Delikanlı / H. Senday Özdamar

Bir yaşam ki düşünün: her şey alaboraya dönüşmüş deniz enkazı, zalimlerin zulümleriyle nam saldığı bir dünya. Ölülerin ölüleri kemirdiği bir hiçlik komedisi sürülü önümüzde.

Doğa sırıtıyor olan bitene, insanın yalnız ve naçar haline. Kimsesizlerin kimsesizi oynanıyor dallı budaklı yaşama karşın.

Acının acıya dönüştüğü bir ortam, insan kendine buyruk, tek başına, doğrusunu kaybediyor, ayak uyduruyor kargaşa dolu düzene.

Acıyı bal eyleyenler, acıya gülerek bakıyor, insanı boydan gösteren aynalar da olduğu gibi. Umudun eridiği susuz denizler de sanki yansıtıyor biçareliğini, gece bir kaçıp ortaya çıkan ve göz kırpan yıldızların sağanak yağmuruna benzeyen yalnızlık trajedilerini.

Yarınından endişeli yaşamın yarım bırakıldığı ve elleriyle unutulup dokunulmamış sevgi pınarlarının kuruduğu, susuz yosunları andıran kuytularda mutsuzluğu dorukta, nereden geldiği bilinmez ve hükümsüz kılınmış zamanın içinde.

Dağılan benliği oluyor, boyun eğen isyansız günlerin geçtiği her şeye inat.

İnsanın sürü olarak sayıldığı her yerde.

Ekim ayının ilk günleri gelip çatmıştı. Soğukla sıcağın harmanlandığı bir cumartesi sabahı Şeref yarı uykulu yarı uyanık bir biçimde yatağında yorganıyla debeleniyor, çalar saatin çalmasını bekliyordu. İşte tam zamanıydı ve çalar saat 09.00 ‘da çaldı, yerinden kalkmaya çalışırken, uzun uzadıya saatine baktı, içinden “yine bir tatil gününde çalışmak abesle iştigal, bu ne yorgunluk böyle” diye içinden söylendi, pencereye yaklaştı, “ah sonbahar, yok oluşun simgesi, hüznümü içime gömen mevsim, her şey dağınık, olduğundan farklı sanki benliğim sarmaşık. Yalnızım yine yapayalnız, böyle yalnız da yaşanmaz ki. Bu akşam tekrar anama yeniden söyleyeceğim beni evlendirsin diye, o da hiçbir kadını bana layık görmüyor ki.” dedi.

Salondan ince bir kadın sesi: “Şeref, kahvaltın hazır, hadi gel, yap, sonra da ortalığı toplayayım”, Şeref de “artık, her sabah bu ince sesi duymaktan bıktım”, diye içinden geçirirken, “tamam, geliyorum anaların güzeli Halime kadın.” diyerek anasına seslendi. Afallamıştı, “bu ne iş ya” diyerek birkaç dakika daha söylendi.

Giyindi, salonda kahvaltısını yaptıktan sonra “ çıkıyorum, kahvaltım bitti” diyerek, mutfakta iş yapan Halime kadına seslendi, salona gelen anası bu seslenmeye “dur bakalım, sakin ol, bu ne telaş, bugün zahir gün” diyerek oğluna çıkışan ses tonuyla yanıt verdi. Şeref “eczaneye gitmekte geç kaldım, Atilla Bey şimdi eczaneye gelmiştir, biliyorsun, her sabah o 10.00’da eczaneye gelir, saatte tam 10.00, zılgıt yiyeceğim yine” diye karşısında duran Halime kadını azarlayan ses tonuyla tersledi.

