garip
garip
garip

Duvarlar/ Gönül Malat

reklam
01 Kasım 2019 0

 Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim

                                       Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak

                                 Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak

  Şükrü ERBAŞ

İşine epey geç kalmıştı. Arka arkaya üç büyük lokmayı ağzına tıkıştırdı. Çayından bir yudum aldı. Bardağı yarım, masayı olduğu gibi bırakarak evden fırladı.  

Arabasına doğru “Koşar adım” yürürken, on gündür sabahları arabasının etrafını süpüren yaşlıca temizlik işçisini gördü. Adam ilk defa laf attı.

-Günaydın. Geç kaldınız bugün.   

Kadın irkildi. Hatta biraz ürktü. Çöpçü eli yüzü düzgün, temiz birine benziyordu ama “geç kaldınız bugün,” lafı takip edildiği izlenimi uyandırdı.

Başıyla korkulu bir selam verip hiç sesini çıkarmadan arabasına atlayıp hızla uzaklaştı. Çöpçünün çenesinin tam ortasında derin bir gamzesi vardı. “Nasıl tıraş ediyor acaba o çukur yeri?” diye düşünürken buldu kendini yolda. “Sana ne nasıl tıraş oluyorsa olsun,” diye söylendi ardından da.

İşine geldiğinde zil çoktan çalmış, çocuklar sınıflarına girmişlerdi. Yine koşar adım merdivenleri çıktı hızlıca sınıfa daldı.

-Good morning  class!

-Good morning Miss Şentürk!

Kadın çocukların soruları, sorunları ve akşama kadar süren hay huydan her şeyi unutarak evine geri döndü.     

Ertesi sabah yine aynı çöpçü, elinde süpürgesi ve plastik bidondan bozma küreğiyle kadının arabasının etrafını temizliyordu.

-Günaydın, ne güzel bugün geç kalmadınız Bayan Şentürk  

-Sen de kimsin ya? 

“Benim soyadımı nereden biliyorsun?” diyecek oldu, ardından kendi ağzıyla soyadını doğrulayacağı için vazgeçti. Biraz da aşağılayarak tekrar sordu.

-Söyle kimsin sen?      

-Sizi korkutmak istememiştim. Amacım sizi üzmek değil. Lütfen yanlış anlamayın.

Kadın korkmuş olmasına rağmen,

-Beni korkuttuğunu falan sanma, alt tarafı yaşlı bir çöpçü mü beni korkutacakmış?  

Diyerek, adamın açıklamasına izin vermeden, hızla arabasına atlayıp, kafasında deli sorularla içine vesvese doldurarak okulun yolunu tuttu.

Sonra birden bu çöpçünün, bir öğrencisinin velisi olabileceği aklına geldi. Utandı. Renkten renge girdi. Öğretmenler odasında dalgın kendi kendine söylenirken, arkadaşı,

-Bugün neyin var kuzum senin?  Pek bi keyifsizsin!

-Ya sorma! On gündür sabahları arabamın etrafını süpüren yaşlı bir çöpçü belirdi. Dün sabah geç kaldınız diye laf attı. Bu sabah da, “ne güzel bugün geç kalmadınız Bayan Şentürk” dedi. Soyadımı söyleyince ödüm koptu! 

-Aaa kimmiş acaba? 

-Ne bileyim öff ya, korkumdan adamın açıklamasına da izin vermedim. Çöpçü diye hatta aşağıladım baya adamı. Sonra okula gelince de bir öğrenci velisi mi ki dedim?   Çok ayıp ettim diye üzüldüm sonradan da. 

-Aman boş ver.  Adam doğru dürüst konuşsaydı. Veliyse önce kendini tanıtmalıydı değil mi ama?

-Ne bileyim içime dert oldu of!

-Yarın sabah güzelce sorar öğrenirsin hadi dertlenme şimdi.

Ders zili çalınca iki arkadaş isteksizce dersliklere doğru yürüdüler. Yine her ikisi içinde çok yoğun bir gündü. Mesai sonunda yorgun argın kendilerini eve attıklarında, endişelerinden eser kalmamıştı.

