Edebi Nefes / Burcu Narsap

 

Bir kadın. İstanbul’un anlı şanlı en güzel üniversitesinde hayata ve insana dair bir bölüm okur. Romanlardan, öykülerden, şiirlerden insanı analiz etmeyi öğrenir ama sevmediği bir dilde: İngilizce’de. Oysa onun kalbi hep kendi dilinde atar sözcüklere.

İstanbul’un en köklü üniversitesinin İngiliz Dili ve Edebiyatı’nın en gözde, en havalı kızlarından biri Leyla. Mezun olduktan yıllar sonra kim inanırdı okulun en havalı kızının cinnet geçiren bir anne olacağına? Sağ memesinde bir bebek, sol memesinde ağlamaktan solmuş diğer bir bebek. Ocakta yanmış bir yemek. Yanan yemekle birlikte ruhunu kaybetmiş bir melek.

Solup gittiği bu yıllar içerisinde -ki o aslında kendini mükemmel bir anne, harika bir eş olarak görür- bir gün tüm cesaretini toplayarak şimdinin dekanı, öğrenciliğinde ise bölüm başkanı olan, herkesin çok çekindiği hocasına mektup yazar Leyla: “Ne olacak benim bu halim? Kocam ruhumu bıçaklıyor. İçimde bir yerlerde sürekli yazmam gerektiğini söyleyen bir tutku var. Öyle ki bu tutkum beynimi kazıyıp duruyor. Ama yapamıyorum, tıkanıyorum. Edebiyat aşkına bir şeyler yapabilecek miyim?” Cevap en feminist yerden geliyor: “ Boşver kocayı. Yaz. Kimsenin bu tutkuna engel olmasına izin verme!”

“Kocayı boşveremedim. Ruhumu öldürse de yine beni dirilten o,” der demesine ancak bir gün gerçekten de cinnet geçirir. Kimse ona ne olduğunu anlayamaz. Çünkü Leyla varlıklı bir koca, nüfuzlu bir aileye gelin gitmiştir. Yediği önünde, yemediği arkasında. Soluğu bir psikiyatri kliniğinde alan Leyla psikiyatri ilaçları ile bir nebze soluk alabildiğini hissederken içindeki yazma tutkusuyla birlikte henüz edebiyatın neresinden tutacağını bilmeden kağıtları karalayıp durur. Sonra da hocasının bir sözünü hatırlar: “Edebiyatı senin kanına soktuk bir kere, içinde bir yerlerde duruyor. Zamanı gelince çıkar ve seni hiç kimse engelleyemez. Yazı tutkunları için yazmak öyle bir şey. Üstüne çok kafa patlatmana, ince hesaplar yapmana gerek yok. Öyle bir an gelir ki kelimeler içinden şelale gibi akar.”

Sabahın ilk ışıklarına kadar süren sayısız kez uyku bölünmesinden sonra her iki bebeyi eğlemek için gezdiği evin koridorunda ya da kocasıyla ayaküstü kısa, derin ve literal bir çarpışma sonucunda çıkar zihninde hapsolmuş düşünceler. Ama sonra bebek kusmuklarının içinde kafasındaki edebi yazılar yerle yeksan olur. Umudunu asla kaybetmez. “Bebek çığlıklarının içinde bile yazarak kendimi bulabilirim,” der.

Geçirdiği cinnet sayıları artınca Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesine yatırılır genç kadın. Uzun muayeneler sonucunda bipolar bozukluk tanısı konur. Türkçesi  “duygu durum bozukluğu”. Hastanede geçirdiği iki haftanın sonunda diğer hastaların hastalıklarını da içselleştirip kapalı kapılar ardında nefes alamamaya başladığında soluğu -çok sevdiği çocuklarına zarar verme ihtimali yüksek olduğu için kendi isteğiyle girdiği hastaneden yine onlara olan özlemi ağır basıp tedavisini yarıda bırakarak- evinde alır.

Akıl hastanesinde kaldığı zaman içinde ruhundaki deliliğini zihnindeki sözcüklerle harmanlayarak kâğıt üzerinde ete kemiğe büründürür: “Salıverdim işte. İçimde, ruhumda ne varsa hepsini dışarıya salıverdim.” Diğer hastalar onun uydurduğunu düşünür. Sanki onların gerçeklik algıları çok yerindeymiş gibi. Leyla kendisine inanmadıklarını görünce onlara yazdığı otobiyografi kitabını gösterir: “ Alın işte! Bunların hepsini ben yazdım. İçimde susturamadığım o ses var ya. İşte hepsi burada! Ben hiç yalanı sevmedim. Alın okuyun! Edebiyat böyle bir şey işte! Gecenin bir vakti cinnet geçiren anne olursun, gecenin üçünde yazarsın da yazarsın. Kocanla kavga eder, akıl hastanesine girersin ama gene yazarsın. Şimdi beni anladınız mı?”

Edebiyatın zehiri bir kere içine giriversin, en büyük tsunami alıp götürse bile yanında bir kalem bir de kâğıdı olsun yeterdi Leyla’ya. Çünkü varlığına tahammül edemediği bu dünyada yazmak onun varoluşunun tek dayanağıydı.

Fotoğraf: http://bit.ly/2H3Sy0s

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.