Darmaduman / Mahmut Yıldırım

“11 numara.” “Yok.” “34 numara.” “Burada.” “40 numara.” “…” 40 numara!” “Burada hocam burada.”

Her gün aynı bok. Yoklaması ayrı dert matematiği ayrı. Bir türlü sevemedim gitti şu okulu. “Evet çocuklar, bugün ‘bir bilinmeyenli denklemleri’ işleyeceğiz. Hey sen 40 numara! Ders sonunda sana bir sürprizim var.” Sanki çok da umurumda. “Tamam hocam, sabırsızlıkla bekliyorum.”

Bülent Hoca’nın tahtaya yazdıklarını yarım yamalak defterime geçirmeye çalışıyorum. Beşler bir tarafta altılar bir tarafta, anlamadan, dinlemeden yazıyorum. Baba zoruyla okuyoruz ya neyse. Birden kulaklarım çınlıyor. Herhalde yine bana sövüyor bizimki. Akşam olsa da mahallede top oynasak. Ah ulan ah! Yaktın bizi Bülent Hoca. Anlatıyor da anlatıyor, hiç mi yorulmuyor bu adam? Örnek bir soru yazıyor tahtaya. “Bilene benden çikolata.” deyip kandırıyor milleti. Hâlbuki ortada ne çikolata var ne de başka bir şey. İnek Ahmet atlıyor hemen. Neyse ki biraz yazı yazdık da zaman hızla geçmiş. Bir blok bitti bitecek. Yazıyorum isteksizce. Kalemin ucu kırılıyor birden. “Lanet olsun.” “Bir şey mi dedin?” “Yok hocam bir şey.” Bu hoca bugün bana taktı arkadaş. Soluma dönüyorum. Uç isteyeceğim ama yanımda kimse yok. Unutmuşum bir an tek başıma oturduğumu. Neyse ki zil çalıyor ve derin bir oh çekiyorum. “Ohhh!” Kalkıp bizimkilerin yanına gideceğim, hoca demez mi çocuklar iki dakika beni dinleyin. Ulan hoca, zaten on dakika teneffüsümüz var bari ondan çalma. “Yarın sınıfınıza yeni bir arkadaşınız gelecek. Adı Ezgi. Ona iyi davranın. Özellikle sen 40 numara. Anladın mı? Çünkü bir tek senin yanın boş. Şimdi çıkabilirsiniz.”

Çıkmıyorum. Öylece donup kalıyorum. Adı Ezgiymiş demek, Ezgi. Sağ elimi çeneme dayayıp hayal etmeye çalışıyorum. Artık sol yanım da dolu olacak. Hiçbir şey düşünemeden irkiliyorum. Bizimkiler dalga geçiyor “40 numara gelsene, oturup kaldın öylece.” Gidiyorum. Kantinden bir çay alıp koyu bir sohbete dalıyoruz. Kahkahalar uçuşuyor. Son yudumu alacaktım ki zil çalıyor. “Hay anasını satayım…”

Son ders. İçimde bir kıpırtı onu düşünüyorum. Gözleri ne renk acaba? Mavi ya da yeşilse hiç sevmem. Kahverengi olsun. “Evladım şu soruyu da sen yap bakalım.” “Kahverengi hocam.” “Ne kahverengisi evladım, gel şu soruyu yap dedim. Neyse arkandaki gelsin.” Ucuz atlattık. “Bir hayal kurdurtmadınız be adama.“ Nerede kalmıştık. Ya beni sevmezse? Olmaz öyle şey ya sevecek ya sevecek, o kadar. Bir de gamzesi olsun. Şişkonun teki olmasın da güzel biri olsun işte. Ya babamdan nasıl para koparacağım? Hay aksi. İllaki bir piçlik çıkacak ya ortaya neyse. Çıkış zili çalıyor. Bugünü de atlattık ya gerisi tın. Bizimkilerle eve doğru gidiyoruz. Her kafadan bir ses. Saat altıda maç yapalım diyorlar. Yorgunum deyip geçiştiriyorum. Ayrılıyoruz. Eve geçiyorum. Odamdayım. Çantamı bir kenara fırlatıp ellerimi başımın altına koyup uzanıyorum. Aklımda o, solumda o. Uzun zamandır bu günü bekliyordum. “İnşallah olur Allah’ım inşallah.” Çıldıracağım. Meraklar içerisindeyim. Annem mutfaktan bağırıyor “Yemek hazır oğlum elini yıka, hemen gel.” Elimi yıkamadan sofraya oturuyorum. Babam işten yeni gelmiş. Bir hayli yorgun, bir o kadar da sinirli. Herkes tabağını silip süpürürken ben kaşığımı çorbanın içinde gezdiriyorum. Sanki bir senedir ayrıymışız da unutamıyormuşum, sürekli aklımın bir köşesindeymiş gibi. Babam “Kalk siktir git, nimetle oynama.” Dünden razıyım ya. Kalkıyorum.

Yatağıma uzanmış, saatin sesine dalmışım. Tik tak, tik tak kafam zonkluyor. İki gün sonra matematik sınavı var ama umurumda değil. Şu kızı ayarlayalım da gerisi gelir. Ah aşk! Beni de kendine benzettin ya neyse. Uyuyasım var. Ablam içeri giriyor. “Neden yemeğini yemedin, anlat bakayım, yoksa sevdiğin biri mi var?” “Yok be abla ne sevmesi. Uyuyacağım hadi sen git.” Zar zor uyuyabildim. Sabaha kadar bir sağa bir sola dönüp durdum. Uyandığımda okula daha çok zaman vardı. Herkes kahvaltıya oturmuş bir yerlere yetişme telaşında. Babamın gönlünü hoş tutmalıydım. Çayını ben doldurdum mesela. Bir değil iki kere hatta. “Yine ne istiyorsun lan.” “Şey biraz harçlık verirsen iyi olurdu, okulda lazım oluyor da.” “Daha geçen gün verdim. Yok sana para mara.”

Kapıyı sertçe vurup çıkıyorum. İlk defa derse zamanında gidiyorum. Hoca geliyor, Oturuyorum. “Sende mi buradasın haylaz.” “Geldik işte hocam.” Ders başlıyor. Uflaya puflaya yazıyorum. Kapı çalıyor. Gelen Ezgi olmalı. Unutmuştum bir an. İçeriye sanki kahverengi yeleli bir kısrak giriyor. Yanıma oturuyor. Tam da istediğim gibi. Bülent Hoca derse devam ediyor bense teneffüste konuşmanın hayaliyle yaşıyorum. Ders çıkışı konuşsam, kokusunu içime çeksem ne güzel olur. Diğerleri fena kıskanıyor olmalılar. Nihayet zil çalıyor ve kısa bir ara. Ardına bakmadan hemen bahçeye gidiyor, ben de peşinden. Fırsat bu fırsat. Bahçeye açılan kapıdan tam geçiyorum ki koşa koşa birinin boynuna atlıyor, öpüyor, yanağını okşuyor. El ele tutuşup yürümeye başlıyorlar. Biri beni şuracıkta vursun. Tam sol yanımdan.  Tek bir ok darbesiyle.

Sessizce bir köşeye çekilip onları izliyorum. Zil çalıyor. Onlar gidiyor, ben kalıyorum. Olduğum yerde darmaduman…

 

About Mahmut Yıldırım 8 Articles
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.