Dört Büyükler / Ece Çeçen

 

İş çıkışı insanları bir rahmet gibi yağıyordu caddeye. Saatine baktı, geç kalacaklardı. Bir sigara yaktı, tüttürürken istemsizce kendini aradı insanlarda. Yüzlerinde, gözlerinde, kulak misafiri olabildiği kadar da sözlerinde aradı kendini. Korkuyu. İş işte! Ne yaparsın ki? Her akşam korkularıyla bir hayli hayat geçip giderdi önünden. Kimi zaman günahtandı korkuları.  Bu günah bir gölge gibi kesip ayırırdı suratlarını. Kimi zamansa yalnızca korkarlardı işte. Yalnızlıktan, kalabalıktan, açlıktan, bolluktan, hiçlikten… Hatta sevdadan. İnsanoğlu garip mahlukattı doğrusu. Olacak iş miydi bu? Hem de sevdadan! Zavallı Muharrem’ i düşündü, onun korkuları ağır bir külçe gibiydi. Dağılıp tuzla buz olmalıydı. Kaybetmeliydi, belki az biraz parasını, belki altı yıldır bırakamadığı işini, yahut üç defa ayrılıp geri döndüğü Heves’ini, ha bir de can dostu güzel insanları kaybetmeliydi. Onun hayatında güzel insan var mıydı ki? Onu bu mahzun fakat bir o kadar da hak ettiği korkularından çekip çıkarmalıydı. Korku, çıkarmalıydı kendini onun içinden ve doğurmalıydı onu yeniden. Başka türlüsü güç Muharrem, bu gece çark senden yana döndü. Tekrar saate baktı, diğer üçü yine gecikmişti.

Muharrem iyi kumaştan sıkıca dokunmuş paltosunu çekiştirerek ellerini göğsünde bağladı. Bugün de yer yoktu. Her yeni durakta açılıp kapanan camlardan kendini dikizliyordu. Kalın boynundan, ince dudaklarından, olması gerektiği sıkılıktaki kalçalarından, ona haddinden fazla özgüven sağlayan boyundan, duruşundan, hep gurur duyardı. Başka nelerden gurur duyarsın Muharrem? Boşver, düşünme, düşünmemeliydi. Bu gece bütün dünyayı kucaklayacak kadar içmek istiyordu, her şeyi içine alacak ve aldığı her şeyi kusacak kadar. En nihayetinde dikmenin yanında bir koltuk boşaldı.

Hızlı adımlarla geçti arnavut kaldırımları, bugün de geç kalmıştı işte. Kendin gibi olmak zor işti vesselam. İradesizlik bu, böyle bir şey. Yok yetişirim, yok kalkarım ederim derken uyuklayıvermişsin yine. Şimdi kim bilir şu insanoğlundan kaç garibim evin yolunu tutmuş gidiyordur, bu akşam uyumadan evvel yapacaklarını düşünerek. Yazıp çizip okuyacaklarına, belki hiç televizyon zımbırtısı izlemeyeceklerine ya da bir meyhaneye varıp da iki dubleden fazla içmeyeceklerine dair vaaz veriyorlardır kendilerine. İç çekti… Bizim Muharrem ne yapacaktı acaba bu gece? Muharremdi bu, belli olmazdı. Bir acı kahveden fazlasını içmem diye çıktığı her vakit yolu kaybeden, niceden beridir o doyumsuz gençliğini gördüğü her kadının üstüne salmamak için bütün bedenini titreyene kadar sıkan, fakat beceremeyen, ağzının orta yerine çakmak için yanıp tutuştuğu heriflerle karşılıklı tokuşturan… Ve benzemekten korkulan bütün babalardan kaçarken ağza çalınan her bir sözde onu duyan Muharrem. Ne yapacaktı bilinmez. Sen ne yapıcan ulan? Geciktin yine, iyisi mi sen koş… Yetişemezsen basacaklar tekmeyi gruptan, dört büyükler falan yalan olacak. Sonra nah çıkarırsın Muharrem’in içinden kendini, nah çıkarırsın iradesizliği.

Oturduğu koltuk bütün ağırlığıyla çöktü Muharrem’in üzerine. Karşı koltukta Heves’e çok benzeyen bir kadın, gözlerinin ardına değin delip geçen bakışlarla bütün düşüncelerini söküp çıkarıyordu sanki yerinden. Onu kaybetse bir daha bulamazdı. Fakat neden kaybetsindi? Bir adamın olup olabileceği her şeydi o. Elinde iyi bir işi, her konuda iyi bir zevki, yaşanmışlıkları, başkalarınca yaklaştığı o entelektüel çizgisi, bir kadını kollayabilecek ve tatmin edebilecek bütün uzuvların sağlığı ve düz bir adamın çizgisinden ziyade şekillerle süslenmiş sınırları, anlayışları… Hayır gitmezdi, fakat gitse onu ayakta tutan bütün ipleri çürüyüp kopacak gibiydi. Kadınlar birer el, o bir kukla. Bugüne kadar kim nasıl olması gerektiğini dediyse, öyle. Bu onların suçu. Suç, ondan başka her yerde, herkeste.

