Dino Buzzati, Tatar Çölü / Kemal Albayrak

“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpâre geniş bir ânın

Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüyâ rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgârda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.”

 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dizelerinin romana dökülmüş halini okuyacaksınız Tatar Çölü’nde. Zamanın hem çok yavaş aktığına hem de ne kadar hızlı olduğuna tanık olacaksınız. Bir akar suyu izler gibi okuyacaksınız Tatar Çölü’nü. Yalnızlığın, sakin hayatın çepeçevre sizi sardığını hissettiğinizde kitabı bitirmenin hüznünü tadacaksınız.

İletişim Yayınları’ndan Hülya Uğur Tanrıöver çevirisiyle okurlara ulaşan Tatar Çölü için iddialı bir söz vardır: Okurlar ikiye ayrılır Tatar Çölü’nü okuyanlar ve okumayanlar. İddia okuyucuyu büyük bir beklentiye ve heyecana sürüklüyor.  Doğrusu iddiayı ben de  abartılı buldum.

Çevirinin kusursuzluğu, cümlelerin sehl-i mümteni sayılabilecek yapıdaki işçiliği daha ilk cümlelerde kendini gösteriyor. Okuduğumuzda, eserde bahsedilen ve kitabın kapağında da resmedilen kaleden daha sağlam bir yapıyla karşılaştığımızı anlıyoruz. Kuşkusuz İtalyanca okunduğunda daha şiirsel ve etkileyici bir eser olmalı. Buzzati, varoluşsal akımın temsilcisi oluşuyla, okura vermek istediği düşünceyi tam olarak verebiliyor. Giovanni Drogo’nun kişiliğinde, üçüncü tekil bir anlatımla biz de Giovanni’nin şahsında varlığımızı sorguluyoruz. Yazıldığı dönem Faşist İtalya’nın egemenliğini sürdürdüğü İkinci Dünya Savaşının yaşandığı 1940 yılı olunca, eserin yaptığı çağrı ve yazarın cesurca okurlarına aktarmaya çalıştığı his daha da önem taşıyor.

Buzzati’nin dili etkili, vurucu.  Betimlemelerinin tamamı yerli yerinde. Yazar süslü sözler yerine neredeyse sade bir anlatımı tercih ediyor. Şatafatlı saraylar yerine, sade soylu bir mabetteymiş hissi uyandırıyor. Olayların akışı ve tekrarıyla başından sonuna bir sarmal dünyanın içine çekiyor bizi Buzzati ve yaşadığımız hayatın, zamanın da bizim için yatay olduğunu eserinde ispatlıyor.

LINEcamera_share_2015-10-19-15-10-39Daha ilk cümlesinde ustalığını sergiliyor yazar. Çok söze gerek duymadan adeta öz geçmişini yazan bir aday gibi kahramanının adını, mesleğini, kariyerini gideceği yeri ve mevsimi bir çırpıda anlatıveriyor. “Subay çıkan Giovanni Drogo, ilk atandığı yer olan Bastiani Kalesi’ne gitmek üzere, kenti bir eylül sabahı terk etti.”  Kahramanın gençliği, umutları ve beklentilerinin çok gerisinde kalan uç sınır kalesi Bastiani’ye gelişinden sonra gördüğü ilgi, sıcak karşılanma ve hemen gidebileceğinin söylenmesi kahramanı ferahlatıyor. Üzerine çöken rehavetle kariyeri için bir süre beklemeyi uygun gören Giovanni, dört ayın sonunda ihtiyar bir kale sakininin öğüdüne rağmen gitmeyi ertelerken kalede herkesi esir alan hastalığa yakalanmayacağından emindir, özgüveni tamdır.  “Drogo, onların basit sırlarını anlamıştı ve gönül rahatlığıyla kendisinin bunun dışında olduğunu, hastalığın bulaşmadığı bir seyirci olduğunu düşünüyordu. Tanrı’ya şükürler olsun ki dört ay sonra onları temelli terk edecekti.”  Her zaman terk edebileceği bir yer olarak düşündüğü kale içinde gittikçe alışkanlıkların, yalnızlığın, sıradan, gürültüsüz, kendisine gittikçe kolay gelen bir yaşamın tutsağı oluverir. Eline geçirdiğini sandığı fırsatı da kaleden yana kullanır. “Ve Drogo yazgısının kuzeyden yana görünmeyen kuzeyden yana ağırlığını koyduğunu hissetmeye başladı. Doktor, kapının eşiğindeydi. ‘Doktor, doktor,’ dedi Drogo, neredeyse fısıltı halinde. ‘Ben kendimi çok iyi hissediyorum.’ ”

