ümraniye escortkadıköy escortataşehir escortsikiş izlebrazzers izleporno izle

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Cenk Çalışır “Beria, vicdani taşı ağır olan yüreklere dokunabilmeyi başarabilecek bir roman.”

01 Haziran 2019 1
Söyleşi: Mahmut Yıldırım

Yasak meyveyi yediği için cennetten kovulan Havva ile Adem’in çocuklarıyız. Gezegendeki varlık nedenimiz suç.”

“Bu sözlerin sahibi bir yazar olunca, eserlerinin polisiye türünde olması kaçınılmaz elbet.” diyerek Beria adlı romanın önsözüyle söyleşimize giriş yapmak istedik. 

-“Beria” adlı polisiye romanınız Maceraperest Kitaplar etiketiyle yolculuğuna başladı. Bu yolculuk, beraberinde onlarca okuru da yanında getirdi. Son Gemi okurlarına kendinizden ve romanınızdan bahseder misiniz? Okuru neler bekliyor?

Aslında Beria, duygusal olarak baktığımızda dramatik bir eser. Yani trajik bir hikâyesi var ve oldukça dramatik bir dille kaleme alındı. Okur biraz üzülsün istiyorum. Bu romanı okurken kurgusal bir dünya olduğunu tabii ki bilecek ama okuyacağı şeylerin hiçbiri yaşadığımız hayattan çok da kopuk değil. Geçmişte çokça yaşanmış, bugün hala yaşanan ve gelecekte de çokça yaşanacak şeyler okuyacak. Dolayısıyla o gerçekliğe okur ne kadar yakınsa, kendisi ne kadar o gerçeklik karşısında üzüntü duyuyorsa, romanda karşılaşacağı karakterler de o kadar ete kemiğe bürünecek diye düşünüyorum. Beria bu anlamda biraz iç yakan, iç acıtan bir roman olacak. Zaten yazım amacı da o Beria’nın. Bizim sokaklarda yanı başından geçiverdiğimiz çocuklara, mültecilere, dilencilere bakış açımızı birazcık daha onların gözünden bakabilmeyi yaşatmaya çalışan bir kitap. Zaten o bakışla bakıyor okur ama burada bunun altını bir kere daha çizmek, oradaki merceği biraz daha büyütmek çabası var Beria’nın.

Aslında şöyle özetleyebilirim: Her romanımda başka bir duyguyu öne çıkartmaya çalıştım. Birinde gerilim oldu, birinde mizah oldu. Beria hakikaten dramatik bir eser ve sanat eserinin kendi yarattığı gerçeklikte, yani gerçek gerçeklikten okuru kurgusal bir dünyanın içerisine sokan eserlerde, bir şeyin altını çizmesini kıymetli buluyorum. Beria’nın da altını çizmeye çalıştığı şey; çocuk istismarı, mülteciler…

Kendimden bahsedecek olursam; 2010 senesinde ilk eserimi verdim. Son 10 senedir edebiyatla iç içeyim. Serbest çalışan bir adamım. Daha önceki işlerimde hep beyaz yakalı olduğum için kendime çok vakit ayıramazdım ama hep oldum olası sağlam bir okurumdur. Okumanın verdiği özgüvenle günümüzün de yazarı olmayı hep istedim. Ama beyaz yakalı iş buna çok fırsat tanımadı. 2010 senesinde kendi işimi yapar ve çalar saati kurmadan yatabilen bir adam olunca yazmaya da vakit ayırabildim. “Satranç Cinayetleri” adlı ilk romanım ile çıktım yola. Okurlardan ve yayınevinden gelen beğenilerle “Bu işi yapmalıyım.” dedim ve edebiyatın durdurabileceğim bir şey olmadığını da gördüm. O zamandan beri şunu çok iyi biliyorum; edebiyat sabit bir şey değil. Sürekli değişim ve gelişim halindedir. Edebiyatın içerisinde kalmaya çalışıyorum. Değişimleri ve gelişimleri takip etmeye çalışıyorum. Öğrendiğim her yeni tekniği eserlerimde uygulamaya çalışıyorum. O bir süreç. O eğitime yazdığım sürece de devam edeceğini biliyorum. Dediğim gibi “Yazmak durdurabileceğim bir şey değil.” Çok keyif alarak yaptığım bir şey. Böyle devam edecek diye düşünüyorum.

-Romanınız teknik olarak içinde 7 hikâye barındırıyor. Bu hikâyeler anlatılırken sürekli yer değiştiriyor ve okurun roman boyunca her geçişi takip edebilmesi sağlanıyor. Biraz da bu tekniğiniz üzerine konuşsak? Öykü yazarı olmanızın da etkisi var diyebilir miyiz?