Ertesi sabah kadının gözleri, yaşlı çöpçüyü aradı. İşe gecikmeyi göze alıp arabasının etrafında biraz oyalansa da adam yoktu işte. Kırılmıştı belli ki. Çaresiz okulun yolunu tuttu. Gün boyunca derste anlattıkları dışında, ağzını bıçak açmadı. Akşam evine döndüğünde, kapıcıya yaşlı çöpçüyü görüp görmediğini sordu. Sıkı sıkı tembih etti görürsen kimin nesiymiş mutlaka sor diye. 

Öğrencilerinin özlük dosyalarından babalarını araştırdı tek tek. Hiçbir şey bulamadı. Günler günleri kovaladı. Çöpçüden hiç haber çıkmadı. Adam sırra kadem basmıştı adeta.   

Aradan altı ya da yedi ay geçtikten sonra, bir akşam kapıcı zile bastı.

-Gamze Hanım bu mektubu size bıraktılar. Siz bana birkaç ay önce sormuştunuz hani çöpçüyü. O adam bıraktı mektubu. “Gamze Hanım’ı istemeden korkutan çöpçü” olduğunu söylememi istedi. Siz korkmayın diye mektubu kapatmamış özellikle. “Öyle dedi.” Sanırım mektubu benim de görmemi istedi siz rahatlayın diye. Anladığım kadarıyla uzunca bir mektup. 

“Adam soyadımdan gayrı adımı da biliyor ya, hayırdır inşallah,” dedi içinden.

-Öğrenci velisi miymiş? Bir şey söyledi mi?

-Olabilir. Düzgün giyimliydi. Üzerinde çöpçü kıyafeti falan yoktu.

-Tamam, Rıza Efendi sağ olasın.

-Haa söylemeyi unuttum mektup Türkçe değilmiş. Onu da söylememi istedi. 

-Allah Allah ne garip şey ya! Sağol Rıza Efendi. 

Kadın, zarfı eline aldı ama hemen açamadı. İçinden bir ses önce oturması gerektiğini söyledi. Yavaşça mektubu evirip çevirerek inceledi. Mektup ve zarfı ilginç bir şekilde koyu griydi. İnci gibi yazılarsa, beyaz kalemle yazılmış “Dear Gamze,” diye başlıyordu. Tamamı İngilizceydi. Elleri titriyor, şaşkınlığı yerini, koşar adım kaygıya bırakıyordu. 

“Sevgili Gamze,

Bu mektubu sana yazıp yazmamayı çok uzun süre düşündüm.  Sonunda oğlumun ve karımın ısrarı mektubu yazmamı sağladı. Seni korkutmak ve üzmek inan en son isteyeceğim şey. Önce bunu belirtmeliyim sana. Ardından bir öğrenci velisi olduğumu söylemeliyim (bunu tahmin edeceğini düşündüm).  Ama şimdi öğretmen olan, eski bir öğrencinin velisiyim. Yani Gamze Şentürk’ün.”

Gamze’yi incecik sızılı bir efkar bastı. Gözyaşları sessiz sessiz yanaklarına süzüldü. Seher vakti yapraklara düşen çiğler gibi gözyaşları mektubu ıslatmaya başladı. Bu adam gerçekten hiç tanışmadığı babası mıydı? Annesinin “Senin ve benim için baban öldü,” sözleri kulaklarında çınladı. Gamze’nin babası hakkındaki sorularına, rengi hiç solmayan kapkara bir duvar örmüştü annesi. Gamze, merakını gidermek ve bir şeyler öğrenebilmek için, elinde beyaz tebeşirle o kara duvara hep yazmaya, oyuklar açmaya ömrü boyunca nafile çabaladı. 

Mektubun başına döndü. Bir yandan sabırsızlıkla mektubu okuyup bitirmek istiyor, diğer yandan aynı cümleleri tekrar tekrar okuyordu. “Doğru anlıyorum değil mi? Doğru anladım değil mi? Bu adam benim babam mı? Bir de erkek kardeşim var yani? Oh tanrım beni güçlü kıl, bana hakikati göster.” 

