Cennetin Renkleri / Kemal Albayrak

Yeni doğmuş kedilerin gözlerine bakamazdım önceden, garipserdim. Onların zavallı düşkün çaresiz hallerine acırdım. Çirkinliklerine dayanamaz gözlerimi kaçırırdım, sarhoş bir edayla yürüyen, işemek için bile annelerine muhtaç olan sağır yavruların nasıl yaşayabildiklerine, nasıl çevik bir  yırtıcıya dönüştüklerine hayret ederdim. Annelerini babalarını görmesem biçare hayvancıkların asla  sağlıklı bir kedi olacaklarına imkan vermezdim.

Sevgili oğlum Arda’yı elime aldığımda kısık gözleri, esmer teni, başının ortasında bir yumak saçıyla kendime benzetmekte zorlandım. İnsanoğlunun da tıpkı kedicikler gibi doğumdan sonra gözlerinin, renklerinin boylarının hatta kafa yapılarının değiştiğini biliyordum. Hatta bir arkadaşımın kafası bebeklikte yanlış yatırıldığından yassıydı, bazılarının kepçe kulakları vardı. Birkaçı elden ele gezmekten havalara atılmaktan şaşı da olmuştu sanırım. Sesi zil gibiydi doğrusu, kulaklarımı tırmalıyordu ilk günden. Kulakları sağlamdı ama  bir terslik vardı.  Hekimler mümkün olduğunca uzun süre alıkoyup testler yapmaya devam ettiler. Olağan tetkikler  deyip geçiştirirken ikinci gün kendimi  hekimbaşının yanında buldum. Duyamadığım, anlayamadığım laf kalabalığından önce beni ağırlamış kahve söylemiş, sapasağlam anne ve babadan oğlumun nasıl ve niçin  göremediğini öğrenmek mümkün olmamıştı.

Kızgınlık ve hayal kırıklığıyla dava etmek, başka bir hastaneye gidip denetlemek bir virüsün mü hastanede bir kusurun mu sebep olduğunu öğrenmek istemiştim. Apar topar çocuğu göz hastanelerinden birine götürüp çığlıklarına aldırmadan Profesörün  ellerine teslim ettiğimde acıyan nazarların dışında  çaresizliğini ilminden utanıp sıkılarak hatta belki gazabımdan çekinerek nasıl eveleyip gevelediğini söylesem kara mizah olurdu.

Hayatta çoğu insanın hazır olmadığı babalığa bir de engelli, özürlü, kör ya da âmâ babası olmak ekleniyordu. İnsanların neden kırılıp incindiğini anlamadığım aralarında ayrım görmediğim sözcükler kaderimin bir parçası olacaktı. Bir zamanlar ayaklarıma  masaj yapan yollar gibi gördüğüm sarı noktalı  zeminler hayati rotam olacaktı. Ev düzenimden, eşya seçimime hatta yaşadığım her ayrıntıya girecekti  bir çift gözün eksikliği. Biz de eksik olan her göz için gözümüzü dört açacak her işe dört elle sarılacaktık.

Annesinin bana görünmeyen göz yaşları çekilen sütünde kendini gösteriyordu. Daha da beyazlayan teninde, kansızlığında, iştahsızlığında; her daim gülen gözlerinin ağırlığında doyamadığı aynalardan ve ekranlardan kaçışında hissettiriyordu.  Acı  bir tebessümle beni aldatmaya çalışmasına kanıyor numarası yapıyordum.  

Hayallerim de çocuklaşıyordu, kediler gibidir bebekler de diyorum. Gün sayıyorum, açılacak gözleri babasına annesine bakacak, masmavi gözleri kömür gibi olacak. Amca kızının gözleri de masmaviydi doğunca şimdi ela oldu.  Açılacak  elbet karanlık odada ışığı yakınca kısılacak gözleri, göz bebekleri kocaman olacak, ayak sesime dönecek başı.   Salladığım tespihe dalacak gözleri bir o yana bir bu yana hipnotize olacak, ‘ce’ yapınca gülmekten katılacak.  Annemin de dediği gibi sadece meleklere gülmeyecek bize de gülecek bizi de görecek.

Akşam haberlerinde sıradan kaza haberlerinde sadistliğimi ve zalim tarafımı hissetmeye başladım sanırım. Organ bağışı kamu reklamlarından sonra içimdeki şeytan keşke bir çocuk ölüverse bağışlasalar  gözlerini, biricik Arda’m görse o minik gözlerle. Utanıyorum sonra düşüncelerimden kirli hayallerimden; ama aklıma mukayyet olamıyorum. Kafamı dağıtmak için bilgisayarı açıyorum, kendimi  organ bağışı oranlarını incelerken buluyorum.    

Düşleri  kayalıklara çarpan kaptandan daha beter haller de karşılıyor insanı. Kibirlenip durmak yerine kaderin her cilvesine aynı hoş görüyle yaklaşmak gerekiyor. Hayatta gördüğünüz her güzelliğe  nasıl hayran oluyorsak her kusura da öyle saygı duyup sahip çıkmayı bilmek gerekiyormuş. Zamanın öncülüğünde güzel işler yapmak için araştırıp okudum, kendimizi hazırladık. Tabi her zamanki gibi evdeki hesap çarşıya uymadı, kitapta yazan hayatta kolay uygulanmadı. Ama zorlukları aştık.

İnanıp çalışınca ardınızdan başka insanların da seferber olduğunu görüyorsunuz.  Bir  sözünüzle iki eli kanda olsa imdadınıza koşan insanlar da var. Sesli kitap okuyan ünlülerden, nasıl yardımcı olurum diye kafa yoranlara, evine bugün de iki ekmek eksik götürürüm diyen asgari ücretliye kadar ne yüce gönüller var.