Dışarıda, gece yağan yağmurlar yüzünden yerler çamur içindeydi, yerde kahverengi ve sarımsı kuru yapraklar vardı, ara ara esen soğuk rüzgârla birlikte kestane ağaçlarının ıslak dallarından yeniden yapraklar düşüyor ve yolun iki kenarında birikiyordu. Sabah gün ışığı, almış sazı eline, güneşin sıcaklığına “merhaba” demeye hazırlanıyordu ama uzaklarda, tepelerin üstünde parça parça sis bulutları dolaşıyordu. Yolda hiç kimse yokken, iki kolunu göğe doğru kaldırarak “buna ben yaşamak derim, soğuğun sıcakla mücadelesi, sanki iyinin kötüyle mücadele içinde olduğu gibi, ne gün ama, mutlu olmalıyım, her şey ellerimin altında, ben haklıyım, ben iyiyim”dedi ve bağırdı, sanki yolda biri varmış hissine kapılarak utandı, hemen kollarını indirdi. Motosikletli bir çocuğun yanından geçtiğini gördü, Şeref ıslık çalmaya başlamıştı bile.

Eczaneye gelmişti, kapıdan şöyle bir baktı, Atilla Bey gelmiş, kasada oturuyordu. Onu görünce, hemen eczanenin kapısını açmaya yeltenirken, Şeref kapıyı açtı. O Şeref’e “hangi dağda kurt öldü ki sen bu saatte erken gelirsin! Buyur, buyur, hemen sana çay koyayım” dedi. Şeref “rica ederim, çay mı yaptınız ben yokken?  Halbuki çayı ben demlerim, ustam otur, çay hazırsa, ben getireyim sana, sen zahmet etme” dedi.

Atilla Bey, “geç otur yerine, sana bugün çalıştığın sürece ne çay var, ne de mola, kasaya da Hüseyin bakacak, sana dün verdiğim ilaç isimlerinin hangi hastalığa iyi geldiğini öğrenip öğrenmediğini kontrol edeceğim” der demez, Şeref “ustam, sana karşı boynum kıldan ince, biliyorsun, dün akşam kız istemeye gittik, eve gelince de hemen uyudum.”, dedi. Aile bağlarının kurulmasına önem veren Atilla Bey, “tamam, neyse, dediğin biçimde olsun, pazartesi gününe kadar ezberleyeceksin, sana soracağım, iyi bir kalfasın diyeceğim yok, biraz tembelsin, lise terkten olduğun halde, çabuk kavrarsın ve öğrenirsin” dedi. Şeref içten içe sevindi, sevindiğini belli etmeksizin.

Eczanede işler rutindi, müşteri gelip ilacını alır, giderdi, Isparta’nın Davras mahallesinde acilen çıkan işler yoktu, kavgaların az görüldüğü bir yerdi, kavga çıkarsa bile, yumrukla değil, iş silah yaralanmalarına kadar giderdi.

Atilla Bey, “bugün gelecek günün sabahına kadar ayaktayız, umarım sizler iyisinizdir, dışarıda işiniz yoktur”, hemen söze Şeref atıldı, “ya evet, unutmuşum”  kendi kendine söylene söylene. “arkadaşlarla efkâr da dağıtamayacağız bu gece” derken sözünü bölen Şeref’e öyle bir baktı ki Atilla Bey, tavukların o anda yumurtadan kesileceğini anlardınız. Konuşmasına şu sözlerle devam etti, “işimizi iyi yapmamız lazım, ben eve gidiyorum, dinleneceğim gece yarısına doğru gelirim, ben gelinceye kadar eczanemin sorumluluğu Hüseyin’de olacak”, dedi.

Orta boylu şişman Hüseyin’in yüzü kızararak, içinden de iyi, böylelikle birinci kalfalığa terfi etiğini düşünerek, “tabii, efendim, ne demek, eczaneyi sizden önce kendi malımız olarak görüyoruz, eczaneye yapılan hakaret önce bize, sonra da size yapılmıştır” , diyerek Atilla Bey’in yüzüne kızaran yanaklarıyla baktı. Atilla Bey ‘de onun sırtını sıvazladı ve arabasına atlar atlamaz, uzaklaştı.

