Düğme / Cansu Dağlı

 

Sustum. Bir bardak düştü. Bir kadın çığlık attı. Bir adam gitti. Doğmamış bir bebek annesiz kaldı. Ben susunca mı oldu tüm bunlar, ben sustum diye mi? Dünya bu, eş zamanlı olarak kim bilir neler oluyor şu an? Birbirlerini ölene kadar seveceklerini söyleyen kaç çift ayrılıyor, kaç çocuk babasız kalıyor, kaç bebek doğuyor şu an, kaç kişi hakkını vere vere ter damlalarının ve tutkunun dansıyla sevişiyor? Bilmek istiyorum. Her şeyi… Hepsini… Bu yüzden mi sevmedi beni dersiniz? Bu yüzden mi ben onun saçının, doya doya okşayamadığım o saçların, bir teli için dünyaları verebilecekken, o yıllardır kestirmeye kıyamadığım saçlarımdan vazgeçme sebebim oldu. Söylemeliydim ona, daha en başından söylememiş miydim? Duygusal kadınım ben bakma öyle diye, gülme! Hele o koku, en az bir bebeğinki kadar huzur veren o koku… Tanrım öldür beni. Aşkmış. Külliyen yalan! Çantamı alıp evden çıktım. Neşeli bir kadınım ben neşeli, kendi ayaklarının üzerinde duran güçlü bir kadın. Dolmuş tam vaktinde geldi. Cevabını bildiği halde aynadan arkaya doğru birkaç imalı bakış atan şoför “Ücretini vermeyen var mı?” diye sordu. Cevabını bildiği soruları soran insandan korkarım ben.

Neşeli bir kadınım demiştim, neşeli filan değilim. Yalan söyledim, yalancıyım. Annemin antika vazosunu kırınca suçu nasıl da ağabeyime atmıştım. Bir de bebeklerim… Onların elbiselerini çıkarırdım küçükken, merak ederdim çünkü tüm o giysilerin altında ne olduğunu. Hepsi kusursuz vücutlara sahipti, oysa benim bedenim… Çatlaklar, yaralar, on sekizimde yaptırdığım o berbat dövme… O gün kolunun altına sokuldum usul usul, üşümüş gibi. Üşümüyordum oysa sadece ona daha yakın olmak istiyordum. Peki ya uyuyakalışlarım, başımın omzuna yahut göğsüne düşüverişi? Hepsi mi numaraydı? Öyleydi tabi ikimiz de biliyorduk, ben orada can vermeye bile razıyken, o bir an önce gitmemi istiyormuş meğer. Oysa seviyor gibi bakmıştı, bir şeyler hissediyor gibi, hem masum hem arzu dolu bakmayı nasıl başarabilir insan? Sevişirken kulağıma usul usul tenimin muhteşem olduğunu söyledi, kokumu içine çekti. Sahi sevişirken ne güzel şeyler söylerdi. İnanmamak gerek.

Dolmuştan indim. Topuklu ayakkabılarımın duymaktan hoşlandığım mekanik sesi okulun gürültüsünde kaybolup gitti. Tak tak, tak tak… Hay Allah! Kim koydu bu rögar kapağını buraya, gitti topuk. Kaldırıma çıkınca diğer topuğu da kırdım. İşte o da böyle kırmıştı beni. Çat! Turnikelerden geçtim. Beklemek için bir banka oturdum, saate baktım. Şimdi gelir. Bir kitap açtım önüme, okuyacağımdan değil resimlerine bakarım belki, sanki beş yaşındaymışım gibi. Keşke o yaşta olsaydım yine.

O esnada genç bir adam geçti önünden. Bu kadını birkaç adım geçtikten sonra ansızın bir şey hatırlamış gibi durdu. Sanki saatini evde unutmuş gibi, gece dişlerini fırçalamamış, vedalaşırken öpüşmemiş gibi durdu. Başını usulca kadına çevirdi, bu o olmalıydı. Kadının tüm kalbiyle bağlandığı adam… Son derece havalı görünüyordu, geriye doğru birkaç adım atıp ters tuttuğu kitaba gömülmüş kadının yanına oturdu.

” Oturabilir miyim? ”

Kadın iyi bir yalancı, aslında kitaba gömüldüğü falan yoktu.

” Oturdun ya.” Sessizlik…

” Nasılsın? ”

” Neden soruyorsun? ”

” Bilmem.”

Bir bebek ağlamaya başladı, üniversitede ne işi var bebeğin? Genç bir kız kusuverdi. Ne tuhaf şeyler oluyor bugün böyle. Birinin telefonu çaldı ama açmadı.

” Aynı. ”

” Hala kızgınsın bana.”

” Dünya senin etrafında dönmüyor.”

” Belki de dönüyordur. Baksana sen burdasın.”