Akşam vakti, hem de şu saatte, direksiyonun başında. Işıklarda. Ah ulan ne adamsın, milletin aklına uydun kendi bildiğini okumak dururken. Uçar adımlarla varmıştın bile şimdi buluşma yerine. Başkalarının dedikleriyle yaşamak bu olsa gerek, ne kahpe şeymişim lan ben. Ne biçim iş bu? Herkesin içinde böyle mi tutunuyorum ben? Herkese hep başka ağızları mı yol gösteriyorum? Fakat biraz da kaçmak bu, ucundan kıyısından. Kendi fikrim olsa şu ağız dolusu küfrü çalamazdım bir çırpıda. Şimdi her boku atıveriyorum böyle milletin üstüne, bir güzel de sıvıyorum. Trafikte mi kaldın? Yok be oğlum aklıma girdiler, yol boş dediler, dinledim ibneleri, al buyur buradan yak. Akıl akıldan üstündür ne de olsa. Muharrem de hep böyle miydi acaba? Şimdi kim bilir söylene söylene kimlere geçiriyordur. Hep birilerinin kabahatidir olanlar, hep birilerini dinlemiştir o da yoğun istek üzerine. Birçokları gibi. Ona mutlu olmasını söyleyenlere, mutluluğu kör, hissiz bir eğlencede ara diyenlere, rahat ol, rahatlarken ucundan bile değdiğin hayatları nasıl mahvettiğini görmeden hem de diyenlere… Yok oğlum önce iş tut, müzikti, tiyatroydu, şiirdi seni adam etmez diyenlere… Hayır lan, önce yaşa, kadınlar bütün yaşayamadıklarını onu yaşamış erkeklerde ararlar, gel sen bizi dinle diyenlere, çünkü kadınlar… En sonunda da durup düşünmeden koştururken pantolonu kayıp düştüğü için orta yerde ağlayan bir çocuğa dönüşen Muharrem’e üzülmüştü. Böyle yaşanmaz be Muharrem, vallahi yaşanmaz. Yeşil yandı, gaza bastı, geç kalmıştı.

Suçluların hepsini toplayıp bir bavula tıkıştırdı. Katlamaya lüzum bile duymadı geçmişi Muharrem. İneceği durağa yaklaşmıştı. Heves’e benzeyen kadın çoktan kalkıp gitmişti bile adına yaraşır şekilde. Beklemişti açıkçası, hep bir şeyler bekleyerek bakıyordu zaten insanlara. Ne hoş herif desinler, yeni aldığı ceketine gıpta etsinler, yarıda kesip de alttan bile alamadığı müzik kariyerine imrensinler, öyle yaptı, şöyle etti desinler… Demenin çok uzağına geçsinler, dağların eteklerinden başlayıp tepelerini aşsınlar ve hatta sevsinler. Olmaktan kaçındığı babası sevsin önce, annesi sevsin. Bu hayatı iplere dizerken mandallarını düşürdü diye intihar eden annesi sevsin mesela. Ve bu bekleyiş, geçmişi düşünerek örülen her yeni günü ikinci kez öldürsün. Olmaz, ölmemeli! Bir hışım ayağa fırladı garip bakışlar altında. Neyse ki ineceği durağı hecelemişti güzel sesli bir kadın. Her zaman dik olan sırtını daha da dikleştirdi inerken, biraz eğilse erkekliği dökülür, kimseler toplamaz dökülenleri. Fakat ne yazık beklenti, içi boşalana dek kussa bile hep bir yerlerden diriliveriyor.

Saatlerdir birinin onu almasını bekliyordu, düşündü, hayatı bütünüyle yoran bu umut hissi ne vahim şeydi! Bir an bu alışıldık histen ürkecek olduysa da vazgeçti. Kendi kendinden ne diye ürkecekti. O, beklentinin kendisiydi zaten. Tek işi de bütün bu umut hissiyle yoğrulmuş insan mahlukatının içinden çekip çıkarıvermekti kendini. Muharrem de bu mahlukatlardan biriydi işte. İçinde hiçbir boşluk bırakmayana dek doldurduğu günleri, güneş çekilir çekilmez başlıyordu guruldamaya. Kurtulmalıydı oğlan bu hislerden, aslında şanslıydı da haberi yoktu. Herkese vurmuyordu kurtarıcı felek. Kolay kolay almazdı kimsenin elinden o umut hissini. Neyse çok konuşma, gelmiştir bizim üçü çoktan. Bekleme, bir taksi çevir git yoluna, gelecek olan da yok zaten. Bir el hareketiyle durdurdu aracı daha fazla beklemeden.

