Demirden Ruh / Ayşegül Kaya

 

                Bunun yaptığım son tren yolculuğu olacağını bildiğimden, koltuğuma yerleşirken dilimde beliren o mayhoş ayrılık aromasını olağan karşılamıştım. Dile kolay, senelerdir bu trenlerle yolculuk ediyordum ve artık, trenlerin de tıpkı insanlar gibi bir ruhu olduğuna emindim. Öyle herkesin iletişime geçemeyeceği, sadece özel insanlara görünen ruhlardı bunlar.

                Eline doğduğum bu güzel ve kalabalık şehrin kıyısından geçerken bir nebze de olsa kafam dağılmış ve hüzünlenmeye fırsat bulamamıştım. Yalandan bir kitap almıştım elime. Birkaç sayfa da okumuştum hatta ama daha fazla okuyamayacağımı biliyordum çünkü bu yolculuklarda okumaktan çok kendi iç sesim ve düşüncelerimle baş başa kalmayı tercih ederdim.

                İstanbul’a veda edeli çok olmuştu ama geride kalan aslında onlarca şehirden sadece benimkisiydi.  Bana ait olmadığını bildiğim halde yine de tüm kalbimle inanarak “benim” diyebildiğim İstanbul, kilometrelerce gerideydi artık. Başkalarının şehirlerinin içinden gizemli bir yabancılık hissi ile geçip yenilerine doğru yol alırken, kendi yaşadığım yerin haricinde her yere karşı beslediğim bu kibirli dışlama alışkanlığımı her zamanki gibi bir kez daha ayıplamıştım.

                Vagonun içinde halen bir hareket vardı. Hararetli konuşmalar, gülüşmeler, yiyecek poşetlerinden çıkan hışır hışır sesler, sigara içmeye çıkanların açıp kapattığı kapının gürültüsü… Henüz trenle baş başa kalamadığımdan dört gözle gecenin ilerlemesini,  ışıkların insanlara uyku emri verircesine sönmesini bekliyordum ve nihayet sonunda beklediğim oldu. Saatler sonra ışıklar sönmüştü. Camın ardındaki dünyayı, kısacık ve sadece bir kez gösterileceğini bildiğim bir filmi, tek bir karesini dahi kaçırmama çabasıyla izler gibi izleyerek, karanlığa kavuşmuş olmanın içime rehavet veren sevincini yaşıyordum çünkü benim olduğum taraftan cama yansıyarak bu filme, ona ait olmayan oyuncular ve sahneler sokuşturmaya kalkan hiçbir hadsiz yansıma kalmamıştı. Ay, tam karşımda, yanından geçmekte olduğumuz gölün üzerindeydi. Ayın, gece yüzünden bir katran çukuru halini alan o kapkara su birikintisinin üzerinde oluşturduğu çekingen ama bir o kadar da geceye meydan okuyan parıltılı aydınlığını daima sevmişimdir.

                Göl, karanlığın göğsüne beyaz bir hayalet gibi yaslayadursun başını, pistonlar harıl harıl işliyor ve tren, bu sihirli manzarayı da geride bırakıyordu. İçeride konuşmalar giderek azalırken insanlara ait seslerin hakimiyetinden yavaş yavaş çıkıyorduk ve tüm bu sesler, o koca demir yığınının devasa gürültüsüne rağmen gecenin sessizliğine bir anafora kapılır gibi kapılarak yok oluyordu. Bense, en nihayetinde trenle başbaşaydım. Onun ritmik şarkısını duyabiliyordum artık ama tuhaf olan bir şey vardı ki, bu şarkı sanki kulaklarımda değil, içimde bir yerlerdeydi.

                Sonunda, içerideki tüm yolcular arasında, ses çıkartmamak üzere gizli bir işbirliği yapılmıştı sanki. Öyle ki, artık en ufak bir fısıltı dahi, yüzyıllardır orada durmakta olan sessizlik duvarına koca bir balyoz darbesi indirecekti. Bu tuhaf ve yapış yapış sessizliğin içinde ufacık bir insan sesi dalga dalga yayılır, bana, sanki başka bir evrenden geliyormuş gibi ulaşırdı. Bu durum, gece yapılan tren yolculuklarının beni en çok cezbeden ve bir o kadar da ürküten yanıdır. Neredeyse tüm insanlar için sıradan olan bu seyirde, beni bu kadar etkileyen şeyin ne olduğunu da hala çözememişimdir. Bilinçaltımın rutubetli tünellerinde benden bile habersiz cirit atan inanışlar, korkular, yaşananların kalıntıları… Bir yerlerde bir sebep gizliydi elbet ama bulmak da istemezdim zira bu karmaşık his demeti haddinden fazla hoşuma gidiyordu.

                Saatler ilerlerken, ben keyifle, etrafımdaki her olaya, her objeye mistik anlamlar yükleme oyunumu oynuyordum yine. Etrafımı saran o demirden ruhun serinliğini iliklerimde hissetmeye başlamıştım.

