Dönüşüm / Ayhan Şimşek

En kof ceviz bile kırılmak ister, vakti geldi mi ne ceviz kendini koruyabilir ne de ağaç onu taşıyabilir. Ağaç bir başka baharın kendisine vereceği canları düşünür, ceviz ise içten içe çürüyor oluşunu… Ya bir cana can olmak gerek ya da toprakla hemhal olup canlara canan…

Kadın birden irkildi; bu da neyin nesiydi diye! Duvardaki asılı olan saate baktı, bir önceki bakmasının üzerinden sadece bir dakika geçmişti. Pekiyi de bu sözleri ona kim söylemişti? Uyumadığından da emindi! Açık olan televizyonun sesini duydu, kim açmıştı ki televizyonu, odada büyük bir sessizlik yok muydu? Biraz düşündü en son izlediği program hangisiydi acaba?

Hatırlayamadı.

Zaten televizyonu evde sessizlik olmasın diye açmıyor muydu? Kadın düşündükçe korkusu da artıyordu; duvar saatinin rengini bile yeni fark etmişti. ‘Amaaaannn’ dedi kendine kendine, ‘hem artık kim bakıyordu ki duvar saatlerine, süs olsun diye duvara asılıyorlardı işte!’ diye söylendi bir süre. Sonra durduk yere saate üzüldü. Televizyonu kapattı öylece saate baktı, her zaman zamanın hızlı aktığını söyleyen kadın, sanki saatin saniye çubuğu olmuş, zaman olup akmıştı. Saniye çubuğunun tik tak seslerinin kendi kalp atışıyla aynı olduğunu fark etti. ‘Demek saatin de bir kalbi varmış’ dedi. Hayır hayır daha doğru olan kendisinin bir kalbi olduğunu unutmuş olmasıydı. Saati duvardan indirip sarılmak istedi, sonra birden çok uzun süredir kimseye sarılmadığını da anımsadı. Ne tuhaftır ki ona da kimse hasretle, sevgiyle ve aşkla sarılmamıştı. Kadın hem kendine üzüldü hem de sarılmanın ne demek olduğunu bilmeyenlere…

Çok derinlerden gelen bir ses ‘baba kalk sen işe geç kaldın ben de okula geç kaldım’ diyordu. ‘Babaa Babaaaa’ bağırma sesiyle adam yatağından fırladı, ter içinde kalmıştı. “Baba’” kimdi? Bu çocuk kim? diye öylece düşündü durduğu yerde. Yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Bu rüya da neyin nesiydi dedi kendi kendine! Rüya içinde rüya görmüştü adam. Rüyasında tanımadığı bir kadın olmuştu. Eşine anlatmak istediyse de bir türlü başaramadı. Eşiyle konuşamadığını fark etti şaşırarak. Adam daha fazla düşünmek istemiyordu ama binlerce soru dışarı çıkmak için bir savaşa tutulmuş gibiydiler beyninin içinde. ‘Baba hadi geç kalıyoruz” diye seslendi ona kızı ve yarım kalan çay bardağını masada bırakarak evden çıktılar. Aşağı indiklerinde elini cebine atmasıyla söylenmesi bir oldu; ‘tüh anahtarı almayı unutmuşum’ dedi ve gene düşünmeye başladı; uyanmasıyla yarım çay bardağını masada bıraktığı ana kadar ki hiçbir şeyi hatırlamadığını anladı. Gri takım elbisesini nasıl giydiğini, dişlerini fırçalayıp fırçalamadığını, eşine ne söyleyip söylemediğini bilmiyordu. Kızı, ‘baba geç kalıyoruz’ dese de, o aldırmadı ve kızına ‘gel bugün başka yoldan okula gidelim’ dedi. Kızının elini tutup toplu taşıtın geçeceği durağa doğru yürüdüler. ‘Ama baba sen de geç kalıyorsun’ dedi kızı. ‘Bir şey olmaz’ diyerek adımlarını olabildiğince yavaşlattı.

Biraz bekledikten sonra araba geldi ve bindiler. Adamın yanında küçük kızı gören bir genç ona oturduğu yeri işaret ederek, ‘buyrun abi oturun’ dedi. Gence teşekkür eden adam kızına yardım ederek gencin gösterdiği yere oturmasını sağladı ve kızının yanında durarak, dışarıyı seyre başlayarak derin düşüncelere daldı. ‘Baba, baba, baba’ diyen kız, babasının ceketini çekiştirmeye başladı. ‘Baba beni duymuyor musun?’ diyerek babasına söylenmeye başladı. ‘Duyuyorum kızım’ diyerek kızına baktı. ‘Baba, her zaman böyle okula gelelim, okulda arkadaşlarıma anlatacağım bunu.’ Okulun bulunduğu yere yakın bir yerden geçen arabanın şoförü, adama bakarak, ‘Abi siz bu durakta ineceksiniz’ dedi.