Şehre döndüğündeyse ailesine, şehir yaşamına, sevdiği kıza yabancılaşır.  Drogo, hem Maria’yı hem de Maria’nın içinde yaşadığı dünyayı hala sevmekte olduğunu biliyordu: Ama eskiden yaşamını besleyen her şeyden uzaklaşmıştı, kendi yerinin rahatlıkla işgal edildiği yabancı bir dünyadaydı o artık. Ve Giovanni şimdi biraz özlemle karışık da olsa dışarıdan seyrediyordu; oraya geri dönmek kendisine rahatsızlık verecekti. Tıpkı geyikli ormanın çağrısına karşı koyamayan efsanelerimizdeki avcılar gibi kale her ayrılışında Giovanni Drogo’yu geri çağırır. Yaşıtları makam şöhret ve zenginlik içinde yaşarken Giovanni onlardan maddi manevi uzaklaşmaktadır. Zaman hızlı bir şekilde akar, romanda da bunu hissederiz. Olaylar hafızalarda yer ederken iki ay dört aya, dört ay dört yıla, dört yıl otuz yıla devreder. Kaledeki her askerin umudu olan kuzeyden gelecek askerler, çıkacak savaş, gösterilecek kahramanlık ya da şanlı bir ölümün beklenişi yanılgılarla, avuntularla sürüp gider. Kalede geçirilen dört yılın sonunda konuk değil tutsak olduğunu, hakkının yendiğini anlasa da Drogo haksızlığa karşı sessiz kalır. Kalede yaptığı hatalar yüzüne vurulur, her yanlışın bedelini öder. Öder ama içindeki inancı ve gençlik hissi tazedir. Dahası Drogo, uzun vadede alacağı intikamı düşünmekte, önünde sonsuz bir zaman süresi olduğuna inanmaktadır, böylece gündelik yaşam için verilen bayağı mücadeleden vazgeçmiştir.

Tabiat ve eşya ile bütünleşerek bekleyişini sürdürür. “Bu eski tahtaların içinde inatçı bir yaşam özleminin uyandığı dönemdi. Çok uzun zaman önce onlar da sıcaklık ve gücün getirdiği çocuksu bir duyguya sahiptiler, o zamanlar dallardan tomurcuklar fışkırıyordu. Sonradan ağaç kesilivermişti. Şimdiyse, bahar geldiğinde o ağacın parçalarında hâlâ çok hafif bir yaşam ürpertisi uyanmaktaydı. Eskiden yaprakları ve çiçekleri varken şimdi yalnızca ‘çatır’ diyecek kadar belli belirsiz bir anıya sahipti, sonra her şey ta bir sonraki yıla kadar susacaktı.”

Zaman akıyor, savaş başlamıyor, kaledeki meslektaşları bir bir kaleyi ve Drogo’yu terk ediyor, bekleyişini sürdürenler, istemese de emekliye sevk ediliyordu. “Yine de zaman gitgide daha hızlı bir biçimde akıp gidiyordu; sessiz ritmi yaşamı parçalara ayırıyor, insan geriye bir göz atmak için bile duramıyordu. ‘Dur! Dur!’ diye bağırmak istiyor ama sonra bunun hiçbir yararının olmadığının farkına varıyordu.”

Bir askerin maksadı, var oluş amacı neydi? Giovanni Drogo’nun yaşama sebebi kaledeki bekleyişinin nedeni neydi? Giovanni ömrünü adadığı şeye ulaşabilecek miydi?

“Ortiz bir şeyler daha söyledi, sonra birkaç dakika daldıktan sonra: ‘Kim bilir,’ dedi. ‘Belki de bir savaş olsa bir şeye yarayabilirdim. Yararlılık gösterebilirdim. Ama bunun dışında, görüldüğü gibi beş para etmem.’ ”

Romanda kahramanımız Giovanni Drogo’nun hayatı ekseninde, genç bir teğmenin gözüyle, tanık olduğumuz olaylara, sadece Angustina’nın kale tablosundaki prensin ölümüne benzer soylu anlatımda ara veriyoruz ve Giovanni gibi, olan biteni kale burcundan seyrediyoruz. Romandaki duygusal zirvelerden biri olan ölüm, olay örgüsündeki değeri göz önüne alınınca yadırganmıyor. Angustina’nın ölümünün kale  sakinlerini etkilemiş olması Giovanni’nin kaledeki yerini de gözler önüne seriyor.

232 sayfalık romanda askerliğin, bekleyişin, umudun ve yabancılaşmanın insan ruhuna yansımasını okurken hayatımızı ve varlığımızı, varoluş amacımızı sorguluyoruz. İtalyan edebiyatının en saygın isimlerinden Dino Buzzati’nin en başarılı yapıtı Tatar Çölü’nü herkes okumalı.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.