                Koltuğum beşik gibi sallandığı halde uykum gelmemişti hiç. Vagonun içinde terle hayvan kokusunun karışımından oluşan ağır bir koku vardı. Kafamı dayadığım koltuktan yükselen kir kokusu da cabası… Dışarıdaki zifiri karanlık bende sonsuz bir boşluğun içine doğru düşüyormuşuz gibi bir his yaratırdı. Bu denli dipsiz karanlığı sevmezdim hiç.  Arkasından ne çıkaracağı belli olmayan, koca burunlu, yüzü benlerle dolu bir cadı gibi gelirdi bana ama bilirdim ki, biraz daha sabredersem birkaç ışık belirecekti ileride. Birkaç yalnız evden oluşan boynu bükük bir anadolu kasabası… Sokak lambaları vuracaktı geceye. Belki de gecenin müdavimleri tarafından inadına yakılan ışıklar… İşte o zaman içim ısınacak, o zaman, benim de içimde yeni hikayeler başlayacaktı.

                Derken, trenin şarkıları eşliğinde, az önce beklediğim üzere ışıklar içine girdik. Gene o küçük ilçenin yanından geçiyorduk ama daha ziyade o bizim yanımızdan geçip gidiyor gibiydi. Hiçbir zaman kıyıda kalmışlığından kurtulamayan, sadece orada doğanların bildiği bir yerdi burası. Gide gele iyi tanımıştım burayı. Sokak lambasının loş aydınlığının altında yeni doğmuş bir bebek gibi saydam görünen sokak köpekleri kaldırımda birbirini takip ederek oynaşıyordu. Bir iki katlı evler, yıkık bahçe duvarları, dibinde arabaların park ettiği külüstür apartmanlar, kepenkleri kapalı, sır saklar gibi duran birkaç dükkan… İçim ürperdi bir kez daha. Çoktan yok olmuş, ölmüş bir şehrin hortlağıydı sanki burası…

                Kısa bir süre sonra tren yavaşlamış ve istasyonda durmuştuk. Şu, “Bozüyük” tabelası bana hep antik çağları anımsatırdı. İstasyonların da birer ruhu vardı bana göre ve gecenin ayazında, dertlerini gelip geçen trenlerle paylaşırlar, vagonlara yükleyerek yenilerini biriktirmek üzere kendi yalnızlıklarına çekilirlerdi. Kirle kaplı lambasından yer bulabildiğince yayılan sarı ışığı ile istasyon yine her zamanki gibi yapayalnızdı. Bir kişi inmişti sadece trenden ve o da istasyonun kapısından boyut değiştirir gibi geçerek görünmez olmuştu. Sanki burada, bu taş binanın altında el an bir kıyamet kopmuş ve tek bir canlı kalmamıştı. Gölgeler dolaşıyordu ortalıkta ve benden başka kimsenin, sarı ışığın yarattığı uhrevi aydınlığın içinde uzayıp kısalan bu gölgeleri göremediğinden emindim ama aklımı oynatmadığımdan da emindim. Sadece o trende, o istasyona bakan kimsenin o gölgeleri seçebilecek yeterliliğe sahip olduğunu düşünmüyordum. Bir böbürleniş değildi bu. Sadece ben, görmekle yetinmeyip görünenin ardına doğru cesaretle sokuluyordum. Her neyse… Gece gitgide ilerlerken ben henüz uyumamıştım. Her istasyonda yeni bir ruhla tanışmaya, içinden geçtiğimiz her yerleşim yerinde yeniden ürpermeye devam ediyordum. Enveriye’de verilen uzun soluklu molada kömürlü lokomotife geçilmiş, kaloriferler söndüğü için ortalık yine buz kesmişti. Neyse ki ben tecrübeliydim ve yanıma hep ince, ufak bir battaniye alırdım. Sarınıp sarmalanırken, insanın etlerini kesen bu sevimsiz soğuğu dahi özleyeceğimi düşünmüştüm. Kısa bir süre sonra da belki de vücudumu yoran bu soğuk havanın etkisi ile farkına dahi varmadan uykuya yenik düşmüşüm.

                Gözlerimi açtığımda gün ağarmıştı. Etrafı çevreleyen morlu lacivertli dağlardan ve sarının hakim olduğu yarı çorak arazilerden, gelmek üzere olduğumuzu hemen anladım. Evler sabah mahmuruydu henüz. İçimi bir sıkıntı kapladı o an. Biraz sonra trenle vedalaşacaktık. Son yolculuğumu da dolu dolu yaşamıştım işte. Ortalığı kaplayan o buram buram is kokusunun içinden sanki burnumun içi kömür tozları ile doluyormuş hissine kapılarak yürürken, içimde bu son yolculuğun anısı mühürlenmişti.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.