garip
garip
garip

Elias Canetti: Babil Kulesinin Körleri/ Bayram Sarı

reklam
01 Kasım 2019 0

 “Algılanan/algılanamayan” veya “taşlaşma/körleşme” bağlamında; varoluşçuluk, etik ve ontoloji ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Fransız filozof Emmanuel Levinas (1906-1995), “varoluş nedir?” sorusunu, İvan Gonçarov’un sevimli tembeli Oblomov’u örnek vererek yanıtlar. Sahibi olduğu toprakların geliri ile yaşamını sürdüren Oblomov, tembelliğini, her şeye karşı duyduğu kocaman bir isteksizliğe kadar vardırır. Tembelliği hareketsizliğe, hareketsizliği uyuşukluğa dönüştüren, uyuşukluğundan mektuplarını dahi açmayan, arazisinin yönetimini başkalarına devreden, hayatından hayata dair olan her şeyi kovalayan ve böylece uyuşukluğa dönüştürdüğü tembelliğinden dolayı keyfini bozabilecek her şeyle bağını koparan Oblomov, bir tek şeyi, bir tek yükü, bir tek ağırlığı yok edemez: Varoluşunu! 

     Kant etiği, özgürlük kavramını, “Ben”in konumundan hareketle ve “akıl”, “saf isteme”, “ahlak duygusu”,  kavramlarıyla açıklamaya çalışarak, özgürlüğe ilişkin “evrensel” bir dil oluşturmaya yöneldi. Levinas etiğinde ise özgürlük, “Ben”in konumundan değil, “Öteki” üzerinden ve “Öteki”nin gerçek talepleri bağlamında, “Ben”in, ona karşı sorumluluklarıyla dile getirmeye çalıştı; dolayısıyla, “evrenselcilik”i yadsıyan bir özgürlük anlayışının etik temelleri sorgulandı. Levinas etiğinde “Ben” ve “Öteki” arasına aşılmaz bir uçurum konulur; “etik ilişki” içinde sorumlulukların nasıl açığa çıktığı, bunların nasıl karşılanacağı, bu konuda “Ben”in hangi temelden hareket edeceği, kendisine nasıl bir çıkış yolu bulacağı belirsiz kalır. Bu belirsizlik, “varoluşu” edilginliğe sürükler.

      Gonçarov’un Oblomov’u, aslında Elias Canetti’nin Kien’i gibi taşlaşmayı seçer. Her iki karakterde varoluşlarından kaçmayı edilginliklerine sığınıp, özgürlüklerinden vazgeçerek sağlamaya çalışır; bu yabancılaşmanın varabileceği son noktadır.

      Edebiyat dünyasının en aşağılık karakterlerinden birini yaratan Elias Canetti, arsız, sırnaşık Therese kimliğinde faşizmi simgeleştirir. “Körleşme” romanında, metaforik olarak faşist kitleyi temsil eden karısı Therese’nin kitaplara ve kendisine saldırıları karşısında taşlaşmayı seçen Kien gururunu, insanlık onurunu kaybeder: “Therese geliyordu. Onu öldürmeye geliyordu! Kien, saklanacak bir yer bulmak için zaman araştırmaya başladı. Tarih boyunca bir yüz yıl aşağı, bir yüz yıl yukarı koşmaya başladı. Kien, tarih dağarcığını yarım saniyede tüketivermişti. Kurtuluş hiçbir yerde yoktu; her şey yıkımdı; insan nereye saklanırsa saklansın düşmanlar bulup çıkarıyorlardı! Hayranlık duyulan uygarlıklar, haydutların, boş kafalı barbarların eliyle iskambil kağıtlarından yapışmış evler gibi yıkılıveriyordu. Bu noktaya vardığında Kien taşlaştı.” 

      Körleşme metni, fildişi kulesinde, bilimin ve kitaplarının sığınağında dünyasız bir kafaya sahip aydını simgeleyen Profesör Kien’in trajik öyküsüdür. Kien antik diller hakkında çok şey bilmesine rağmen, güncel dünyayı çözümleyemeyecek kadar yalıtılmış bir tatlı su aydınıdır. Yaşamın gerçeklerinden kopuk, dogmatik entelektüelliğin, kaos ve yıkımın üstesinden geleceğine inanmanın tehlikelerini kitabın her satırında görmek olasıdır. Profesör Kien, körlük kuramını kendine göre teorize ederken; çarpıtılmış algıları, toplumla, sistemle kurdukları ilişkileri üzerinden çöken, yozlaşan insanlığın ahlaki değersizliklerinin sonucu ortaya çıkan “körleşme/taşlaşma” olgusunu da dile getirmektedir fakat, kendisinin de aynı labirentin içinde olduğunun ayrımında değildir: “…yani var olmak, algılanmak demekti; algılanmayan bir nesnenin varlığından söz edebilme olanağı yoktu.” 