Adam çekici, hayır hayır son derece çekici. Kadının gözünün yanında hafif çizgiler var, taş çatlasa yirmi beş yaşında, âşık besbelli. Aşkları bitebilecek en kötü sonla bitmiş gibi. Belki de adam hiç âşık olmamıştır. Çünkü adam mesafeli. Seviştiği kadına mesafeli olmamalı hiçbir erkek, bir anne evladını yıkarken utanır mı?  İlk kez onunla sevişmiştir kadın belki kim bilir? Belki de uzun zaman sonra sığınacak bir liman sanmıştır adamı. Ama nafile… Adam öyle biri değil, önyargı değil bu, gözlem. Baksanıza adama. Sorduğu sorular öylesine, kadınla konuşurken bile gelip geçen hoş giyimli genç kızlara bakıyor; gözlerine bakmıyor kadının, baksa kadının içinde kopan fırtınaları, tufanları görecek, şimşekler çakacak belki gözleri, kadınınkilere değince, onunsa gözü fır dönüyor. Adam liman değil, adam terk edilmiş bir istasyon. İstasyon restore edilmiş, artık o eski istasyon değil. Kendini ziyarete gelen herkesi kabul ediyor ama barındırmıyor hiçbirini. Tarihî olduğunu ve tüm modern yapılardan farklı olduğunu sanıyor ama onlar kadar sığ, sıradan. İstasyon ikiyüzlü, aşktan anlamıyor, kendini bir şey sanıyor.

Kadının gözü bir çifte odaklanıyor, tartışıyorlar. Adam da kadının baktığı yöne bakıyor şimdi. “Ne söylüyor sence?” Canları sıkılınca oynadıkları bir oyundu bu.

“Şimdi niye yaptın bunu?” der gibi bakıyor kadın.

“Dün gece sevişmişlerdir, çocuk dost kalmayı bile beceremeyen aptalın tekidir. Neden diyordur kız.”

“Bence kız ona ait olmadığını söylüyor. Ne ona ne de bu dünyaya.”

“Esas uzaylı sensin.” Sessizlik…

“Neden geldin?”

“Gelemez miyim?”

“Sevmezdin burayı.”

Kadın “Sen de beni sevmezmişsin ama sevişirdin,” demek istiyor, susuyor.

“Birini bekliyorum.”

“Çok gizemlisin.” Sessizlik…

Bak işte, gelip geçen kızlara selam veriyor. Hepsini her birini benden daha çok seviyor, onları daha çok sevdiği için benimle sevişmiş demek. Issız adam özentiliği… Gülerdi oysa o filme. Sigara… Sigara içmem ama olsa yakardım. Keşke gözünün önünde ot sarıp içseydim de iğrenseydi benden, hiç sevmez. En azından acımazdı. Şu an acıyor. Aptal.

“Kaçıyorum ben o zaman.”

Kaç tabi hep kaçarsın sen zaten. Seni tanıdığım güne lanetler okumam gerek belki. Yok, hayır, yakışmaz bana. Hem kıyamam, mutlu olsun. Olmasın! Mutlu falan olmasın. Kimseyi tanımak istemeyen, değişimden korkan bir kalpsiz… Ve yüzeysel ilişkileri… Kimi sevsem çıkmazındaki bir densiz… Herkesin beğeneceği, kendini mutsuz edecek ideal kadını arıyor zaten. Melankoli seviyor. Bırak orada kalsın. Kendi dünyasında yalnız kalmış bir hamamböceği, Kafka geldi aklıma. Milena’ya Mektupları okuyayım eve gidince. Adam giderken bir denizyıldızı karaya vuruyor, bir akşamsefası kapanıyor, bir kelebek ölüyor, bir kadın kahkaha atıyor, bir poşet havalanıyor, genç bir kız bakireliğini kaybediyor, bir kardan adam eriyor ve adamın hırkasından bir düğme ansızın kadının ayağının dibine düşüyor. Kadın düğmeyi alıyor, ötekine seslenecek. Birden vazgeçiyor. Düğmeye dokunuyor, düğmeyi öpüyor. Cebine koyuyor.

O esnada yaşlı bir adam geliyor, altmışlarında. Genç kadına ‘Günaydın’ diyor. Kadının gözleri ışıldıyor. Kadın da mı bir çıkmazda acaba? Kimi sevsem çıkmazında. Ama yok. Bu adama âşık değil kadın hayran. Utanıyor çünkü adamın yanında; gözlerine, yüzüne bakamıyor. Âşık olduğunda utanır, bakamazsın derler ya bilmiyorlar, âşık olduğuna bir saniye fazla bakmak için bir ömrümü verir insan.

” Çok mu bekledin?”

” Yeni geldim sayılır.” İçten gülümseme eşliğinde.

” O defter neyin nesi?”

” Yazıyordum.”

” Yaa, ne hakkında?”

” Gerçekleşmemiş bir buluşma.”

Ne diyor bu genç kadın? Görmedik mi onu o adamla otururken. Tüm bunlar hayal miydi? O sırada kadının eline odaklanıyoruz. Avucunda sımsıkı tuttuğu bir şey var. Bir düğme…

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2tHJVVp

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.