Aslında öykücülük sonradan geldi. 5 romandan sonra iki öykü kitabım çıktı. O yüzden romancılığımın beslediği bir öykücülüğüm olabilir. Öykücülüğümün beslediği bir romancılık olmaz. Aslında biraz senaristlikle de alakalı bir şey olabilir. Çünkü senaryo çalışmalarım da var. Senaryo grupları ile de çalışıyorum. Belki onu sinemasal bir teknik gibi düşünebilirsin.

Zaten edebiyatta yazım türleri olarak baktığımızda, Beria özelinde konuşursak, tanrısal bakış açısıyla yazılmış bir eser. Dolayısıyla tanrısal bakış dediğimizde ne var? Aynı anda, farklı yerlerde, farklı kişileri gören, onların duygularını, düşüncelerini, her şeyine hakim olan bir tanrısal bakış var. O bakışın kalemi zaten. Harun ne yapıyorken Aişe ne napıyor? Aişe Harun’un yanındayken Enis ne napıyor? Enis oradayken Okan ne yapıyor? Okan ne yapıyorken Turgut ne yapıyor? Hepsini aynı anda okura verebiliyorum. Tanrısal bakışla ele almış olmamın böyle bir avantajı var.

Şimdi, sadece Beria özelinde, her ne kadar romana adını Beria verdiyse de en az yer alan karakter belki Beria. Beria’nın diğer karakterlere göre bir farkı da şu: Beria’nın yüzü yok. Yani Harun’u da tarif ediyoruz. Aişe’yi de anlatıyoruz. İşte Hülya, Enis, Turgut, Okan hepsini biliyoruz. Belki Sedat’ı da, Faysal Coşkun’u da biliyoruz ama Beria’nın yüzü yok. Hatta Aişe robot resmi çiziliyor dediğinde de Harun gitmiyor. Bunu özellikle yaptım. Her okur kendi Beria’sını yaratsın istedim. O anlamda karakterler başka başka olayların içerisinde göründü ve her biri başka bir maceranın peşinde. Turgut’un derdi başka, Okan’ın derdi başka, Enis’in derdi başka. Harun ve Aişe’nin çıktıkları yolculuk başka. Polisiyeye yedirmek için yaptığım bir şey bu. Çünkü hemen söylemek gerekiyor. Beria’yı yazmadan önce zaten bir polisiye roman için birikmeye başlamıştım. Ama neler olacağını bilmiyordum. Belki de Okan ve Turgut ve Enis hikâyesi başka bir romanın konusu olabilecekken sırf benim dramatik bir eser üzerinde yoğunlaşmam nedeniyle o notları da bu romanın içine giydirdim ve sarmal bir yapı kurdum. En sonunda hepsi finalde birleşip daraldı ve düğümlendi. Bitti yani.

-Romanın birinci derece karakterlerine bakarsak, öncelikle Beria, Aişe ve Harun… Harun’un oğlu Ayberk’i kaybetmesi, ardından karısı Derya’nın intiharını da göz önünde tutarsak, biraz da Aişe’ye yardım eli uzatmasının sebebini kendi yaşadığı acılara bir nevi göğüs gererek konuyu içselleştirmiş olması mı?

Aslında şöyle: Okur açısından bakıp eseri ele aldığımızda, Harun zaten dipteyken romana giriş yapıyor. İntiharın eşiğindeyken Aişe’yle karşılaşıyor ve hikâye başlıyor. Harun’un geçmişini Harun’un anılarından ya da rüyalarından okur öğreniyor. Dikkat edersek Aişe’nin geçmişine dair hiçbir şey yok eserde. Çünkü Aişe’nin nasıl bir geçmişi olduğunun romana bir katkısı da yok. Aişe’yi dipte alıyoruz. Kızını kaybetmiş, üzerindeki kıyafetlerden başka hiçbir şeyi olmayan bir kadın. Ailesini kaybetmiş kocasını kaybetmiş yurdunu terk etmiş biri. Bir bilinmeze doğru yola çıkmış ve kızına daha iyi bir hayat sağlamak için çıktığı yolculukta kızını çaldırmış. Aişe’nin içinde bulunduğu durum son derece suçluluk psikolojisi ile baskın bir durum ve çok çaresiz. Böyle çaresiz bir kadına yardım edecek olan kişinin konuyu içselleştirmesini istediğim için Harun’a öyle bir geçmiş yazdım. Yani sadece bir dosya numarası vererek “Kayıp onlarca kişi var, onlardan birisi de Beria’ymış, Aişe sen şimdi burada otur, biz zaten gerekeni yapıyoruz.” deyip işi takip edecek olan, sadece bir görev olarak konuya yaklaşacak olan bir polis olsun istemedim. Harun zaten o noktada polis bile değil. Emekli edilmiş, işini de kaybetmiş bir adam. Dolayısıyla onun içselleştirmesi için benzer bir acıyı yaşamış olması gerekiyordu. Ayberk için yapacağı bir şey yok. Çocuğu zaten ölmüş. Ama Beria için bir umut olabileceğini görüyor ve zaten hikâyeyi bu başlatıyor.

