Deniz Beni Alıkoydu / Ayşegül Kaya

Hava iyiden iyiye bulutlanmıştı. Mavisinden yoksun, ağlamaklı bir gökyüzünün altında, kendini kanıtlamanın derdine düşmüş ufak adımlarımla ilerliyordum. Ayaklarım ufacıktır benim. Boyum, endamım ufacık… Haliyle adımlarım da… Rahmetli kocam Numan’ın ne hoşuna giderdi bu çıtı pıtı, narin bedenim. “Fındık içi gibi bir karısın” demişti daha yeni yeni tanışırken de, ben dakikalarca gülmüştüm. Hey gidi günler…

Şemsiyem yoktu. Oysa bir gece önce, Gülsüm son ses haber bültenini izlerken kulağıma çalınmıştı. “Yarın İstanbul’da hava bulutlu, 22 derece. Yer yer sağanak geçişleri olabilir…” “Ah tedbirsiz Suna ah!”

O kadar alelacele çıkmıştım ki evden… Ev bir anda, bensizlik ne demekmiş anlasın diye, ev ev olalı en büyük zulmü yaşasın diye… “Kim bilir daha neler unuttum” diye geçirdim içimden. Ama evhamım sadece birkaç saniye sürdü. En gerekli eşyalarımı şu valiz bozuntusu çantaya tıkıştırmıştım zaten. Diğerlerinden de çoktan vazgeçmiştim nasılsa… Umarım yolları karıştırmam. Şimdi şu yokuşu aşağıya kadar inip sola döneceğim. Orada otobüs durakları var. Atladığım gibi otogardayım. Üzerindeki ‘Harem’ yazısını kim bilir kaç kez okurum artık. Tatmin olmayıp şoföre de sorarım elbet. Öyle ya, geçen gün yanlış otobüse binip nerelerden geri döneceğim diye uğraştıydım. Gülsüm de meraktan ölmüş tabi.  “Anne sen artık yalnız dışarıya kesinlikle çıkmayacaksın” dedi perişan bir halde. “Zaten eninde sonunda bir bakıcıya ihtiyacımız olacak!” Merakını anlarım da, bunu demeyeydi iyiydi. Sen de kimsin be dünkü çocuk? Benim karnımdan çıktın! Ben bilirim ne zaman nereye gideceğimi. Elden ayaktan düşmedik daha. Bakıcıymış… Al işte tek başıma gidiyorum. Asıl sen ne yapacaksın bakalım tek başına… Evde kalmış kız kurusu…

Arkamdan ortalığı nasıl da velveleye vereceğini tahmin edebiliyordum ama daha işten dönmesine saatler olduğunu bilmek beni rahatlatıyordu. O gelene dek ben çoktan Tekirdağ’a varmış olurdum. Doğduğum, dünyayı ilk kez soluduğum, ilk kez âşık olduğum, ilk kez topuklu ayakkabı ile yürüdüğüm, buruk bir şarap gibi tadı damağımda kalan o şirin ilçeye… Ay neresi şirin ayol? Evlenip de İstanbul’a geleceğim zaman kırk pare top atışı yaptırtacaktım neredeyse. Kurtuluyorum demiştim. Neydi kurtulduğum? Kurtulduk da ne oldu? Koca daha kırk beş yaşında nalları dikti, kaldım bir çocukla baş başa. Tövbe tövbe! İşte yağmur atıştırmaya başladı. Haydi bakalım Suna! Adımlarını hızlandır.

Yokuşu nefes nefese inmeye başladım ama ritmik bir soluk alıp verme değildi bu. Kırkı çıkar çıkmaz gün yüzüne erişmiş bir bebeğin içgüdüsel duyarlılığı ile yaşamı içime çekiyor, korka korka, azar azar dışarıya bırakıyordum. Göğsüme doldurduklarım, dışarıya verdiklerimden fazlaydı yani. Öylesine büyük bir hızla doluyordu ki dünya içime, özgürlük basılmış bir balon gibi rıhtıma kadar yuvarlanarak inecektim sanki.