Nihayetinde buluştular, dört büyükler yeni bir görev için daha bir aradaydı. Korku, iradesizlik, başkalarının düşünceleri ve beklenti. Bonus olarak da yeterli miktarda geçmiş kurcalama. Korku, dokuzuncu izmaritini söndürdü birikmiş yağmur suyunda. Gelmişlerdi. Aslında yapılması lüzum eden büyük bir strateji yoktu ortada. Her zamanki şeylerden biriydi işte. Bir adamı daha kurtaracaklardı henüz büyüyememişliklerinden, son kez elinden tutacaklardı işte. İnsana benzemek hoşlarına gidiyordu arada. Şekil itibarıyla tabii, yoksa insanlar onlardan daha çok onlardı zaten. Siyah paltolarını geçirdiler sırtlarına. Yağan yağmur içine işlesin umarız dediler Muharrem’in. Birazdan pek büyük yangınlar yükselecek.

Yağmurun yüzünü ıslatmasıyla duyduğu sevinci, önüne düşen saçları dağıttı Muharrem’in. Arkadaşları toplaşmıştı bile. Heves yoktu, zaten onun tanımadığı kişilerdi. Fakat garip bir duygu kaplamıştı içini bu gece. Boş verdi, düşünmemeliydi, çabuk adımlarla geçti sokakları. Masaya geldi, selamlaştılar, bir büyük açıldı önden, mezeler gelip gidiyor, Muharrem her an biraz daha çekiliyordu geceye. Zaman zaman ağızlarının orta yerine vurmaya can attığı bu tayfa enterasan bir düşe yürüyordu bugün, kadehlerin etkisiyle olsa gerek. Fakat bir an için koyulaşmayı geçip doğruca kara bir deliğe dalan muhabbet onu rahatsız etmeye başlamıştı. Etraf dönüyor, döndükçe geçmişin sanrılarını kusuyordu her yana bu adamlar. Fakat nasıl olurdu da her şeyi böyle bilebilir, her şeyi haince yüzüne vururlardı!

 Korku, ağzında yayılan geniş bir gülümsemeyle yaptı girizgahı. Kadehini kaldırdı; önce, içine düşmeyi asla haketmediğini düşündüğü pazarlama sektöründen, sonra tırsaklığından söz etti. Hani beyim, hani ne oldu eskiden yazdığın o senaryolar ha, diye hesap soruyordu sanki. Gülümsemesi kahkahaya dönüşüyor, kusmuklarla haykırıyordu. Gülünecek ne vardı it herif, neyi vardı pazarlamanın? İradesizlik havada süzülen ikinci kadeh oldu. Değişmediğin, değiştirmeye güç bulduğunda da bir taşa takılıp tökezlediğin vakit; vazgeçtiğin hayatına! Yapmaya yeltendiğin her işe koştuğun bir yaşam bahanesine içelim! Gözleri, aldığın hazzın etkisiyle ışıl ışıl bir ay parçası şimdi. Muharrem ağzını açamıyor, giderek gerilen sinirleri bir lahzada kopuverecek gibi duran damarlarında vücut buluyordu. Kes dedi, susun! Sen de sus. Olmaz! Olur mu hiç? Sen ki bir kez olsun bu defa benim dediğim, bu defa ille de ben diyememiş adam, senin dediğin mi olacak sahiden de? Bizi dinle, her zaman yaptığını yap diye kaldırıverdi kadehi başkalarının düşünceleri, başkalarının sesi… Muharrem, beklentinin de konuşmasına izin vermeyecekti, bir hışım itti sandalyeyi altından. Ani baş dönmesiyle sendeledi. Dur, dedi beklenti, kaçma gel, bir yudum al hele önden, konuşulacak şeyler var. Son ve olması gerektiği gibi bir yenilgiye uzattı elini Muharrem, ona doğrulmuş kadehe. Ses, bütün bir sokakta yankılandı. Bu, zannederse o son beklenti parçasının bir kadehte dağılıp tuzla buz olmasıydı. Beklenti, hain bir gülümsemeyle baktı fırlattığı kadehe. Bir umut bu, son yudumlarını seninle paylaşacağım, fakat kimse paylaşmaz Muharrem, bekleme. Beklememeliydin, kendinden bile. Muharrem kulaklarında inleyen bütün geçmişle adım attı sokağa. Biri baba, biri anne, biri Heves, biri hayat dedi. O bok hayatın. Korkak, biri de kaçak. Kimdi? Arkada bıraktığı dörtlü, neşeden kudurmuş, bir şerefe çekiyorlardı. Hayır, onları tanımadığı aşikâr. Kaçma Muharrem kaçma, hınzır seni. Biri son çelmeyi taktı nihayetinde onun sallanaduran bedenine. Düştü, ağzı yüzü kan içinde sudaki yansımasına baktı. İçinden yükselen bunca senelik tiksinti bedenini yaktı, suya gömüldü. Temiz, pak bir su bu. Üstünde harikulade bir hafiflik. Her yanından hunharca çekiştiren düşünceler yok, hisler yok. İnsanı boğan ne varsa alıp götüren bir su bu. Diğerleri yüzlerinde ince bir gülümsemeyle döndüler arkalarına. Bir insanı yeniden doğurmuş gibi.

 

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2NUwNUL

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.