendisi değilmiş gibi, tekrar okudu Başbakan’ın muhalefet partisi lideri için sarf ettiği çirkin sözleri. Ardından o malum sayfayı açtı. Sayfanın her yerinde irili ufaklı kutucuklar için hapsolmuş vaatler veya reklamlar vardı. Asgari ücret karşılığında haftanın altı günü helak oluncaya kadar çalışmanızı bekleyen iş sahiplerinin abartılı sözleriyle doluydu sayfanın yarısı: Yemek bile veriyoruz. Servis de var bakın. İşte tutunabilmek için patronla yatmak zorunda olduğunuzu veya ‘prezantabl’ kelimesiyle eteğinizin diz kapaklarınızın üzerinde olması gerektiğini, eteğiniz ne kadar kısa olursa iş hayatınızın da tersi biçimde daha uzun olacağını kimse yazmamıştı. Sloganı son derece saçma olan bir diş macunu reklamının altında buldu aradığı ilanı. Üzerinde büyük puntolarla ‘Acı Kaybımız’ yazıyordu. İlandaki resme baktı uzun uzun. Tanımadığı bir adama bakar gibi bakıyordu. Ne zaman bu kadar yaşlanmıştı Fırat Bey? Beş sene önce görüştüklerinde oldukça dinç ve genç gözüküyordu – altmış yaşında birine göre. Ne zaman sarkmıştı çenesi? Hatta ne zaman ölmüştü? Haber vermeden ölür mü insan hiç? Ne kadar düşüncesiz… Gerçi, hep böyle biriymiş Fırat Bey. Üniversite’de tanıştıklarından beri ne bir doğum gününde aramıştı İhsan Bey’i ne de annesi vefat ettiğinde. Ona karşı neden sorumlu hissediyordu hala kendini? Anlayamıyordum sizi.

Arkadaşının solgun yüz hatlarında tam anlam kazanmaya başlamıştı ki bir şeyler, vapurun sinirlerime ziyan çığırtkanı, bir aşçı ustalığıyla ince ince parçalarına ayırdı gerçekliğimizi. Sirenin sesiyle birlikte aşağı akın etmeye başladı insanlar. Aceleci adımlarla indiler merdivenleri. Herkesin yetişmesi gereken bir yer vardı bu şehirde. Kimseyi beklemiyordu İstanbul. Kimseyi. Son inenler yirmili yaşlarında bir çiftti. Yoğun bir aşk dumanı raks eyliyordu omuzlarında. E ne de olsa dumanlı, bulanık bir dönemdir gençlik. Yıllarca katlandığınız dumanlar, âşık olunca birbirince geçer. Renk cümbüşüne bürünür gül ile bülbülün çilesi. Görmeyi bilene, divan şiiri gibidir hayat. Kafiyesi yerinde imgesi derindedir. Yine damar mı gidiyorum ne? Onay almak istiyorum İhsan Bey’den bu tespite nazaran ancak, gözlerini kapamış dinlenir halde buluyorum onu. Neden inmiyor diye merak edenleriniz vardır, eminim. Nasıl inebilir ki? Vapur kıyıya yaklaşırken kalp krizi geçirdi zavallıcık. Sirenle beraber kavuştu annesine. Kimsecikler de fark etmedi ruhu bir yakadan ötekine geçerken. Bana bakarken son buldu çilesi. Keşfedilememiş şairlerin yanında yerini aldı böylece. Evin yaşlı kedisi ‘Mıcır’ kapı eşiğinde beklerken İhsan Beyi, bir şaire daha kavuştu Tanrı. Bense yolcuların yere düşürdüğü simit parçalarını topladım mürettebat İhsan Bey’in cansız bedenini ambulansa yerleştirirken. Böyle durumlarda çokça söylediğiniz “Hepimiz misafiriz bu dünyaya” sözünü düşündüm. Ben nereye misafirdim acaba? Denize mi? Vapurlara mı? İhsan Bey gibi tanıma şerefine nail olduğum insanlara mı yoksa? Cevabı bulamamın siniriyle ani bir şekilde gökyüzüne karıştım. İhsan Bey için uçtum o gün. Sadece onun için çırptım kanatlarımı. Onun için haykırdım Tanrı’ya. Dünya denen şeyin neden bu kadar kusurlu yarattığını sordum. O ise suçlu bir çocuk gibi susmayı yeğledi. Tanrı hep sessizdi. Hep öyle kaldı. 



BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR