Deniz Dengiz Şimşek: “Yazarlar yazdıklarıyla dünyayı değiştirmeyeceğini çok iyi bilir. Hiçbir öykü gerçek hayattaki yıkımı yok edemez, yaraları iyileştiremez. Sadece gözler önüne serer ve başka bir pencereden bakmanızı sağlar.”

kitap görseli

Deniz Dengiz Şimşek: Yazarlar yazdıklarıyla dünyayı değiştirmeyeceğini çok iyi bilir. Hiçbir öykü gerçek hayattaki yıkımı yok edemez, yaraları iyileştiremez. Sadece gözler önüne serer ve başka bir pencereden bakmanızı sağlar.”

 

Söyleşi: Munise BAYER

Fotoğraf: Dursun BERKOK

 

Deniz Dengiz ŞİMŞEK, çağdaş öykü yazarları arasında sevilen bir isim. İlk öykü kitabı AŞK BİLİRKİŞİSİ’ni 2014 yılında ‘Notabene Yayınları’ aracılığı ile bizlere ulaştırdı ve AŞK BİLİRKİŞİSİ 2014 yılı Orhan Kemal Öykü Özendirme Ödülü’ne layık görüldü. İkinci öykü kitabı TENGİZEK DESTANI’NIN OKUNABİLEN KISMI ise 2016 sonbaharında ‘Alakarga Yayınları’ etiketi ile okurlarına sundu. TENGİZEK DESTANI’NIN OKUNABİLEN KISMIna baktığımızda oldukça iddialı öykülerle karşılaşıyoruz, yapısı, tarzı ve içeriği ile yazar bizi etkilemeyi başarıyor. Öykülerin içine girdiğimizde uçurumlarda dolanıyoruz, mikrop olup şehrin damarlarında yaşıyoruz, bir kadına âşık oluyoruz, bazı şeylerin farkına daha çok vararak göğsümüzde derin sancılar hissediyoruz ve gülümsemeyi de ihmal etmiyoruz. Edebiyat üzerine ve ‘bireyin hallerini’ değişik açılardan görmemizi, kendimizi ve hayatı sorgulamamızı sağlayan bu öyküler hakkında yazarımızla samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

 

Bir söyleşinizde, edebiyat dünyasına girişinizi, ilkokul 4. ya da 5. sınıftayken, okulda arkadaşlarınıza ve öğretmeninize Pinokyo öyküsünü anlatmanıza kadar götürmüştünüz. İlkokulda anlattığınız o öykü ile Tengizek Destanı’nın Okunabilen Kısmı’nın yayımlanması arasında oldukça geniş bir zaman var. Bu zamanı, yani o ilkokul çocuğunun sevilen bir yazara dönüşmesini değerlendirecek olursanız bizlere neler anlatırsınız?

Sevilen yazar kısmı için teşekkür ediyorum. Çok şey anlatırım ama bunun için zamanınızın olması lazım. Üstelik kimseyi de sıkmak istemem. Öykü yazarının ne yapması gerekiyorsa ben onları yapmaya çalışıyorum. Çocukluğumda bir öykü yazarı olacağımı bilemezdim ama bir şeyleri yazarak anlatacağımı gayet iyi biliyordum. Bunun üzerine yoğunlaşıp çalıştım. Sürekli anlattım, konuşarak anlattım, yazarak anlattım. Ama en zoru yazarak anlatmaktı. Siz konuşunca dinleyen çok olacaktı ama yazınca okuyan o kadar çok olmayacaktı bunu biliyordum. Çizerek anlatmayı da çok isterdim. Çizenleri de kıskanırım.

Çocukluğumdan beri dergileri takip etmeye çalıştım. Çocuk dergilerinden, çizgi romanlardan, klasiklerden, şiir dergilerinden, öykü dergilerinden geçen bir yolculuk serüvenim oldu diyeyim, uzatmayayım. Sevilen bir yazar olmak için sevilmeyen birçok iş yaptım.   Katıldığım dergiler, çıkardığım dergiler, batırdığım dergiler oldu.

Kişinin sadece kendisi için yazması mümkün müdür?

Bu dünyada her şey mümkündür.

Peki ya yazarken yazarın kendisini öldürebilmesi…

Ne güzel söyledin. İşte bu kulağa daha hoş geliyor. Yazarken tanrılaşıyorsun zaten, ölümsüzsün. Kelimelerle bir dünya kuruyorsun, insanlar, olaylar yaratıyorsun. Her şey senin istediğin gibi gidiyor. Bunun keyfini yaşıyorsun. Kendini öldürmek; bu pek mümkün görünmüyor. Bir kere duyarlılık gösterdiği konuya haksızlık olur yazarın kendini öldürmesi. Ama öykü başlayınca yazarın ortalıktan çekilmesi, okuru rahat bırakması dersen buna varım. İlle de yazarı öldüreceksek orada yazar ölmeli. Fuentes’in bir sözü geldi aklıma. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi: “İnsan, önceleri kendini mutlu etmek için yazar ama bir anda kendini ölümsüz olmak için yazarken bulur.” Ölümsüzlük arzulayan yazar kendisini nasıl öldürür, bunu yapabilmek isterdim.

Yazıp da yazdığını kimseyle paylaşmamak, kişinin sadece kendisi için yazması fikri kulağa nasıl geliyor?

Çok hoş geliyor. Özellikle kötü yazanlar için. Kimseyle paylaşmasınlar lütfen. Özellikle de kötü yazılmış bir metin okuyacak kadar bol zamanı olanlardan değilim artık. Hem yeterince kötü öyküler yazmış hem de yeterince berbat kitaplar okumuş birinin deneyimiyle söylüyorum bunu. Eğer bir gün bu kişiler Pessoa gibi olacaklarını düşünüyorlarsa kendileri için yazmaya devam etsinler.

Uçurum öykünüzde geçen cümlelere baktığımızda hayatın pahalı oluşuna, çalışan ücretlerindeki eşitsizliğe, insanların insanlıktan oldukça uzak olduğuna ve bence en can alıcısı yoksulların hayat karşısında ezilmesine oldukça farklı bir bakış açısıyla değinilmiş. Bir yazar olarak toplumsal sorunlara değinmek sizce bir sorumluluk mudur?

Hiçbir yazarın hiçbir sorumluluğu yoktur. Sorumluluklar yazarı sınırlar. Sadece insanlığa bir borcumuz var onu ödüyoruz. Taksitle de olsa.

‘Uçurum’ yoğun eleştiri potansiyeli olan bir öykü. O öyküyü yazmak için sizi bu noktaya getiren şeyleri bizimle paylaşır mısınız?

Herkes kendi uçurumunu yazıyor ben de kendi uçurumumu yazdım. Kimin çevirisi ile okuduğumu hatırlamıyorum ama Nietzsche’nin dediği gibi “İnsan öyle bir iptir ki hayvanla üstinsan arasına gerilmiştir. Uçurum üstünde bir ip.”   Ben de gerildiğim yerden gördüklerimi yazıyorum.

 

‘Duygu Aynası’ adlı öykünüze bakacak olursak oldukça ilginç fikirlerle yazıldığını görüyoruz,  sizi farklı kılan öykülerden biri daha… Ve bazı sorular beliriyor kafamızda. “Kişi asıl benliğini tanımak için sürekli bir çaba halinde midir? Bunun için neler yapıyoruz ve edebiyat kendini tanıma yolunda hayatımızın neresinde yer alıyor?” Gözlem gücünüzün oldukça iyi olduğu öykülerinizden anlaşıldığından bu soruya verecek cevabınız olabileceğini düşünüyorum.

Bu ilginç fikri Narkissos’tan aşırdığımı söyleyerek başlayayım yanıtıma. Kişiyi şöyle bir kenara bırakırsak edebiyat ile hem insanlığımızın gönencini yaşıyoruz hem de insanlığımızın ne kadar aşağılık olduğunu belgeliyoruz. Sürekli salınan bir sarkaç gibiyiz yani. Şimdi bu sarkacın bir yerde duracağını düşünürsek, gözümüzde bir izden başka bir şey kalmayacak. Salınım devam edecek. O iz de sanırım edebiyat. Bu sorunun cevabını verdiğim günün gecesinde Nobel’den ararlar beni.

Soma… Üç yüz bir can… ‘Sana Demedim’ toplumsal bir yaraya oldukça etkili şekilde değinilen bir öykünüz. Bu açıdan baktığımızda bu öyküyü ve benzerlerini bu tür olaylara genel bir eleştiri olarak yorumlayabilir miyiz?

Ben sadece değindim. Hiçbir şeyi eleştirmedim. Sadece insanca yorumlayalım yeter. Bu tür öykülemelerde niyetimiz mağduriyetleri anlatarak insanların ne kadar aciz olduğunu anlatmak, bunun bir yazgı olduğu varsayımını desteklemek değil. İnsanımız ve insanlığımız arasındaki senkronize hatasını göz önüne sermekten başka bir niyetim yok.

İnsanları iyi ve kötü olarak ayırdığımız zamanlar oldukça fazla. Bu ayrımı yaparken kötü diye tabir ettiğimiz insanların neden kötü olduklarını ya da kötü olmak zorunda kaldıklarını çoğu zaman hatta belki de hiç düşünmüyoruz. ‘Öteki Otobüs’ isimli öykünüzde bu konuya, bizi de düşündüren ve bize yargılarımızı sorgulatan eleştiriler var. Bozuk ekonomik durumun, işçi ücretlerinin düşüklüğünün, hayatın pahalı oluşunun, bunların sonucu olarak maddi açıdan çaresiz kalışın insanları istemeden hata yapmaya sevk edebileceğini bir öykü bu kadar güzel hatırlatabilirdi bize. Öykülerdeki bu tür eleştirilerin insanların arasındaki ilişkiler üzerinde iyileştirici gücü var mıdır? Ya da böyle bir gücü olmalı mıdır?

Bu konuda Çehov ile aynı düşünüyorum. Yazarlar yazdıklarıyla dünyayı değiştirmeyeceğini çok iyi bilir. Hiçbir öykü gerçek hayattaki yıkımı yok edemez, yaraları iyileştiremez. Sadece gözler önüne serer ve başka bir pencereden bakmanızı sağlar. Düşünüp düşünmemek, bir şeyleri değiştirip değiştirmemek okuyanın keyfine kalmış.

Son kitabınıza baktığımızda ‘bireyin hallerini’ bizlere aktarırken yazınsal özelliklerle mizahı, zekâ oyunlarını, ironiyi bir arada harmanlayıp farklı bir tarz yakaladığınız görülmekte, bu ifadeyi daha da daraltacak olursam ‘deneysel öyküler’ yazdığınızı görüyoruz.  Deneysel Öykücülük metin ile okuyucu arasında daha sıkı bir bağ oluşturacak mıdır, ya da bu tarzda öyküler üretip farklılık yaratırken sizin yapmak istediğiniz nedir?

Ben sadece öykülerimi yazıyorum. Bazı öykülerimi farklı anlatmak istiyorum. Bunları ilk kez ben denemedim. Son deneyen de ben olmayacağım. Ben de bir okuyucu olarak farklı tekniklerle yazılmış öykülerle karşılaşınca seviniyorum. Sıkı bir bağ kurar mı? Gelen tepkilere bakılırsa çoktan kurmuş bile. Öykü okurunun daha dinamik düşün ve zihin gücüne sahip olduğuna inanıyorum. Benim yapmak istediğim sadece öykümü anlatmak. Başka niyetim yok.

Tahammül noktasının sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, çaresizlikten bıkmış bir karakter görüyoruz Mikrop isimli öykünüzde. Toplumumuzdaki diğer mikroplar hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Evet, isterim elbette. Alttan almaya, sabretmeye, köle gibi çalışmaya, aldatılmaya, itaat etmeye, sinmeye devam edin.

Tengizek Destanı’nın Okunabilen Kısmı öykünüze baktığımızda ironi konusunda usta olmuş bir yazar görüyoruz. Kitaba ismini veren bu öykü hakkında neler söylemek istersiniz?

Güzel sözleriniz için teşekkür ederim. İzin verin bu öykü hakkında konuşmayayım. Keyfini çıkarmak istiyorum. Okurlarım için de gizemi kaçsın istemiyorum.

Evet, ne kadar özel olduğunu anlıyorum. Sizin yazarken hissettiklerinizle okuyucunun kendince buldukları asla birebir aynı olmayacak, herkes okuduğunda farklı şeyler anlayacak ya da hissedecek, sonsuz bir zenginlik… Yine de okuyucu ile yazar arasında ortak birtakım hisler ve ortak anlamlar olmalı mıdır? Ya sizi hiç anlayamazsak? Oğuz Atay gibi anlaşılamama sancıları çekseniz de yazmaya devam eder misiniz?

Sondan başlayalım, yazmaya elbette devam edeceğim. Oğuz Atay sancısını çekip gitti şimdi onu anlamak için biz sancı çekiyoruz. Anlaşılıp anlaşılmamak değil sorunum. Yayıncımdan memnunum, o beni anladı en azından anlaşılmama şansını kaybettim. Okuyucu da yazar da birer insan olduğuna göre ortak hisler, ortak anlamlar elbette olacaktır. Eğer biz “aldın yâri elimden/ boynumu büke koydun” ağıdını yakan ile bunu oyun havasına çeviren akılla hangi diyalektikte buluşabileceğimizi sorgulasak daha iyi olacak.

2016 yılı içerisinde çağdaş yazarlarımız oldukça kaliteli öyküler okumamızı sağladılar ve öykü kitaplarında büyük bir artış söz konusu. Bu yoğunlukta, çıkan kitapları takip edebildiğiniz kadarıyla değerlendirdiğinizde, çağdaş öykü yazarları arasında ilgiyle takip ettiğiniz ve tarz olarak kendinize yakın gördüğünüz yazarlar var mı?

İlgiyle takip ettiğim yazarlar elbette var. Ama bu tür deneyimlerimi kendime saklamak istiyorum. Yine Gürsel Korat’tan cesaret alarak söyleyeceğim: “Bazı deneyimler yazarın kendisinde kalmalı.” Necati Tosuner de der ki: “Bana bir düş gerek, sonu boşa da çıksa.” Bu iki cümlenin sorumuzla ne alakası var diyeceksin. Evet, alakası yok.

Dergimize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Son olarak bize gelecekteki ya da şu an üzerinde çalıştığınız (varsa) projelerinizden bahseder misiniz?

Ben teşekkür ediyorum. Projelerin var olduğunu ve sürdüğünü söyleyeyim ama neler olduklarını söylemeyeyim. Ama keyif alarak çalıştığım iki dosya var, diyeyim, sevenlerime müjde olsun.

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*