“Nereden ve nasıl başlayacağımı bilemedim mektubuma. Taa en baştan, adından başlayayım önce, böylesi daha doğru olacak sanırım.  Adın, seni bana sürekli hatırlatan benim çenemdeki gamzemden geliyor. Bunu annen sana söylemiştir belki.”

Başını iki yana salladı Gamze, “Hayır, hayır söylemedi.” 

“İki yaşındayken ben sizlerden ayrılmadan hemen önce, bıcır bıcır konuşurdun ve gamzemi tıraş edişimi seyredip sorardın -Nasıl tıraş ediyorsun babacığım orayı- diye. Sen iki buçuk yaşına gelmeden de ayrılmak zorunda kaldım. Daha doğrusu annen haklı olarak evden attı beni. 

Anneni dokuz ay kadar önce kaybettiğimizi biliyorum. Işığı bol olsun. Doğrusu bunu bildiğim için sana yaklaşabildim. Bunu yazmak ne acı bilemezsin. Annen hayattayken sana, size yaklaşmama hiç izin vermedi. Daha önce de yazdım, çok kırdım Rezzan’ı. Anneni kırdım ama onun dört bir yanınıza ördüğü cam duvarları hiçbir zaman kıramadım. Ayaklarına kapanıp af diledim. Beni affetmedi. Sonuna kadar haklıydı da. Seni cam duvarların ardından yalnızca hasretle seyredebildim. İçeride sen ve Rezzan, dışarıda ben bunca yıl mahpustuk bu şeffaf cezaevinde. 

Alkol bağımlılığının üstesinden gelebildim neyse ki. Bunu büyük bir gururla yazıyorum. Ama aldatmanın üstesinden nasıl gelinir ki? Ben de Rezzan da gelemedik. Annen zaten ömrü boyunca bir daha kimseye de güvenemedi. Halbuki bembeyaz bir sayfa açarak başlamıştık annenle. Ama ilk önce beyaz kirlenmez mi şaire göre?

Amacım temize çıkarmak değil kendimi. Fakat değiştim, gerçekten değiştim. Olayları elimden geldiğince yalın ve tarafsız anlatıp kararları sana bırakmak tüm derdim. 

Biliyorsundur sanırım ben de İngilizce öğretmeniydim. Bağımlılığım ne yazık ki beni çok sevdiğim mesleğimden etti. Özel derslerden harçlığımı çıkarmaya çalışıyorum. Aynı zamanda belediyede sözleşmeli olarak çalışıp kursiyerlere öğretmenlik yapıyorum. 

Sana yaklaşmanın yolunu ancak kılık değiştirmekte buldum. İnan çok uzun süre düşündüm. Başka bir şey aklıma gelmedi. Onu da oğlum, yani kardeşin Zafer akıl etti zaten. 

Gamzecim, çöpçü kılığında seni epey korkuttuğumun farkındayım ama sen olduğundan da böylece emin oldum. Rezzan’a ve sana yaşattığım kahır dolu günler için, ben kendimi affedememişken, sen beni affedebilecek misin bilmiyorum? Gerçekten çok üzgünüm. Seni tanımayı çok istiyorum. Kayıp zamanlarımızı telafi edebilir miyiz? Umarım ederiz. Hasretimi(zi) de susturabiliriz belki. O kadar çok konuşulacak şey var ki. Beni aramak istersen telefonumu, yüz yüze görüşmek istersen adresimi yazıyorum.

 Gözlerinden özlemle öpüyorum.” 

-Alo baba, babacığım.

Gönül Malat
Gönül Malat Diğer Yazıları
Bursa Tabip Odası süreli yayını Hekimce Bakış’ın 2007 yılından beri yayın kurulunda yer aldım. Hala kurulda çalışmalarıma devam ediyorum. Yayımlanmış öykü, şiir ve denemelerim var. Şu an da “Yangın yeri mimozaları” isimli, kadın savaş muhabirlerini anlattığım bir yazı dizisi hazırlıyorum.
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.