garip
garip
garip

Döl/ Özlem Uçak

reklam
01 Eylül 2019 0

Coğrafya derslerinde öğrendiğimiz ilk konu Ege’de dağlar denize diktir. Bazı sahil kasabalarında öyle diktir ki deniz içerilere kadar girer. Dağ vermez yolu deniz alır. Dağların özelliği saklamaktır; gizlemek ve göstermemek. Böyle bir kasabada Sığacık’tayım. İki günlüğüne Sahil Pansiyon’da kalıyorum. Sırtını çarşıya verip sahilden yürürken yol kenarında dizilmiş iki katlı binaların sonuncusu. Kaldırıma dizdikleri tahta masa ve sandalyelerin birine oturuyorum. Kollarımı uzatsam sanki sarılacağım muhteşem bir manzara var hemen önümde.

Nedense bir doğa manzarasına bakarken onların canlı birer varlık olduklarını ve konuştuklarını düşünürüm. Bize bir şey anlatmak ister gibiler. Doğa öyle dolu ve taşkın ki, üstünde insanların yaptıkları tüm o acımasızlıkları içinde barındırdığını, biriktirdiği o enerjiyi, renkleriyle ve bizi yanına çektiği güzelliğini kullanarak üzerimize atmak istediğini ve böylece dışarı püskürtüp dinginleştiğini hissediyorum.

Burada olağan karşılanılan bir durum olmalı. Saatlerce deniz ve karşıdaki çorak dağla bakışmak. Görüntümle orada yaşayanların alışık olduğu bir fotoğraf karesi gibiyim. Az sonra duyacağım savaş hikâyesini bilmeden dağın yamacındaki eve gözüm dalıyor. Üzerinde tekdüze rüzgâr türbinleri olmasa ıssız bir ev. Sanki lanetlenmiş bir sırrı saklar gibi ürkek ve içine kapalı.

Sahil Pansiyonun sahibesi Çağlar Hanım. Yirmi sekiz yıl Kanada’nın Amerika sınırında bir kasabada yaşadıktan sonra ailesinin gömülü olduğu bu yere gelmiş. Eksi yirmi derecelerde soğumuş kanını sahilde pansiyon işleterek ısıtıyor. İnsanlar atalarının gömülü olduğu toprakların üzerinde yaşamak ve ölmek ister. Kan çeker. Onun gözlerindeki sıcaklığı gördükçe buna inancım artıyor. Beyin göçünü durdurmanın yolunu düşünüp dururken doğa ananın, insanı alıp götüren bu manzaranın neler yapabileceğine emin oluyorum. Doğanın acı ve neşeyle karışık muhteşem duygular uyandıran çekiciliğine bir kez daha hayran kalıyorum. Beyin göçünü durduran tek şey galiba bu doğa güzelliği.

Çağlar Hanım bir müşterisini odaya yerleştirip yanıma geliyor. Ülkede yüzyıllardan beri olagelen hüzünlü yaşamların suratının bir tarafında, Akdeniz enerjisinin ve ölçülü umarsızlığınsa diğer tarafında Mona Lisa gibi mükemmel bir uyum sağlamış olduğunu görüyorum. Ağzında bekleyen kelimeleri sabırsız: “Madem yazıyorsun sana burasıyla ilgili bir hikâye anlatayım da yaz.” diyor. İşte diyorum içimden, bu doğanın konuşması…
“Kurtuluş Savaşı zamanında kimsecikler vermedi bu dağları. Geçit yok dediler. Düşman, kanlı postallarıyla kirli çamurunu evlerin içine, kadınların yüreklerine bıraktı. Savaş o kadınların sayesinde alındı.”
Bilinmedik bir hikaye değil anlatacağı anlıyorum. Ama her hikaye biricik değil mi?

“Şu karşı evi gördün mü? Yaşlı bir adam yaşar orada. Dağın yamacında.”
Çağlar hanım evi gözümün önüne koyuyor sanki. Yakınlaşıyor. Çıplak, mezar kadar sessiz görünüyor. Birden sis bulutları kaplıyor üstünü. Gerçekten de o an bir bulut dolaşıyor. “Yağmur geliyor.” diyorum. Az sonra duyacaklarıma hazırlanır gibi susuyorum.

“Gelmez. Ne zaman bu konuşulsa bulutlar saklar evi. O zaman anlarız anlatıldığını…”

O anda, içime sığmayan merak duygusu, tüm vücudumu saran ürperti ve heyecan beni iyice sarıyor. Deniz kokan berrak bir sahil kasabasında, kendimi kurtuluş savaşı zamanlarına sürüklemekte zorlanmıyorum her nedense. Kahkahaları duyulan bir araba geçiyor yanımızdan. Karşı dağdan yankılanıyor sesi. Bazı anlar vardır ki hiçbir şey o anki duygu yoğunluğunu bozmaz. O anlardan birini yaşıyorum. Çağlar hanımın ilginç yaşamı, enerjisinden aldığım hayata farklı bakış açısı dikkatimi çekiyor. Hikayeyi merak etmemin sebebi de bu ilginçlik. Hiç bozmadan konuşmaya devam ediyor:

“Sokaklarında acının kol gezdiği yer Sığacık. Savaş bitmiş. Ama kasabalıda çaresizlik, bir başınalık kol geziyor. Kadınlar hem erkek hem anne, işçi, savaşçı da. Tencereler boş. Halk birebir vuruşmasa da heyhat en dibine kadar yaşıyor savaşı. Öyle yaşıyor ki, içine işleyen korku ve dehşeti sonrasında yıllarca atamıyor…”

“Tüm Anadolu gibi.”

