Düşeyazmak / Hatice Dökmen

Hastane koridorlarından hep ürkerim. O gün de ürküyordum. Termometreler otuz dereceyi gösterse de ben üşüyordum. İçim üşüyordu.

Belki de on beşimde yine bir hastanenin koridorlarını adımlarken, ameliyathaneden çıkan iri yarı bir hemşirenin sanki hiçbir şey olmamışçasına gerdanını kırarak;

“Maalesef hastanızı kurtaramadık. Başınız sağ olsun,” demesindendi, kim bilir?

Babamı tek kişilik dünyasına uğurlarken Göztepe Hastanesi’nin üzeri kara bulutlarla kaplanmıştı sanki. Amansız bir fırtına, tüm organlarımı söküp önüne katarak benden çok uzaklara savurmuştu. Ama o gün durum aynı değildi. Ameliyathanenin önünde beklediğim koridor, Kadıköy’ün sayılı özel hastanelerinden birinin koridoru ve içeriden çıkmasını beklediğim hasta, iki yıldır aynı yastığa baş koyduğum güzeller güzeli eşimdi. Her ne kadar gece yarısı başlayan sancıyla apar topar hastanenin yolunu tuttuksa da, ona hasta demem yanlış olur. Tek kişi girdiği odadan, iki kişi olarak çıkacaktı kısa bir süre sonra. O hasta değildi. Dünya tatlısı bir gebeydi sadece.

 

Çok heyecanlıydım. Aylardır, ultrason görüntülerini biriktirmiş, komik ellerini, kocaman ayaklarını, eciş bücüş başını izleyerek sevmiştim bebeğimizi. Dokunmak bambaşka olmalıydı.  Günahsız bakışlarını izlemek de. Kime benziyordu acaba? Annesinin kopyası olmasını istiyordum. Onun gibi derin bakan iki kocaman üzüm tanesi parlamalıydı yuvalarında. Tıpkı annesi gibi ufacık tefecik olmalıydı. “Karamürsel sepeti,” der annem. Sever minyon kızları. Elleri de ona benzemeliydi. İnce, narin. Avuçlarıma aldığımda tıpkı annesinin elleri gibi sevginin ateşiyle yakmalıydı tenimi. Kalbi de ona benzemeliydi. Naif, kırılgan, bir o kadar da koruyucu.

Baba olma duygusunu bir an önce yaşamanın sabırsızlığı içindeki ayaklarıma söz dinletemiyor, bir ileri bir geri gidip geliyordum. Kol saatimle cep telefonumun saati sanki yanlış gibi geldi bana. Durmuşlar mıydı ne? Ancak ameliyathane kapısının karşı duvarından beni seyreden güneş motifli saat de aynı olunca saatleri suçlamayı bırakıp yerdeki parkelere odaklandım. Koyu gri ve sis bulutundan oluşan parkeler dama tahtası gibi koridor boyunca uzanıyordu. Kaşla göz arasında kendimi oyalamak için bir oyun buldum. Bir duvardan öbür duvara beş sıra parke vardı. Koyu grilere basıyordum sadece. Çaprazlama beş koyu gri. Oradan tekrar ters çapraza dönüyordum. Koridorun sonuna kadar elli iki parkeye basıyor, sonra geri dönüyor, aynı parkelere adım ata ata ameliyathanenin önüne geliyor, duvar saatine bakıp kulağımı kapıya dayıyordum.

Ana kapı dahil üç kapının ardında olanları duyabilmem mümkün değildi. Hemşirenin, “Sizi alamayız. Lütfen zorluk çıkarmayın, dışarıda bekleyin,” diyen tatlı sert sesi, eşimle arama üç kalın duvar örmüştü.

 

Kaçıncısı olduğunu hatırlamadığım turlarımdan birinde yine gözlerim saate takıldığında akrep dördün üzerindeydi. Yelkovan ikinin üzerinden hızlıca üçe geçme çabasındaydı. Ağustos seherinin sessizliğini ezan bozdu. Önce çok uzakta gibiydi. Koridorun sonundaki pencereye yaklaştıkça ezan da bana yaklaşıyor, ilahi büyüsüyle yüreğimi sarıp sarmalıyordu. Ellerimi yukarı açıp bildiğim bütün duaları okudum ve pencereden boşluğa üfleyerek gökyüzüne gönderdim.

