Çubuk Gölü’nde, Göynük’te Gülümsemek / Sevda Müjgan

Mudurnu – Çubuk Gölü – Göynük 2

a

Çubuk Gölü

Göynük’ün 11 km. kuzeyindeki 15 hektarlık bir alanı kaplayan Çubuk gölü, Kayabaşı   tepesinden inen heyelanın vadiyi tıkaması sonucu oluşmuş, doğal bir göl. Bir yürüyüş parkuru olarak benim için çok kısa da olsa çevresinde yürürken aklımdan” insanın kendisine çekilmek istediği zamanlar sığınabileceği bir yer” diye geçti. Sessiz, sakin, mavi ve yeşildi. Kıyısında yalnızca 20 haneli bir köy vardı. 20 hane… Oturduğum iki bloklu apartmanda daha fazla hane var!

Ortalama 13 m. derinliğindeki gölde oltayla sazan ve alabalık avlamak serbest de olsa buna niyetlenen hiç kimse yoktu görünürlerde. Yalnızca genç bir kadın gölün kıyısında ıhlamur, nane, kekik vs. satıyordu. Bir de ondan dinledim köylerini. (Şu anda da ondan aldığım ıhlamuru ve kuşburnunu kaynattım, içiyorum. Pek güzel oldu!) Göle bambaşka bir hava veren değirmenleri sordum önce. 10 yıl kadar önce bir dizi çekimi sırasında kurulan platformdan kalmış o değirmenler. Birdenbire de Çubuk Gölü’yle özdeşleşivermiş. Hemen karşımızda duran “Şenol’un Yeri”ni göstererek “Şenol değirmende kafe işletiyordu. Çok da güzel işletiyordu ama belediye artık izin vermiyor.” dedi. Arada neler yaşandığını bilemem ama şimdilerde kaderlerine terk edilen değirmenler yıkılmaya durmuşlar. Arkasından sözü kendisinin de İstanbul’u bildiğine getirdi. Oğlu hastaydı, onun tedavisi için geliyorlardı İstanbul’a.  Herkesin derdi ayrıydı. Yaşam, insanlar için aslında hiç de kolay değildi. Ama yine de gülümsüyorduk. Gülümsemek belki de güçlenmekti.

Çubuk G

Köyde kullanabileceğimiz genel bir tuvalet olmadığı için insanların özel yaşamlarına bu biçimde girmek pek hoşumuza gitmese de yönlendirildiğimiz üzere Şenol’un evinin açık kapısından içeriye girdik. Böylece bize eviyle birlikte yaşamının da kapılarını açmış olan (Ben aslında tam da bu nedenle evimde birilerini ağırlamayı sevmem. Yaşamımın kapılarını açmayı istemem.) Şenol’un karısı Yasemin’le tanıştık. Kuzinede (Anneannemin evinden başka evlerde de kuzine vardı!) patates pişiriyordu konukları/müşterileri/bizim için. Benimse dikkatimi evdeki tüm odaların kapılarına asılı işli havlular çekti. Kadınların işli havlularını farklı biçimlerde sergilediklerini görmüştüm ama böylesini ilk kez görüyordum. Bu, kalabalık bir evse (kaynanalar, kaynatalar, çocuklar…) her birinin odasına farklı bir havlu asılıyor olabilir diye geçti aklımdan. Ancak Yasemin başka bir şey söyledi: “Köyde bütün kadınlar asıyor, ben de astım.” Zaten evde kocasından ve ondan başka kimse de yokmuş. Ah! O sırada duvardaki aynayı süsleyen dantel de bana gülümsedi. Kadınların yaşadıkları ortamı güzelleştirme istekleri… Yaşamları yoksuldu ama konuştuğum iki kadın da yürekçe yoksul değildi. İçtendiler, güler yüzlüydüler ve emekleriyle varlardı. Sevdim onları ve Çubuk Köyü’nü/Gölü’nü!

Göynük

Göynük

Göynük hakkında karşıma çıkan ilk bilgiiki tepe arasında kalan vadiye kurulmuş klasik bir Osmanlı yerleşimi” oldu.  Klasik Osmanlı yerleşiminin bizi götürdüğü yerlerde ise karşımıza evler, konaklar çıkıyordu.  Bu evlerin/konakların yüzyıllara meydan okumalarını çok seviyorum. Hayat/dünya başka bir şey oladursun, onlar kendi bildiklerince var olmayı sürdürüyorlar gibi geliyor bana. İlçenin sokaklarını artık bir parça yorgunlukla adımlayan ayaklarımız, elbette İstanbul’un fethinden sonra Göynük’e yerleşen ve orada yaşamını yitiren  Akşemseddin’in türbesine de uğradıktan sonra Göynük halkının milli mücadeleye verdiği desteğin sembolü olan Zafer Kulesi’ne yöneliyor.   Zafer Kulesi, 1922 yılında Sakarya Meydan Savaşı anısına Cumhuriyet Dönemi’nin ilk kaymakamı Hurşit Bey tarafından Selâ kayalarının üzerine inşa ettirilmiş.

3

Sokaklarını adımladığın kentle boyun aynı hizadadır. O, daha bir gerçektir. Oysa ayaklarının altına serilen kent, gerçeklikten uzaklaşır. Senin katacağın anlamlara açıktır. Kuleden çevremizi saran köpeklerle birlikte herkes belki de kendince bir anlam yükledi Göynük’e. Güneş batıyor, yüklediğimiz anlamları kızıla boyuyordu. Belki hüzündü belki sevinç! Ben mutluydum. Göynük, yaşadığım hiçbir yere (kente/kasabaya/köye) benzemiyordu. Beni acıtacak hiçbir şeyi yoktu!

Mudurnu’da zamanım olmadığı için (!) geri çevirmek zorunda kaldığım yemek davetinde aklımı özellikle çelen güveçte yaprak sarması, bu kez Göynük’te bir lokantada karşıma çıktı. Üstelik yanına keşli cevizli kaşık sapı mantısını, keşli cevizli erişteyi (Benim favorim budur.) ve tava yoğurdunu da alınca… Bu sözü tamamlamamak gerekir. Yolu Göynük’e düşürüp o sofraya oturmalı.

1

2

Yedigöllere giderken kendini Mudurnu – Çubuk Gölü ve Göynük’te bulan gezi grubumuz, günün sonunda yaşananlar defterine dopdolu bir sayfa daha ekledi. Ben daha İstanbul’a dönmeden çıkacağım yeni yolculukları düşlemeye başlamıştım bile!

1 Yorum Çubuk Gölü’nde, Göynük’te Gülümsemek / Sevda Müjgan

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.