“Ama ateş en çok bu kıyıya düşmüş. Sığacık’a. Düşman yatak odalara kadar girmiş, en çok buralarda…”

“Neden en çok buralarda?…”

Ayrımcılık mı yapıyor diye düşünmeden edemiyorum. Savaşın sonucu önemlidir. Başı ile sonu arasında olanlar her zaman aynıdır, hiç değişmez. Savaşı yaşayan için içinde bulunduğu durum, artık kazanmak ya da kaybetmek değil hayatta kalma savaşıdır. Her şey insanlar içinse bir toprağın ne önemi var diye geçiyor insanın aklından. Toprağın pek çok anlamı olmalı. Özgürlük, refah ve gururlu bir yaşamın somut hali. Ne var ki savaşın insanlık için olması gerekirken olmadığını bilmek beni fazlasıyla ürkütüyor. Kanım-canım feda söylemleri kanımı donduruyor şimdi de. Her kadın, anne, baba yani insanlıktan nasibini almış biri gibi.
Toprağa sahip çıkmanın tek yolu kan dökerek hayatları parçalayarak insanları öldürerek mi olmalı? Binlerce yıldır böyle olmuşken bunu değiştirmeye çalışmak imkânsız mı? Herhangi bir savaş hakkında, -en büyük savaşımız olan Kurtuluş Savaşı da dahil-, ne zaman bir şeyler duysam veya okusam dimağımın derinlerinde neden savaşılıyor diye düşünmekten yorgun düşüyorum. Bu bir insanlık azabı…
Çağlar hanım devam ediyor hikâyeye:

“Türk komutanlar düşmanın denize döküldüğünü müjdelemek için köy köy kasaba kasaba gezermiş. Buraya da gelmişler. Sığacık hâlâ savaşta olduğunu sanıyor düşmanın yok edildiğine bir türlü inanamıyormuş.”

“-Düşman gitti mi? Nasıl gitti? Hâlâ burada…- dermiş kadınlar. Türk askeri ne diyeceğini şaşırmış. Her yan al bayraklarla donatılmış. Ne var ki gencecik kadınların karaları bir türlü aydınlanmazmış…”

“Sonra yollara dökülmeye başlamışlar. Kendini öldürenler olmuş. Evet evet, savaştan çıkıp intihar eden kadınlar olmuş.”

“-Ne üzülürsün bekadın. Bu vatan bizim, bu topraklar, bu dağ, deniz. Erin eve dönsün hele, biter her şey.- dermiş asker ama kadınlar yüzüne bakamazmış. karnına karnına vururmuş. Asker özgürsün dedikçe daha da çok dövünürmüş…

“-Erlerimiz gelmeden bizim savaş bitmez. Onların yüzüne nasıl bakacağız…- der, başka bir şey demezlermiş.”

“-Nedir seni üzen de hele?- dermiş asker.”

“ -Karnımdaki ne olcek! Ne olcek onaaa! Erim ne olcek. Ben ne olcemmm! Karnımdaki düşmanın dölü!…- diye bağıra bağıra atarlarmış kendilerini denize.”

Çağlar hanım duraksıyor. Sonu gelmeyecek bir boşluk oluşuyor hayatımızda o anda. Başka hiçbir şey söylemiyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. O yaşlı adam mutlu mu diye sormak geçiyor içimden. Alacağım yanıtın beni rahatlatmayacağını biliyorum. Yaşlı adam buradan dışarı hiç çıkmamış. Gerçek bir Sığacık’lı. Bu o bulutların neden onu gizlediğini anlatıyor. Yoldan bir araç geçiyor o sırada. İçinde çalan şarkıya kulak kesiliyorum. Yunanlı şarkıcı Georges Dalaras’ın yüreğime bir fırça darbesi gibi değen sesi geliyor. Monahoyos O Konstandis çalıyor. Ne olağanüstü bir rastlantı. Duygu yoğunluğunu tarif etmek zor. Bunun için önce kadın olmak sonra savaşı yaşamış olmak gerekiyor. O an anlıyorum ki atalarımızın bize miras bıraktığı şeylerden biri; içimize işleyen, hücrelerimize kodlanmış, değişmeyen ve iyileşmeyen derin savaş yaramızın olduğu. Ve bu yara izini öyle ya da böyle kanıksayıp yaşamaya devam ediyoruz…

Özlem Y.Uçak
Özlem Y.Uçak Diğer Yazıları
İlk Roman: YARINDAN ÖNCE (Bencekitap Yayınları - 2012) İkinci Roman: AŞK KÖPEĞİ ( Favori Yayınları - 2015) 2010 – 2012 Sosyoloji /İnsan İlişkileri - Yüksek lisans Ankara Üniversitesi D.T.C.F, Sosyoloji A.B.D. 1991-1997 İşletme- İngilizce
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.