 

Eşim alınalı kırk dakikadan fazla olduğu halde ameliyathaneden hâlâ hiçbir ses yoktu. Ara sıra alt ve üst katlardan tuvalete kalkanların gürültüsü olduğunu tahmin ettiğim boğuk tıkırtılar duyuyordum. Bir de asansörün sağındaki bankoda oturduğu yerde başı yana düşmüş hemşirenin horlaması. Koskoca hastane derin bir uykudaydı sanki. Yaşayan tek canlı ayaklarımdı. Onların yaşadıklarını da koridora yayılan yankılarından anlıyordum. Kendi adımlarımdan huylanıyordum. Başka birinin ayak sesleri olsaydı yapışırdım yakasına, yer misin yemez misin? Yapar mıydım? Sanmıyorum. Beklerken sabrım sınanıyordu adeta.

 

Bir süre sonra ayaklarım da huysuzlanmaya başladı. Kapının önüne bağdaş kurup oturdum. Gözlerim de söz dinlemiyor, kirpiklerim uzun bir ayrılığın ardından kavuşmuş iki âşık gibi birbirlerinden kopmak istemiyorlardı. Uyumamalıydım.

Gitgide artan ses kalabalığıyla ameliyathaneye kulak kesildim. İçerden duyduklarım sadece insan sesleri değildi. Kapı sesleri, metal sesleri, sedye gıcırtıları birbirine karışıyordu. Telaş sezinliyordum aceleci gürültülerden. Ürperdim. İçim yeniden üşüdü. Bir Allah’ın kulu çıkıp iki laf etseydi. Ufak da olsa bir açıklama yapsaydı ne olurdu sanki?

Uzun bekleyişin ardından içeriden gelen telaşlı seslerin ve gürültülerin arasında duyduğum ağlama sesi, bütün sıkıntılarıma değdi. Duymak için kapıya yapıştığım ses işte buydu. Kızım, prensesim, küçük meleğim sonunda gelmişti. Babasının çok meraklandığını biliyor olmalıydı ki nefesinin sonuna kadar bağırıyordu. Üşümemin yerini heyecanımın sıcağı almıştı. Bedenimin her bir gözeneğinden şıpır şıpır ter akarken göründü hemşire. O an yüzündeki mutluluğun maskelenmiş bir mutluluk olduğunu anlayamamıştım.

“Gözünüz aydın. Tombiş bir kızınız oldu.”

Öpmek istiyordum hemşireyi. Sarılmak, elli kiloluk ufak bedenini kucağıma aldığım gibi kendi eksenimde defalarca döndürmek sonra yeniden öpmek yeniden öpmek.

Allaha şükürler olsun ki mutluluğuma rağmen hâlâ aklım başımdaydı. Kıpkırmızı kesilmiş yüzümü yere eğdim.

“Sağ olun hemşire hanım.”

Gözlerim, ameliyathaneye geri dönen küçük ayaklarına takıldı. Telaşlandım.

“Ne zaman görebileceğim onları?”

Kapıya yaklaşınca durakladı. Başımı kaldırdığımda bana bakmıyordu. Kaşlarının altından bakarak dudaklarını ısırırken az önce müjde veren gözlerinin ışığı gitmişti. Onun ışığından beslenen benim bakışlarım da sönükleşti. Sesim duyulmayacak kadar cılızdı.

“N’oldu?”

Birkaç kem kümden sonra dudaklarının arasından çıkan zoraki cümleleri keşke hiç duymasaydım.

“Nasıl söylesem. Yani, şey. Eşiniz… Bütün müdahalelere rağmen…”

Kader aynı zaman dilimi içerisinde hem ebe hem cellat olabiliyormuş meğer. Hüzünle sevinci aynı yürekte harmanlayıp yine aynı yürekte öğütmemi bekliyordu benden. Sis bulutu parkeler, koyu gri parkelerle bir olmuş iri dalgalar olarak üstüme üstüme geliyor, beni içine alıp acı suda boğmak istiyordu. Nefesim daralıyor, gözlerim kararıyor, ayaklarım titriyordu ki, ısrarcı bir elin omuzumu silkelemesiyle irkildim.

Kendime geldiğimde gerçekten soluğum sıkışıyordu ve ter içindeydim. Beni uyandırmaya çalışan hemşire tren kaçırıyormuşçasına konuşurken, gözleri yıldızlar kadar parlaktı.

“Hadi kendinize gelin beyefendi. Böyle bir zamanda uyuyan babayı da ilk defa görüyorum. Kalkın. Kapının önünü boşaltın da eşinizle bebeğinizi odaya alalım.”

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.