EKSİK FOTOĞRAF / Mecit Selçuk

Kaç gün oldu geleli bu ülkeye, bu şehre bilmiyordu, saymadığından olsa gerek aklında tutamıyor bir türlü.

Her zaman  olduğu gibi yine okuldan çıkıp yol aldı eve doğru, seyrek adımlar ata ata. Kaldığı binaya yorgunca vardı. Biteviye bir halde tırabzana tutuna tutuna çıkarken apartmanın    merdivenlerini,  iç sesini duydu birden: ’’kalbinin fotoğrafını çekebilir misin?’’.

Durdu aniden kadın, kaldı öylece ’’sahiden çekebilir miyim’’ diye mırıldandı kendince, aklına o valizini telaşlı telaşlı doldurduğu, uçağa son anda yetiştiği gün geldi. Sonra o köhne tren garına geçip koltuğuna yapışıp solgun beyaz ufuklarla kaplı geldiği bu şehri anımsadı tekrar. Suskunluğunu bozmadı ve kapının tokmağına tutunup, destek alıp tozdan rengini unutmuş botlarını çıkarmaya çalıştı. Sonunda yine evde olmanın rahatlığını portmantondaki aynada bakışları ile hissettirip odasına, dünyasına geçti.

Hafiften rutubetlenmiş, sıvası bir yaranın kabuğu gibi dökülen bu odanın eskimeye yüz tutmuş bej rengi perdesinden içeri sızıyordu ölgün ışıklar. Alman radyosundan çıkan hiç bilmediği bir eski  şarkı, o fotoğrafı muamma kalbinin tıkırtısı..Birer birer doluyor şimdi odaya.Tavana asılı gözlerini avizeden alıp tüm gücüyle uzandığı yerden doğrulup usulca pencereye yaklaşıyor,dışarıdaki dünyaya bakmak istercesine perdeyi aralıyordu. Kış nasıl da eklene eklene büyümüş, soğuk bir hava ve aşağıdaki akıp giden sessizlik. Gecenin gürültülü halini haberdar ediyor sanki.

Kısık bir güneşi arkasına alıp çıplak bir parkede sıkıla sıkıla adım atarak, o loş odada yatağa doğru yöneliyor yine. Gözleri köşedeki masaya takılıyor. Üzerinde geceden kalma, okunmayı bekleyen yarım kalmış bir kitap: Yer altından notlar! Kızıyor kendine hiçbir şey düşünmeyip kendini atıp Warta nehri kıyısında yürümek, soluklanmak istiyordu.

Gün nasıl aymış ise öyle devam etmişti o saate kadar ve sabahki soğuk ısrarla kendini hissettirmeyi sürdürüyordu. Ellerini, annesinin ısrarla ’’takmayı sakın unutma!’’ diye tembihlediği renkli eldivenlerine geçirmiş, boynunu omuzlarının içine gömüp yürümeye yeltenirken kulaklarını kesercesine üşüten soğuktan daha keskin bir soru ile baş başa kaldı yine: ne büyük bir yanılgıdır ’’kendin’’olduğunu sanmak! Gözlerini kıstı bir an, ne yapacağını bilemedi, yürümekten vazgeçip olduğu yerden nehrin renginin kaybolduğu sonsuz noktaya dek uzandı gözleri. Nefes alıp verdiği bu yer kalbinin fotoğrafı olabilir miydi? Her şey gibi bu da cevapsız, içerde kalmıştı.

Neyi neden yaptığını tam olarak bilmeden eve dönüp esrik bir hal almış iç’ini toplayıp yeni aldığı kıyafetlerini çekmeceden çıkartıp en sevdiği koku ile bezeyip giyiniverdi. Dağınık haldeki odada ne varsa yerli yerine oturtup nefes almanın yolu buymuş gibi davranıp aralıklı kalmış odanın kapısını da sessizce kapadı. Saat de baya ilerlemiş, normalde uzanıp dalması gereken bu anlarda hiç ummadığı bir şeylerle meşgul olup ‘’ne yapıyorsun sen bu saatte böyle?’’ diye kendine şaşırırken nutku tutuldu bir şey diyemedi. Ne var yok her şeye çeki düzen verdikten sonra köşesindeki masaya geçip oturuverdi sonra. Dışarıda soğuk az da olsa dinmiş fakat yerini kara bırakmış ve taneleri, yavaştan kirlenmeye başlayan cama kimseyi rahatsız etmeden yapışıp kalmaya başlamıştı. Hadi bakalım diye mırıldandı iki dudağından çıkanı kendisi bile zor duymuş ve pencerenin ucunda sol köşede duran lacivert örtü ile bezeli masasına geçiverip okunmayı bekleyen kitaba en sevdiği ayracı koyup çekmesine yerleştirdi. Odada, daima hoşuna giden ve sıkılmadan dinlediği müzik yankılanmaya başladı, iklime uyar düşüncesi ile bilgisayarından az evvel açmıştı: Eleni Karaindrou-Ulysses Gaze çalıyordu.

Masaya, hemen çekmecesinden çıkardığı ucu kırışmış boş bir kağıt çıkardı, kalemi alıp eline ’’sen, ey yavan dünya! neşene ortak olamıyorum kusura bakma’’diye yazıverdi, gecenin en kara hali ruhuna nüfuz etmiş gibi adeta.’’Kalbimin fotoğrafını sormuştun ya hani unut sen onu’’ diye devam etti sonra. O yok işte ben de maalesef, diye düşündü. Çok zor bir soru/sorun’du çünkü bu onun için. Hayali ile aynı fotoğraf karesinde hiç olmamıştı çünkü, olduysa da haberi yoktu. Oysa önemli olan yaşadığın şeyin farkına varmak olduğunu bildiğinden kalbin fotoğrafı öznesiz kaldı hep.

Daha fazla uzatmanın anlamı olmadığını düşünerek kalmak istedi yerinden, kalkmadan şu son şeyi yazdı ‘’dışarıda soğuk bir cehennem/yıkılmak üzere olan bir duvar gibiyim/kimselere/hiçbir yere dönemem!’’

            Sonra pencere dibine yanaşıp parmakları ile pervaza dokunarak dışarıyı seyretmeye başladı, şu cehennem’in bitmesini tekrar yazın gelişini düşledi, nehir kıyısında yürürken kuşları seyretmeyi… Çünkü kuşlar, kuşlar yetiyor bana dedi, insan değil!

           Elini sol tarafına götürüp kalbinin uğultusunu dindirmek istercesine bastırarak kaldı kendince.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.