Büyüdü sonunda Arda’mız, okumayı yazmayı söktü. Okuluna devam ediyordu. Zekası fazlaydı. Kolay ezberlerdi, geç unuturdu. Gururluydu.  Kime benziyorum derdi sık sık. Bir de bazen uzaktan görünüşlerini merak ederdi varlıkların, masalları, efsaneleri ve tarihi severdi. Aşık Veysel gibi saz çalsın istedim, yapamadı. Başka bir çalgıya da heves etmedi. Her zeki insan gibi vaktini geçirmekte zorlanır oldu, sesli kitaplarını okuduğu yetmezmiş gibi kendi de seslendirmeye çalışıyordu. Tarih okurken “Nasıldır acaba görünüşü?” dedi. Sonra  üzüleceğimden çekinerek dediğine diyeceğine pişman oldu.

Elimdeki taşlardan birini avucuna koydum. Önce avucunu sıkıca kapadı, sertliğini, kabartmaları hissetti. Sonra diğer elinin parmaklarıyla dokundu, “kale” dedi. Evet, dedim tıpkı Estergon Kalesi gibi. Ardından bir taş daha verdim, yelelerinde gezdirdi parmaklarını zarifçe. Dizginlerinde dolaştı, açılan ağzında durdu bir süre. Sanki nefesini hissediyordu, gözlerine değdi, boynunun kıvrımında gülümsedi. “At” dedi. Tıpkı “Sakarya” gibi siyah dedim, diğerini de sol avucuna koydum. Bu da “beyaz at” dedi. “Evet, tıpkı Düldül  gibi köpük kadar beyaz.” Tüm taşlarla tanıştıktan sonra sıra zemine gelmişti. Biri alçak diğeri yüksek şekilde dizilmiş kareler sıralanmıştı. Altmış dört karenin otuz ikisi yüksek, otuz ikisi alçaktı. Yüksekte olanlar siyah, aşağıda olanlar beyaz,. Ortalarındaki boşluklar ne için biliyor musun, diye sordum. Taşları oturtmak için mi? Evet, harika bir çocuksun, iyi ki doğmuşsun dedim. Sarılıp öptüm, alnından. Başladım anlatmaya oyunu.

Bir haftaya kalmadı, oyun inceliklerini dinlerken buldum Arda’yı. Ayın sonunda kurallara hakim bir oyuncu olmuştu. İkinci ayımızda başa baş mücadele ediyorduk artık. Üçüncü aydan sonra dinlediği kitaplardan olsa gerek kazanmaya hasret kaldım. Sinirlerim bozuluyordu doğrusu, ama bir yandan ezilirken diğer yandan böyle bir çocuğa baba olmak gururumu okşuyordu. Artık öğreteceğim bir şey yoktu, hatta öğrenmeye başlamıştım. Yetersizliğimi ilk defa kabul edip bir usta buldum.

Arda’yı ustanın ellerine teslim ettikten iki yıl sonra Millî sporcu oldu. Hayatta hep gıpta ettiğim ay yıldızlı formayı Rabbim oğluma nasip etmişti. Onun sayesinde dünyayı da gezmeye başlamıştım. Yanında yardımcı olarak oturuyordum, gören oyuncularla oynarken iki tahta kullanıyorduk. Arda’nın önündeki kabartmalı tahtaya rakibin yaptığı hamleyi oynuyordum. Bir süre sonra körleme dediğim benim kendimi aciz hissettiğim oyunu oynuyordu. Rakibin oynadığı taşı sadece sözle söylüyor, tahta ve taşlar oluşan  konumlar zihinde gerçekliğini koruyor hiçbir not tutulmadan oynanıyordu. Benim zihnim beşinci hamleden sonra yenik düşerken tüm oyunu ve olasılıkları bilgisayar gibi aklında tutan oğluma hayran oluyordum. Millî takım maçlarında antrenör hata istemediği için her on hamlede bir tahtaya dokunuyor, konumları görüyor ve devam ediyordu. Gözleri gören ustaların saygısı takdire şayandı. İsmi artık hürmetle anılır olmuştu. Ardayla beraber hayatım değişiyor, insana doğaya dünyaya bakışım derinleşiyordu. Ön yargılarımı  ve kuruntularımı her turnuvada geride bırakıyordum. Tek bildiğim gördüğümüzden fazlasıydı.  Farklı diller, dinler, kültürler ve renklerin ortak diliydi satranç taşları. Ben   de oyuncular, antrenörler hatta ustalar kadar bu dilden anlıyor, Arda’nın sayesinde onlarla aynı dünyayı paylaşıyordum.  

Hayat eksiklerimize yas tutmak, yokluğa yerinmek yerine ihtişamlı yanlarımızı, yeteneklerimizi açığa çıkarma yeri olmalı. Böylece  ardımızdan gelenlere ilham olup yeni çığırlar açabiliriz. Benim kaderimde de iyi bir baba, iyi bir yardımcı oyuncu olmak varmış. Sağlıklı  evlatlarını sağken kaybeden, hırsızlıktan, kavgadan, terörden, uyuşturucudan koruyamayan insanları gördükçe buruk bir sevinç yaşıyor ve oğlumu gururla örnek gösteriyorum. Arda’m belki gökkuşağını göremedi; ama bize cennetin renklerini bağışladı.

1 Yorum Cennetin Renkleri / Kemal Albayrak

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*