Caddeye kavuşur kavuşmaz, hemen köşede yağmurluk giymiş bir adam çekti dikkatimi. Kollarına rengârenk, şeffaf şemsiyeler asmıştı. Renkler… Yaşamımda hep var olmuştu. En umutsuz olduğum anlarda dahi…

“Şemsiye beş lira, şemsiye beş lira”. Bir tane almaya karar verdim ve yanına gittim.

  • Versene bir tane!
  • Ne renk olsun teyzem?
  • Ne teyzesi be!

Şu fevri çıkışlarımı, bu yaşta dahi bırakamamıştım. Ne günahı vardı adamcağızın? Oğlum yaşında işte… Abla mı demesini bekliyordum hala? Bir dudağı yerde bir dudağı gökte, eti buruşmuş bir koca karıydım işte. Masallardaki yaşlı kraliçe… İnatla süslenip püslenip genetik bilimine meydan okumakla uğraşıyordum.  Mavi bir şemsiye seçtim kendime ve adamın avucuna ikiye katlanmış, beş liralık bir banknot tutuşturarak uzaklaştım. Denize baktım şöyle bir göz ucuyla. Gri miydi, kirli mavi mi, bilemedim. Çıban gibi yükselen dalgaların ucundaki irin dolu beyaz köpükler, içime sıkıntı veriyordu. Bu gün hiç güzel değilsin İstanbul. Yıllar önce ilk kez geldiğimde de seni bu halde görmüş olsaydım, bu kadar bağlanır mıydım acaba?

Deniz bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu sanki. Ben onu fark edeyim diye de köpürdükçe köpürüyordu. Şemsiyemi açtım, çantam kolumda… Bir kontes edası ile karşıdan karşıya geçtim. Bir zamanlar caddede yürürken herifler arabanın ön camından fırlayacakmış gibi bakarlardı sana. Şimdi çarpsa durup hastaneye götürmez. Pörsüdün işte Suna kabul et! Koca erkenden gidince böyle yıprandın diyeceğim ama hanım hanımcık, mazbut bir dul hayatı yaşadığın da söylenemez. Neyse! Sen şimdi o konulara hiç girme bence Suna’cığım.

Otogarın, bineceğim otobüsün ve varacağım yerin zihnimdeki görüntüsü giderek bulanıklaşıyordu. Beynimin yok olmaya yüz tutan kıvrımlarında gezinirken ayağım kaymış ve kendi boşluğuma düşüvermiştim. Ne yapacaktım ben? Ne için çıktım bu havada? Gülsüm artık tek başına çıkmak yok demişti. Bir de bakıcıdan bahsetti ya, işte ona inat çıktım galiba. Aman düzeni bozulmasın. Büyük iş kadını… Neyse dur! Hatırlarım şimdi.

Yağmur yüzünden deniz kenarındaki banklar da boştu haliyle. Hemen ilerde, üzeri kapalı bir çay bahçesi vardı. Orada oturabilirdim. Şemsiyeme vuran yağmur damlalarının patırtısını dinleyerek çay bahçesine doğru yürüdüm. Denizin kenarında bir masaya oturdum ve çay söyledim. Ne anlatacaksın bana deniz? Ne kadar yaşlandığımı, artık işe yaramaz bir kadın olduğumu mu vuracaksın yüzüme? Yoksa o eski günleri bir kez daha hatırlatıp şuracıkta hüzünlendirecek misin beni? Çay söyledim. Bilirim pek seversin dizinin dibinde çay içip dertlenenleri.

Uzun uzun baktım maviliklere. Kendini dalgalara bırakmış bir balıkçı teknesinin ahengini yakalayıp bir yükseldi, bir alçaldı kalbim. Gereksiz bir hüzünle doldu içim bir anda. Neyi unuttuğumu dahi unuttuğum bir anda, çayım geldi. Tam sevdiğim gibi. Kıpkırmızı… Şeker içinde erirken bir hafta öncesine, doktorun o sözleri sarf ettiği ana geri gittim. “Yeni bir süreç bekliyor artık sizi. Bu süreci sevdiklerinizle birlikte, kaliteli bir şekilde geçirmeniz için elimizden geleni yapacağız. Bu hastalık sizi ürkütmesin.”

