Çilekler / Çiğdem Aldatmaz

Sonunda elimizdeki bıçakları birbirimize çekmiş halde bulmuştuk kocamla birbirimizi. Birlikte geçirdiğimiz beş yılın finalini böyle yaptık.

Şimdiyse can çekişen evliliğimizi bitirmek için birkaç günlüğüne geldiğim sahil kentinden kıyıya bakıyorum; baktığım yerin durduğum yer olduğunu unutarak, çünkü kıyıyı unutmazsa enginlere açılmayı hatırlayamaz insan  ve kıyının hikâyesi uzaklaşmaktan ibaret.

Ben bunları düşünürken o Karanlık Fırın Sokağı’nın çatlak duvarları arasından bana gülümsüyor.

Karanlık Fırın Sokağı, evlendikten birkaç yıl sonra taşındığımız yer. Oraya adımımızı attığımız andaki şaşkınlığımız hiç geçmedi. O eve yerleştiğimizden beri hayatımıza çöken karanlık dağılmadı. Adı gibi lanetliydi sanki bu sokak. Yine de beş yılımız bu evde, bu sokakta geçti.

Bugün evlilik yıldönümümüz; yine unuttu. Unutmak onun yaşadıklarıyla baş etme biçimi. Her şeyi unutmuş gibi davranarak geçiştirmese, hayatta kalmayı beceremeyecek. Beş yılımız birbirimizin gözlerinde bata çıka yüze dura geçtiğimiz bir deniz. Yorulduk belki, ben kıyıya çekildim.

Şimdi yaşadıklarımızı düşünüp tatlı tatlı gülümsediğini buradan bile görüyorum.

Gülümseme denen şey ışık hızıyla yayılır. Yayılıyor. Çocukluğumdan beri baktığım fakat artık hiçbir şeye benzetemediğim bulutlara ulaşır. Sonra onları tuhaf bir şekle büründürüp sahibine ulaştırır gülümsemeyi. Şimdi o İstanbul’un en tuhaf mahallesinde, ben denizinden başka hiçbir şeyi olmayan bir şehrin kalesine karşı bir başka bankta oturmuşum, karşılıklı aynı kıyıya gülümsüyoruz. İçler acısı bir hikâye bizimki. Birlikteyken eksilmek modernizmin tuzağıysa biz onun kapanına kısılmış biçareleriz. Yaşarken anı biriktirdiğini unutanlardanız. Anı diye sahip çıkıp sarıldığımız, hep kırık gülümsemelerle hatırlanan, insanlara sinir bozucu gülümsemelerle anlattığımız küçük çaplı travmalar… Çünkü zaman içinde tükene tükene seni bir noktaya getiren hayatından geriye, sadece bu anlatıların kaldığını fark edince saklamak istediği bir acı duyuyor insan. Kimseler duymasın, sen bile anlatma kendine. Öyle bir sır olsun ki bu, yıllar sonra ruhunu kazdığında bile nerede olduğunu bilme.

Çok yalnız bir akşamüstü bu. Yaz yaklaşırken tek tük açılmaya başlayan sahil barlarının önünden yürümeye başlıyorum. Bir tanesini gözüme kestirip içeri giriyorum. Sezon henüz açılmamış. Masalar boş. İnsanlar henüz büyük işlerinde, şehirlerinde, kasabalarında, uğraşlarında. Ne zaman gelecekleri belli değil. Garsonlar eski masaları indirip kaldırıp indirip kaldırıp durağanlığı perçinleyen tıkırtılarla dalgın dalgın çalışıyor. Yüzlerinden kendi haline bırakılmış hikâyeleri, benim yüzümden ne yaptığını bilmeden savrulmanın utancı geçiyor. Gelmesini beklediğim, sesi kıtaları aşmış olsa da kâğıda ezbere çizebildiğim bir yüz beliriyor.