Hüseyin ilaçların yerini tanzim ediyor, Şeref de ilaçların isimlerini ezberliyordu. Hüseyin elde ettiği bu başarıdan sonra, Şeref’e göz kırpıp “amma da gün ama, başarı üstüne başarı, alt tarafı herhangi bir gün işte, her şey sakin sokak ıssızlığında, ne bir gam, ne de bir keder var alnımda” diyerek sırıtarak Şeref’e söyledi ve ona doğru güldü. Şeref de ona “beşlik simit oldun birdenbire, yağdanlığı bırak, işine bak, bana da ne söylendiğini duydun, ne bu kasılmalar” dedi.

Tam o sırada, paldır güldür kapı açıldı, beş kişi eczaneye doluştu, yanlarında polislerle birlikte. Bağrışmalar bir yandan, ağlayanlar öteki yandan. Daha ne olduğunu anlamadan, polis iri yapılı boyu uzun Şeref’e yöneldi, ilacın ismini söyledi. İlaçların isimlerini daha yeni öğrenen Şeref, bir raftan öteki rafa seğirtti. Buluyormuşçasına ararken, sırıtarak gelen Hüseyin ilacın ismini Şeref’in elinden aldı ve raflara bakmaya başladı, bu isme benzeyen bir ilaç ismi bulmuştu, sadece ilaç firmasının ismi değişmişti, ilacın imalatından sonra da yalnızca iki ay geçmişti.

Kalabalığın içinden bir ses Hüseyin’e “hadi bul şu ilacı kardeşim, hasta hastanede, revirde bu ilacın bulunmasını bekliyor, bulmak istemiyorsan bana söyle, ben bulayım.” dedi. Ortalık kaynayan kazandı, kızışıyordu.

Hüseyin ortalığı sakinleştirmek için kısık sesiyle “ lütfen arkadaşlar itişip durmayalım, sabırlı olalım” demekle yetindi. Şeref hemen gür sesiyle “sakin, sakin olalım, hep bir ağızdan konuşmayalım, durumun acil olduğunu polis bey bizlere söyledi,  endişelenmeyin.” dedi.

Hüseyin rafların arkasına geçip Atilla Beyi cep telefonundan aradı, cep telefonu kapalıydı, “şimdi ne yapacağız? Bula bula bugünü bulmuş bu kavga, Nöbetçi eczaneyiz de üstelik, hasta revirde, ilaç bekler, biz yaya kaldık, resmen ayvayı yedik” diyerek içinden söylendi, içeri geçip kalabalığa doğru “durun şey, durun şey” diye kekeledi.

Şeref bir terslik olduğunu anlamıştı. Hüseyin tekrar ilaç arıyormuş gibi yaparak, Şeref’e Atilla Beye cep telefonundan ulaşılamadığını söyledi. Şeref Hüseyin’in yüzüne dik dik baktı. Kalabalığa bir şeyler söylenmesi gerekiyordu, Şeref Hüseyin’e “dur, bir dakika” dedi, “ustanın adını karıştırmadan ilacın bizde olduğunu söyleyip tarihinin geçtiğini de ekleyelim, gerçekte bu zaten, sorumluluğu hastanın yakınlarına atalım” diyerek konuştu.

Şeref, onlara dönerek, “lütfen, hastanın en yakını gelsin, ona söyleyeceklerimiz var”, dedi. Kalabalık hep bir ağızdan “hepimiz yakınıyız, sen iyi konuşuyorsun, yüksek sesle, her birimizin işiteceği biçimde söyle, hepimiz duyalım, bu sağlık işi, kimseye güven olmaz, içlerinden biri, ben seni iyi tanırım, Halime ananın oğlusun, dün akşam baldızın kız arkadaşına görücülüğe geldin, arkadaşlar, bu çocuk güvenilir arkadaş, ocağımıza kadar geldi, bunda eğrilik olmaz” dedi.

Şeref ‘in yüzü alı al, moru mor bir biçimde ne olduğunu kalabalığa duyurdu. Ortalık, birdenbire sessizleşti, çıt çıkmadı, Şeref’in adını duyan o kişi, “sorumluluğu ben alıyorum, önemli bir ilaç, bu ilacı aramaya da vaktimiz yok. Alalım biz bu ilacı, her şeye rağmen, silahla yaralanmada hastaya gerekli olan bu ilacın kullanılması lazım, hastamız yaşarsa ben yaşayacağından eminim, çünkü imanı var, ölürse de ne yapacağımızı o zaman karar veririz,” dedi.