      Körleşme, kendi içinde sınıfsal ve kültürel iletişimsizliğin evreninin yanılsamasını kurar. İçinde bulundukları mülkiyet, sahip olunan para, Profesör Kien’e ait olmasına rağmen, onu hırsızlık ve ahlaksızlıkla suçlayan Therese’in içten pazarlıklı, arsız tavırları; yaşamını dolandırıcılıkla geçirmiş Kambur Fischerle’nin tüm insanlığı hırsızlıkla suçlaması, salt yumrukları ile var olduğunu kanıtlayan eski polis yeni kapıcı Benedikt Pfaff’ın karısını ve kızını ölümcül yumruklarla döverek kendince sevmesi, gerçeğin çarpıtılarak nasıl bir algısızlık karmaşası yaratıldığını göstermektedir. Kien’in, kitapları kurtardığını sanarak, uğruna servetini harcadığı süreç, Kambur Fischerle tarafından algı sapmasına uğratılıp, “parasından kurtulmayı arzulayan Kien’e bu konuda yardımcı olmak,” biçiminde değerlendirilebilir. Bu tür algı sapmaları ile bu anti-kahramanların hiçbiri suçluluk hissetmez.

      Romanda karikatürize edilen karakterler; gaklayarak konuşan Kambur Fischerle, kolalı mavi eteği ile süzülerek yürüyen hizmetçi Therese, sürekli tombul kadınları düşleyen kör dilenci, zengin kadın avcısı mobilya satıcısı…fetişleşen arzuları sürekli körüklenip, büyür ve uygun zaman/ mekan bütünlüğünde sapkın/korkunç şiddet eylemleri gösterirler. Kapı açan gorilden, diş ağrısı çeken İsa figürüne, Şebeğin Yeri batakhanesinden, mistik dünyaların halklarına, Kien’in zihninde kurduğu kütüphaneden, dünya satranç şampiyonu Fischerle’nin sarayına, mitolojik Tanrılardan, akıl hastanelerinin karnaval havasına, yazınsal metinlerin mekanikleştiği tüketim çağında, bu sıradanlığı ve bayağılığı koruma adına her bir karakter taşlaşmış Oblomov’dur.  Therese’in, Kien’i tekme tokat kendi evinden dışarı atması; yaşamının tek anlamı kitapların koruyucu zırhından yoksun kalması; cüceler, orospular, pezevenkler, körler, sakatlar, hırsızlar ve dolandırıcılarla dolu şehrin groteks ağına düşmesi; bu sığ, sefil insanların çıkarları birbirleri ile çatıştığında kendi dünyalarının sınırlarını korumak adına “Taşlaşmaya” dönüştüğü görülür.

      Özgürlük kavramının bir sorgulamaya tabi tutulması, en temelde “Kendi”nin, “Ben”in, “Öteki”nin ve “ilişki”nin sorun edinilmesiyle gerçekleşebilir. Canetti’nin “körleşme” romanındaysa “Kendi”nin, “Ben”in, “Öteki”nin ve “ilişki”nin “Kafasız dünya”larda ve “Dünyasız kafa”larda nasıl ayrıştırıldığını, yalıtıldığını ve yine her bir ayrıştırılan, yalıtılan, ötekileştirilen dünyaların özgürlük yanılsaması ile kişiler tarafından “taşlaşarak-körleşerek” korunduğu gerçeği, karakterlerin varoluş nedenleri içinde okunmalıdır.

Bayram Sarı
Bayram Sarı Diğer Yazıları
23 Nisan 1968 tarihinde Kastamonu’da doğdu. Zamanın köyden kente göç akımında ailesiyle İstanbul’a yerleşti. Okumayı öğrendiği günden sonra, kitaplar hem kaçışı, hem de tek dostu oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Bir Yol”da dediği gibi, “Evet, pekâlâ biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam, onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım…” O küçük yolda yazarak saadeti, hasretlerini, yaşanmış rüyalarını bulmaya çalışıyor.
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.