Kızını okula bıraktıktan sonra, çalıştığı şirkete haber vermeden işe gitmemeye karar verdi. Aynı iş yerinde tam yedi yıl olmuştu çalışalı, zaman ne kadar da çabuk geçmişti. İş yerindeki tüm işlere vakıf durumdaydı, bu durum işvereninin gözünden kaçmamış ve her fırsatta onu onure edecek sözler söyleyerek, adamın işine daha fazla önem vermesini sağlıyordu. Elleri cebinde etrafa bakına bakına yürüyordu, tam olarak nereye gittiğini de bilmiyordu. İşe gitmeme kararı biraz canını sıksa da, ceketinin cebinden telefonu çıkarıp kapattıktan sonra rahatladı. Bir süre sonra bu durumdan keyif bile aldı. Daha önce işe gidip gelirken yollarda umarsızca gezen insanlara içten içe hep kızmıştı ama şimdi onlara hak veriyor gibiydi. Yani onların neden gezdiğini bilmiyordu ki, hem bilse ne olurdu bu ona onlara kızma hakkı vermezdi, vermemeliydi. Bu yüzden ön yargılı olduğu için kendine kızdı. Neyse şimdi tek istediği şey yalnız kalmaktı, yalnız kalıp kendini dinlemek istiyordu. Birden kalabalıklar arasında kaybolma fikri geldi aklına ve Eminönü’ne gitmek için adımlarını hızlandırdı.

Ogün fark ettiği ilk şey; İstanbul’u ve İstanbul hayatını bilmiyordu! Haliç Köprüsü’nün tam ortasında durarak gözünün önüne gelen her şeyi seyre daldı. Bir süre öylece kaldı, sanki tek başınaydı orada, ortalık bir sessizlikle sarmalanmış ve adam hayallere dalmıştı. Gördüğü rüyanın etkisinden bir türlü kurtulamıyordu. Duvardaki saati düşündü; neden saniye çubuğunun ismi yoktu mesela? Oysa saatin kontrolü tamamen onda gibiydi. Kendi kalp atışları ile saniye çubuğunun tik tak seslerini düşündü sonra. İsimsizliği ortak nokta olarak belirledi kalbi ile saniye çubuğuna. İnsan da unutmuyor muydu kendisine hayat olan kalbini?

Düşünceleri gittikçe bir hayâle dönüştü. Bir kadın olsaydı ne yapardı mesela? Bir kadın hayattan ne isterdi ki! Aşk mı, aile mi, sevgi mi, sadakat mi yoksa özgür bir insan olmak mı? Bir kadın olarak hem özgür olmak istedi hem de diğer sıraladıklarını. Önce bu kadına bir isim aradı. Eğer içindeki kadına bir isim bulursa, belki saniye çubuğu da bir isme kavuşacaktı.

Bugün İstanbul’u bir kadın olarak keşfedecekti. Yarımadayı hiç gezmeyen kadın, bir mağazaya girip kıyafet almak istedi, içgüdüsel olarak direkt erkek reyonuna yöneldi. Orada bulunan mağaza çalışanı “pardon hanımefendi bayan reyonumuz üst kattadır.” “Teşekkür ederim” diyen kadın üst kata çıkarak, kıyafet baktı. Bir türlü bir şey bulamıyordu, en sonunda bir tişört ve kot pantolon denedi, evet olmuştu sanki bunlar. Şimdi sıra ayakkabı almaya gelmişti, rahat bir spor ayakkabı giyerek mağazadan çıktı. Hafiflediğini hissetti adeta! Karaköy yokuşunu çıkarak İstiklal’e doğru yürümeye başladı. Bütün gözlerin kendi üzerine olduğu zannına kapıldı bir an, bir süre sonra bu duruma alıştı ve çevresini gözlemlemeye koyuldu. Bu kadar insan ne yapıyordu acaba burada, ne kadar da hızlı yürüyorlardı. Bir süre öylece yürüdü ve Taksim Meydanı’na ulaştığında susadığını hissetti. Karşısında duran çay bahçesine gitmek istediyse de vazgeçti.  Az ilerideki seyyar satıcıdan suyun fiyatını sordu “Abla ner’de yaşıyorsun, daha suyun fiyatını bilmiyorsun?. Hadi bir lira olsun sana” dedi satıcı. Suyu aldı ve parka doğru yürümeye başladı.