Afili bir ismi vardı bu hastalığın ama ben etrafımdaki herkesin “Bunaklık” diyeceğinden emindim. Bir gün her şeyi unutacak olmak ilk önce çok acımasızca geliyor insanın kulağına. Saymaya başlıyorsun içinden; kızımı kucağıma aldığım anı da mı unutacağım, kocamın beni gelinlikle kucaklayıp kapıdan soktuğu anı, yoksa annemi de mi? “Ah benim güzel kızım!” demesiyle içimdeki tüm acıyı söküp atabilen o insanı… İlk başta korkunç, siyah bir perde iniyor ruha ama sonra unutacağı anı dört gözle bekliyor insan. “Külliyen unutayım da bitsin bu çile!” diyorsun hatta.

Çay bardağının kenarındaki kırmızı ruj lekesine bakarken telefonum çalmaya başladı. Kırmızı rujun da eksik kalsın Suna… Olmaz ki! Bu renkler beni hayata bağlıyor. Gülsüm arıyordu.

  • Anne? Toplantıya girmeden bir aramak istedim. Ne yapıyorsun? O sesler ne? Dışarıya mı çıktın sen?

Nasıl da anladı hemen…

  • Markete gidiyorum Gülsüm. O kadarına müsaade vardır herhalde.
  • Anne! Yapma Allah aşkına.
  • Sen toplantına gir kızım. Merak etme beni. Aklım başımda.

Çayımı bitirip kalktım ve evin yolunu tuttum. Bu koca çantayı neden yanıma almış olduğuma hala bir anlam verememişken o anda hatırladım. Neyi unuttuğunu hatırlamak ve unuttuğuna geç kalmak… Hayatıma giren bu yeni olgulara alışmalıydım artık. Tekirdağ’a giden otobüs üçte kalkacaktı ama saat üç buçuktu.  İşte o anda anlamıştım hiçbir zaman kaçamayacağımı. Ruhum sıvaları dökülmüş bir duvar kadar çıplak ve sevimsizdi o an. Yüreğimde kâğıt kesiği gibi bir sızı… Bak şimdi! Deniz beni alıkoydu. Unutur muydum yoksa hiç? Neyse artık. Ne yapalım! İşten fırsat bulursa bir hafta sonu Gülsüm götürür beni. Hem o da özlemiştir Teyzesini. Olan bilet parasına oldu. Ablam buraya gelir mi ki acaba? Daha hastalığımı bilmiyor. Duyunca ne çok üzülecek… Hoş orada gailesi çok… Koca oğlanların derdine düşüp o da unutur benim derdimi nasılsa.

Haydi Suna! Sen eve dön bakalım. Düşünme bunları…

8 Yorum Deniz Beni Alıkoydu / Ayşegül Kaya

  1. Kaleminiz susmasın Ayşegül Hanım. Güzel bir “iç yaşam” okudum. Bundan sonra yazılarınızı kaçırmayacağım. Emeğinize, yüreğinize sağlık.

  2. Emeğinize sağlık. Adımlarınız hep öykü tadında olsun. Güzel bir öykü okumanın damağımda biriktirdigi tatla selamlıyorum sizi. Hepimiz Suna’yız biraz, biraz da Gülsüm

  3. Bir nefeste okunup biten Harika bir öykü.
    Gözler öyküde gezinirken, aklın arka planında gerçek hayatlar, yaşanan hatıralar canlanıyor biraz da biz ne olacağız ilerki yaşlarda sorusuyla öykü içinde kendi öykünü yaşıyorsun.
    Yüreğine sağlık Sevgili Ayşegül.

  4. “Deniz beni alıkoydu. Unutur muydum yoksa hiç” aşkın ve mutluluğun kalıcı hafızaya yazılma süresi yaşama ne kadar tutunabildiğimizle ilişkili…asıl unutamamak belleğin en barbar eylemi…yazdığınız öyküler unutulası değil…dostlukla…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.