“Edebiyat” İçin “Yanlışlanabilirlik” İlkesi / Turan Dağlı

Edebiyatın ne olduğuna dair, birbirinden özgün tanımlarla sıklıkla karşılaşırız. Her tanım, özü gereği biraz eksik, kategorik olarak soğuk olsa da, bu tanımların bazıları zihin açıcı olabilir, bakış açısını tazelemek için zengin fırsatlar sunabilir. Fakat onun da bir sınırı var.

Sevilen bir yazarın, fikirleri önemsenen bir kuramcının tespitlerinden faydalanmanın, yürüdüğü yolun haritasını edinmenin fena bir tarafı yok. Yine de edebiyat denen mevhumun çok özel bir etkinlik olduğunu akıldan çıkarmamakta fayda var. Meseleyi biraz daha derinleştirmek gerekirse, kırılabilen, bükülebilen, kendi üzerine kapanabilen, kuantum ölçeğinde türlü şaklabanlıklar yapabilen bir uzay-zaman eğrisinde, Newton’cu bir determinizmde ısrar etmek, rasyonel bir güzergâh tutturup, İ. Kant’ın o meşhur kategorik imperatiflerine yaslanmak, edebiyat şudur ya da budur diyebilmek eskisi kadar kolay olmasa gerek.

Perspektivist bir üslupçu olarak F.Nietzsche’nin öncülük ettiği ve modernistlerin kaleminde çoklu anlamlar kazanan edebiyat, bugün hayatın geri kalanında olduğu gibi, bir fikri haklı çıkarmaya çalışırken sıkça başvurulan “kişisel”likten, “öznel”likten de öte, irasyonel bir karakter kazanmıştır. Burada irasyonaliteyi, pozitivizm yatağı için meşru temeller atan akılcılığa karşıt anlamda kullanıyorum. Aslında edebiyat dünyamız için gecikmiş olan bu tartışmada, Kafka’dan, Joyce’dan, Woolf’dan, Krauc’dan, Cortazar’dan söz ediyorum ben. Sonra da postmodernistler… Gücünü  yine bu aynı perspektivist üsluptan alıyor olabilir. Bizse hala eski anlayışta ısrar ediyoruz. O halde K. Popper’ın bilimsel araştırmalar için önerdiği “Yanlışlanabilirlik” ilkesini, kadim bir etkinlik olan sanat/edebiyat için ödünç almakta bir beis yoktur. Burada amaç, kanon edebiyatına karşı perspektivizmi daha iyi bir alternatif olarak öne çıkarmaktır.

Yanlışlanabilirlik ilkesi, B. Russel’in tümevarım mantığını eleştirirken kullandığı “Siyah kuğu” örneğiyle açıklanabilir. Russel’a göre, bugüne dek yüz binlerce kuğu gören Avrasya toplulukları için bütün kuğular beyazdı; ta ki Amerika’nın keşfiyle birlikte siyah kuğularla karşılaşılana dek. O halde tümevarımsal her önerme, yöntemsel olarak, eksikli veya tümüyle yanlış kurulmuş olabilme riski taşır. İşte bu, Mantıkçı Pozitivizmin “Doğrulama” ilkesidir. Bu klasik ilkeyi, edebiyat için yapılan tanımlara uyarlayacak olursak; bu durum, edebiyat şudur, şunları da kapsar, efendime söyleyeyim zaten bu olmazsa olmaz, ayrıca şunlar da var demek gibi bir şeydir. Hele hele hiç de sentetik olmayan edebiyat için. Geleneğin deneyiminden edinilmiş bir toplam. Edebiyat nedir? İçin bir heybe edinilir ve içine belli sayıda şey doldurulup gerisi dışarıda bırakılır. Bu insafsızlıktır. Yazarın elini kolunu bağlamanın en diplomatik yolu belki de. Bir başka ifadeyle tanımları yanlışlayabilme olanaklarını tümüyle kilitlemektir bu. Yaratılan, üretilen edebiyat kanonlarının işte tam da bu türden bir misyon güttüğünü düşünüyorum. “ Şu yazarı okudun mu? “, “Hayır.”, “ Olmaz ki ama, o bizim öykücülüğümüzün en önemli ismi. Onu okumazsan bir halt olamazsın. Hatta onu öylesine sevecek, öylesine yücelteceksin ki, gerekirse altında ezim ezim ezileceksin. ” Gizli anlam bu. Ana akımın devamı bir yaklaşım. Oysa Yanlışlanabilirlik ilkesi, her kuramın yanlışlanabilme olasılığını kendi içinde taşıması gerektiğini vurgular. Bu da özgürlük alanını genişletir. Yanlışlanabilirlik ilkesi, ilkenin kendisinin bile bilginin sine qua non* u olmadığını imler. Edebiyat şimdiye dek böyle bir şeydi, ama heybeyi açık bırakıyorum, sen de koy içine bir şeyler. Hayır. Bu değil. Daha öte. Çünkü söz konusu olan edebiyat. Bilim değil. O halde o heybe dursun yerinde, ama bu kez içine edebiyat olmayanlar alınmalıdır. Şimdi gözü arkada kalan yazar için iş daha da kolaylaşmıştır. Doğrulanabilirlik ilkesinde – Edebiyat nedir? İçin verilen yanıtlarda – heybeye alınan sınırlı sayıda maddeye karşın, dışarıda bırakılan binlerce olanak, Yanlışlanabilirlik ilkesiyle artık ters yüz edilmiştir. Bu negatif metodolojide, heybeye sıkıştırılan yaratıcılık, heybeden çıkıp dışarıda olmanın keyfini sürerken, edebiyat olmayanlar heybeye kapatılır.

Şimdi soru şu: Heybeye kapatılıp nefessiz bırakılan kanon edebiyatı mı, yoksa hayatı tüm yönleriyle kucaklayan özgür edebiyat mı?

                *Olmazsa olmaz.                                                             

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.