Parkta boş duran bir banka oturarak suyunu yudumladı. Bir süre öylece kaldıktan sonra yanında oturan bir adamın kendisine baktığını gördü. Bir anlam veremedi. Adam konuşmak istiyor ama bir türlü başaramıyordu. Kadın hem ona biraz acıdı hem de hikayesini öğrenmek istedi. Adama yönelerek, “hava bugün çok güzel” dedi. Adam şaşkınla “evet kesinlikle öyle” dedi. Kadın birden ayağa kalkarak “size iyi günler diliyorum” dedi ve gezmeye devam etti. Bir süre yürüdükten sonra tekrar çevresini keşfe koyuldu. Kendisini hem farklı hem de herkes gibi hissetti, kelimenin tam manasıyla kalabalıklar içinde yalnızdı. Adeta şehirde kaybolmak istiyordu ve kendi kendisini bulana kadar bulunmak, bilinmek istemiyordu. Tekrar İstiklal’in başına geldiğinde Galata Kulesi’ni gördü, daha önce bu yoldan geçmesine rağmen fark etmemişti. Buna biraz üzüldü, demek sadece bakıyordu, ama o görmek ve yaşamak istiyordu. Liseli bir kızın heyecanıyla kuleye doğru koşmaya başlamıştı. O hızla merdivenleri çıkıp en tepeye çıkmayı hayal ediyordu. Ama kulenin kapısına geldiğinde hayal kırıklığına uğradı çünkü kapıda bir görevli vardı ve tepeye asansörle çıkılıyordu. Biraz bekledikten sonra işte Galata’nın en tepesindeydi. Televizyonda izlediği o kuş bakışı İstanbul şimdi tam karşısında duruyordu. Her şeyi her yeri görmek istiyordu. Önce nereden başlamalıydı, nereye gitmeliydi? Kadının hemen yanında haritaya bakıp bir yerleri göstererek birbirlerine anlatan iki turist çift vardı. Şaşırtıcı bir şekilde onları anladığını gördü. Buna şaşırdı ama bunun üzerinde pek durmadı. Yaramazlık yapmak istiyordu. Sessizce onları takip etme fikri geçti aklından ve öyle de yaptı. Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı, Yerebatansarnıcı derken kendini Balat’ta buldu. Aman Allah’ım burası gerçekten İstanbul muydu? Balat’ta o iki turist çiftle tanıştı ve beraber yola devam ettiler. O iki turiste hem hayran kaldı hem de imrendi. Çünkü hayatı ve birbirlerini doya doya yaşıyorlardı.

Çok sonra eve gitmek geldi aklına, kocası acaba eve gelmiş miydi, ne diyecekti ona, nasıl bir tepkiyle karşılaşacaktı? Nasıl eve geldiğini bile anlamadan eli zile gitti yavaşça, kocası kapıyı açtı ve hiçbir şey demeden tekrar odaya geçip kanepede uyuyakalan kızı işaret ederek ‘bak çocuğun haline sefil oldu’ diyerek tartışmaya başladı. Kadın tam cevap verecekti ki ‘Abi hava soğudu bayağı, yeni çay demledik içer misin?’ dedi, Haliç’e gelip sabaha kadar oltayla balık tutmak isteyen bir delikanlı. Adam biraz afalladı, sonra içerim, dedi. Hayalinden sıyrılmıştı ve eve doğru yola çıktı. Nedendir bilmiyordu ama sanki evini, eşini ve çocuğunu ayrı bir özlemişti bu akşam.

Kapıyı açan karısı ona hoş geldin dedi. Adam gülümseyerek karısına sımsıkı sarıldı ve elindeki çiçekleri göstererek bunlar senin için dedi. Eşi çok şaşırmıştı, çünkü çok uzun bir süredir böyle sarılmamışlardı. Adam elini yüzünü yıkadıktan sonra gidip uyuyan kızını öptü ve tekrar karısının yanına geldi. Eşi hem heyecanlanmıştı hem de gülümsüyordu. Adam tekrar karısına sımsıkı sarılıp öpmeye başladı. Saçını kokladı boynunu öptü. Uzun uzun seviştiler o gece. Sabah olduğunda ikisi ayrı bir mutluydu.

Eşi gerçi sebebini bilemedi bu durumun ama ilk defa kadın olduğu için şükretmişti.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*