Apar topar kalabalık ilacı alıp çıktı, ilacı hastanedeki doktora verdiler, doktora eczanedeki durumu da anlattılar. Asistan Selim doktor bu kalabalığa “işimizi şansa bıraktınız, tıbbi konularda şans olmaz, şimdi ilacın kullanılıp kullanılmayacağını hocama sormam gerekir, beni on dakika bekleyin” dedi ve ilacı ellerinden aldı, hocasına sormaya gitti, sonra yanlarına geldi. O da, hocasının ilacın miadı dolduğu için, kullanılmamasına karar verdiğini söyledi.

Hasta yakınları doktorun ağzından çıkan her kelimeye dikkat kesilmiş, onu dinliyorlardı. Hocam sizlere “pazartesi gününe kadar hastanın vücudunda ilaç var, bu ilaç vurulsa da olur, vurulmasa da, diz kapağındaki yaranın iyileşme süresine bakacağız ve hastayı pazartesi gününe kadar yoğun bakım ünitesine alacağız, o zamanda eczaneler randımanlı çalışmaya başlar ve o gün iğneyi vuracağız”, dedi.

Yakınlarının sinirleri zıpkındı, ortalık çok gerildi, kadın hastanın ağabeyi Halit, doktora “ya doktor, siz bizimle alay mı ediyorsunuz? Bu ilacı bulmak zaten çok zordu, bir de pazartesi diyorsunuz, ya kız kardeşim Asuman’a bir şey olursa?” dedi.

Selim doktor “hastanızla ve sizlerle çok uğraştım, yeter, hastanız emin ellerde, merak etmeyin, iyileşecek, bizler varız, güvenin bizlere, hasta yoğun bakımda olacağı için sizleri hastayla görüştürmemiz yasak, yarın geldiğinizde yoğun bakım ünitesindeki görevli hemşireden bilgi alırsınız, bizlerin sizler için yapacağımız bunlar, şimdi diğer hastalarımla ilgileneceğim, izninizle” diyerek yanlarından ayrıldı.

Ağabey Halit, soluk alıp vermeden kendini kız kardeşinin yanında buldu. Doktorla neler konuştuğunu Asuman’a söyledi, kız kardeşi ona “biliyorsun sen beni, ben sabırlı bir kimseyim, beklerim” demekle kaldı, hasta bakıcılar geldi ve onu yoğun bakım ünitesine taşıdılar, ağabeyi arkalarından baka kaldı.

Yorgunlukları benliklerine oturmuş beş kişi hastaneden ayrılıp çay içmeye gittiler, belirsizlik ve ikilemler yüzlerinden okunuyordu.

Sizce bu hastanın durumu ne olacak? Kendiniz düşünüp karar verin. Yaratımlarınız umudunuzu boş ufuklar içinde eritmeyecektir, sonbaharınızın yeniden ölümlere neden olması ve yeniden doğuşlarla ortaya çıkması gün gibi aşikâr olacak yeryüzünde,  sürecektir bu keşmekeşlikte.

 

Göğü yıkan şimşekler, ucube yolları yarıyor. Dünün solgun ışıkları bugünün karartmalı günlerine benziyor. Her biri yanıp sönen umut ve umutsuzluk arasında sıkışan kara bir çıban: o kalmış tek başına: benliği bulutlu duman.

 

Usu hüznün içinde darmadağın, yalnızlıkla boğuşan, umutları, mutlulukları ve sevinçleri

Hiçliğe karıştırılıyor sanki yalana benzer gibi insan denilen varlık tarafından.

Sahtekarlık, hilekarlık ve yalancılık almış başını gidiyor, üstlerine yapıştırılan aba oluyor,

dönülmez bir gecenin arkasından.

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*