Sonra: onun yüzü. Sanki o yüzü alıp kendi yüzüm yapmışım. İnsanlık tarihinin gördüğü tüm tapınak duvarlarına çizmişim. Yazının icadı o yüzün tasviri için olmuş, denizciler tüm korsan gemilerini o yüze kavuşmak vesilesiyle alarga etmiş. Beni bar taburesinden alıp dünyanın gizemine götürecekken, otele yakın bir  markete götüren bu akşamüstü onunla geçirdiğim yılları zihnimde film karelerine bölüyor. Boğuntulu bir akşama, iki kişilik dünyama, yemek telaşına, yarı uykulu izlenen bir filme, kocamdan gizli içtiğim sigaraya ve hep yarım bıraktığım kahveye ulaştırmadan önce markete girip çilek alma kudretini bana veren yüzünü görüyorum önce… Bu suretten kurtulmak için çok çırpındım. Yalnız kalmayı dilediğim anlar olduı, artık birbirimize dokunmak istemediğimizi fark ettiğim her akşam beni korkutan yalnızlık duygusunu bedenime yaptığım küçük dokunuşlarla hafifletmeye çalıştım. Hepsini hatırlıyorum. Sonra elimi buzdolabının içine uzatıp çilek kâsesine dokunuyorum. Ruhumu kaskatı kesen soğukluğu  duyumsuyorum. Her şeyi tek tek ilerliyor zihnimde.

Görüntü: marketteki çilek kasası… Görüntü: uzun bir akşamüstünün aynı tedirginlikle hafızama kazıdığı koku… Ona fırlatırken kırılan vazo… Görüntü: yabancı bir yataktayım ve üzerimde kaç elin gezindiğini bilmiyorum. Görüntü: kocam elini saçlarıma  dolamış, beni öldürmek istiyor. Görüntü: tırnaklarım onun yüzünde, birliktelik fikrini tırmalıyor. İnsan vücudundan ne çok kan fışkırdığına şaşırdığım an; bir çiçeğin kayayı delişi.. Masanın üzerindeki gazetede şiddete uğrayan kadınların haberleri ilişiyor gözüme. Ben de o kadınlardan biri mi oldum şimdi? … Ama hayır, benimkisi böyle bir hikâye bile değil. Değildir. Bile isteye birbirimize zarar vermek istedik biz.

An parçaları peşimi bırakmıyor, o parçalarla ördüğüm yoldan yürümek üzere kalkıyorum bardan.

Bütün yürüyüşler sonunda kendine çıkmıyor ne yazık ki. Kocam beni çok sevmiş, çok nefret etmiş

benden. Artık birlikte olmak zorunda olmadığımızı her söylediğimde inkâr etmiş. Birlikte iyi

olduğumuzu söylerken seri katil gibi soğukkanlıyız. Zamanla birbirimizi öldürecek noktaya gelmemiz sıradan hayatımızın kenar süsü, çileklerin üzerine serpilmiş pudra şekeri.

Market tezgâhına yanaşıyorum, elim çileklere uzanıyor. Tek tek seçtiğim çileklerin her birinde beliren, marketin kapitalist floresanları altında onun bana neden durmaksızın aynı yollardan geçtiğimi hatırlatan yüzü beliriyor. İşte o yüz olmasaydı, çilekleri alıp otele gidecektim. Resepsiyonist gözyaşlarımla kıpkırmızı kesilen yüzümü görmesin diye başımı öne eğip geçecektim önünden ve bu son kez olacaktı Bundan sonra herhangi bir sebeple başımı öne eğmeyecektim. Odama girerken beni karşılayan dağılmış yatak, kaç gün kalacağımı bilmediğim için tüm eşyalarımı içinde tuttuğum kırmızı bavul, otelin solgun perdeleri, içeri sızan güneş ışığında yolunu arayan toz zerreleri… Eşyanın durağanlığında bulduğum iç huzuru. Bana kim olduğumu değil, kim olamayacağımı bir güzel anlatan yaşamöyküm karşımda selam duracaktı. Tableti elime alıp dönüş biletimi alacaktım belki. Dönmeyi öğrenecektim. Bu, adımlarımı sağlamlaştırır gibi, beni yeni bir hayata başlatacaktı. Çilekleri yıkayıp tabağa aldığımda sakinleşmiş olacaktım. Kocamı arayıp tanrı en son çileği yaratmış biliyor musun, diye şapşal espriler yapacak ve dudaklarımda hissettiğim o ilk sulu ısırıktan bambaşka bir tat alacaktım. Kayıtsızlık eğitimini başarıyla tamamlamış olacak ve yarın yine aynı şeyleri yapabilecek gücü  bulacaktım. Fakat şimdi kendime biçtiğim hayata dayanamıyorum ve dudaklarımdan çilek suyu yerine kalbim sızıyor.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.