Dilenci-2- / Hatice Alparslan

Geçen ayın devamı…

 

Bir akşam evde o kadar çok bunaldım, o kadar çok içim sıkıldı ki çatlayacağım neredeyse. Eşime dedim ki “Ben çıkıp biraz dolaşacağım.” “Bu saatte nereye gideceksin? Ben de geleyim.” dedi. “Hayır, 10-15 dk. yürüyüp geleceğim.” dedim ve çıktım. Ayaklarım beni Ziya Gökalp Caddesi’ne götürdü.

Uzaktan baktım, Erol Amca’nın oturduğu yerde torbası duruyor. “Erol Amca niye torbasını bırakıp gitmiş acaba?” diye düşündüm. Biraz daha yürüyünce fark ettim ki Erol Amca torbasının dibine kıvrılmış yatıyor. Koştum gittim kaldırdım hemen onu yattığı yerden. Yüzünün rengi atmış, bitkin ve terlemiş bir haldeydi. Yanındaki suyla yüzünü yıkadım. İleri derecede astım hastasıydı. O akşam ilaçlarını evde unuttuğu için kullanamamış. Gidip oralardan bir şeyler alıp getirdim; yedi, içti, toparlandı biraz…

“Ne iyi ettin de geldin be kızım, çok hastalandım!” dedi. “Bir komşumu çağırdım, o gelecek beni almaya.” diye de devam etti. Komşusu gelinceye kadar yanında bekledim. Yarım saat kadar sonra komşusu geldi, aldı götürdü onu. Benim de iç sıkıntılarım geçti rahatladım…

***

“Benim iyi bir huyum var kızım, hiçbir şeyi takmam kafama, hep iyi tarafından bakmaya çalışırım hayata.” derdi ve haline şükrederdi. Hiç kimseyi suçlamazdı, ne devleti ne ailesini. Yunus Emre’nin şu dizelerini de dilinden hiç düşürmezdi:

Mal sahibi mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan….

***

Onun yanına oturunca hayatı, insanları, çevreyi onun seviyesinden ve onun gözlerinden seyretmeye başladım. Önünüzden yüzlerce insan gelip geçiyor, yüzlerce güzel araba durup kalkıyor, onlara çok yakınsınız ama onlardan değilsiniz. Çünkü siz bir dilencisiniz ve insan zincirinin en aşağı halkasındasınız.

Kimi küçümseyerek bakar, kimi acıyarak… Kiminin acelesi vardır; sergideki kitapların, yani ekmek teknesinin üstüne basar geçer, özür bile dilemez. Kimi güzel bakar, gülümser selam verir. Kimi kendindeki azı paylaşır, elindeki dönerini bölüp verir. Kimi artık kolasını suyunu verir. Kimi bu dünyayı ben yarattım havasında göz ucuyla bakar… ama hepsi de yürüyüp geçer gider önünüzden hiçbir iz bırakmadan.

O zaman hayatı yeniden sorgulamaya başlarsınız. Üç gün sonra izimizin tozumuzun kalmayacağı bu yalan dünyada, “Ben kimim? Nerden gelip nereye gidiyorum?” diye.

Çoğumuz önümüze elini uzatıp para isteyen insanları tembel, çalışmayan, cebimizdeki paralara gözünü dikmiş, onları bizden vicdan sömürüsü yaparak zorla almaya çalışan insanlar olarak görürüz.

Oysaki faile değil, fiile bakmamız gerekir. El açıp para isterken ne çok mesaj verirler de biz anlamayız. Bizden gelebilecek her türlü küçümseme sözlerini, bakışlarını göze alarak; nefislerini, gururlarını, onurlarını, şereflerini avuçlarının içine koyar ve bize uzatırlar. Bizler ise onlara sadece, birkaç lira bozukluk para uzatırız o kadar.

Sahi, siz hiç onurunuzu, gururunuzu, şerefinizi avucunuzun içine koyarak birilerine uzattınız mı?

O HALDE DÜŞÜNMEK LAZIM, GERÇEK VEREN KİM ALAN KİM?

Dünya bir oyun sahnesi. Herkes kendisine verilen rolleri en iyi şekilde oynamakta. Kimine doktor, kimine hakim, kimine hırsız, kimine dilenci rolü verilmiş. Eminim ki dilenciye doktor rolü verilseydi muhteşem oynardı ya da doktora dilenci rolü verilseydi o da muhteşem oynardı.

BİR DİLENCİ EL AÇIP PARA İSTERKEN ŞUNU DEMEKTEDİR:

Allah dilenci rolünü bana verdi ve onu ben oynuyorum. Bu rol sana da verilebilirdi ve şimdi, burada, benim yerimde oturup sen el açıyor olabilirdin. O yüzden bana kızma, beni aşağı görme, beni asalak görme ve en önemlisi beni lüzumsuz görme. Bana bak ve dersini al, şükrünü et.

***

Erol Amca’yla Kurban Bayramı öncesi bayramlaştık, “Memleketime gideceğim, dönüşte sana et vs. getireceğim.” dedim. “Tamam kızım, yerimde olurum.” dedi. Bayram dönüşü sabah hemen aradım onu.

“Sana bir şeyler getirdim, onları vereceğim, ne zaman Kızılay’a geliyorsun?” diye sordum. “Kızım hastayım yatıyorum evde, ilaçlarım da bitti, onları bir alsan.” dedi. “Bayram ziyaretleri yapmam lazım Erol Amca, akşam alırım.” dedim. “Tamam, toparlanabilirsem akşam caddeye gelirim.” dedi.

Akşam geç bir saatte eve gelince, eşimle gönderdim ona vermek istediklerimi. Eşime sordum Erol Amca nasıldı? diye. Eşim “Fena değildi, toparlanmış gibiydi ama önceki seferlere göre biraz durgundu. Yine de epeyce lafladık o yüzden de unuttum ilaçları.” dedi.

O akşamdan sonra Erol Amca’yı bir daha hiç görmedik. Ertesi gün ve sonraki günlerde defalarca telefonla aradım, her zaman oturduğu yere gittim geldim ama ulaşamadım. Meğer o gece evde astım krizine girmiş, kimsesi olmadığı için hastaneye götüren de olmamış vefat etmiş. Cenazesini belediye kimsesizler mezarlığına defnetmiş.

Duyunca çok üzüldüm. Ağır bir pişmanlık duygusu geldi oturdu yüreğimin tam ortasına. Keşkeler sıralandı boğazıma düğüm düğüm, yutkunamadım. Gözümden sadece iki damla yaş geldi, gerisi yüreğime aktı.

“Keşke Erol Amca’yı ziyarete evine gitseydim, ilaçlarını götürseydim. Bu ziyaret diğer bayram ziyaretlerinden çok çok daha önemliydi, keşke onu ihmal etmeseydim.” diye kahroldum.

Erol Amca’dan çok şey öğrendim. Onunla tanışmak benim için büyük bir şanstı. Yazamadığım daha çok şey var. Bana hayatı bambaşka bir pencereden seyrettirdi. En iyi öğretmenlerimiz bazen hiç ummadıklarımız olur. Unutmayalım ki hazineler virane yıkık gönüllerdedir. Virane gönüllerden selamı, saygıyı, gülümsemeyi eksik etmeyelim.
Mekanın cennet olsun Erol Amca…

2 Yorum Dilenci-2- / Hatice Alparslan

  1. Geçen ay okumamıştım. Baştan başlayarak okudum. Çok sevdim… Çok anın içinden yazılmış çünkü an be an yaşanmış… Sevgiyle kucaklıyorum yazarı!

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*