-Yukarıda bir nebze cevap verdiniz ama bana kalırsa romanı okuyan bir kişinin, artık sokakta dilenen çocuklara karşı önyargılı bakışları da değişecek. Bir nevi romanda bu değişimi de planladınız değil mi?

Tabii amaç zaten buydu. Umarım öyle olur. Her okurda aynı etkiyi yaratmasını tabii ki bekleyemeyiz ve insanda vicdan dediğimiz şey taşın ağırlığıyla aynı değildir diye düşünüyorum. Hiç etkilenmeyen de olabilir. “Ajitasyon yapmış bu yazar.” diyebilirler. Konu ilgisini çekmiş ama alıp okumayabilirler.

Bir yazar olarak şunun çok net farkındayım. Her okuru memnun etmek gibi bir lüksüm yok. Öyle bir hedefim de yok zaten. Ama Beria dediğim gibi vicdani taşı ağır olan yüreklere dokunabilmeyi bence başarabilecek bir roman. Bunu okurlardan şu ana kadar gelen tepkilerden zaten görüyorum. Şunu diyenler de var. “Cenk Bey, yüzümüze yumruk atsaydınız hatta ve hatta kürekle dahi vursaydınız emin olun bu kadar etki etmezdi, emin olun çok acıdı.” diyen de var. “Şuan altı aylık hamileyim, kitabınızı bitirmekte zorlanıyorum, içim parçalandı, gözyaşlarımı tutamadım.” diyen okurum da var. Şunun altını çizmek lazım herhalde; yani yaralı bir konu, hassa bir konu, ince bir buz. Yani o buzun üzerinde 410 sayfa boyunca yürüyecek okur. O buzu kırmadan ıslanmadan karşıya geçmesi çok zor.

-Romanlarınızda yarattığınız kahramanlarınızda kendinizi anlattığınız oldu mu?

Yok olmadı. Şunu çok net söyleyeyim: Bilinçaltı nasıl çalışıyor bilmiyorum ama altı roman ve otuz öyküden oluşan iki kitabım hiç birebir olarak bir karakteri yaşadığım, tanıdığım, elini sıktığım, birlikte oturup çay, kahve içtiğim birini alıp kullanmadım. Ne ismiyle, ne fiziki görüntüsüyle, ne karakteriyle.

Benim için yazarlığın zaten kıymetli tarafı şu; kurgu ile çok fazla mücadele etmiyorum. Kurgu beni çok fazla zorlamaz, yormaz. O anlamda çok sıkıntı yaşamıyorum. Benim en çok keyif aldığım şey farklı karakterleri kurabilmek. O olay karşısında karakterin kırılma noktasını hesaplayabilmek, kırılmadan sonraki değişimini yaşatabilmek. Ne düşündüğünü, ne duyduğunu hissedebilmek ve onun nasıl davranacağını öngörüp kağıda dökebilmek. Yani o an için o olmak duygusu. O yüzden her kahramanda ben mutlaka biraz biraz varım ama birebir alt kat komşumdur, üniversitedeki sınıf arkadaşımdır, askerdeki silah arkadaşımdır öyle bir şey yok. Ben de nihayetinde kapalı bir hücrede büyüyen bir adam değilim. 52 yıllık bir ömrüm var ve 52 yıldır kimleri tanıdıysam, kimlerle çay, kahve içip, elini sıkıp, yüzüne baktıysam hepsi bir şekilde bilinçaltımda yazarken çıkıyor diye düşünüyorum.

-Bazı eleştirmenler ve edebiyat çevreleri tarafından dışlanan ve edebi bir tür olarak kabul edilmeyen polisiye türü hakkında, polisiye yazarı olarak neler söylemek istersiniz?

Şimdi o eleştirmenler kimlerdir bilmiyorum ama böyle eleştiriyi hiç doğru bulmuyorum. Çünkü kim ne derse desin polisiye çok sağlam bir edebiyat türüdür. Polisiyeyi edebiyatın dışında tutan adam nerede tutuyor onu da merak ediyorum? Polisiye her şeyden önce suçu insandan bağımsız ele alamaz. Hiçbir şekilde tavşanı yedi diye bir çakala kızamazsın. Onun doğası o zaten. Ama insanın doğasında suç ne kadar varı konuşmak gerekir. Polisiyenin işi suç anlatmak gibi gözükse de aslında suçla insanın temasını anlatır. Çünkü suçtan söz ediyorsak zaten bir insandan onun suçla temasından söz ediyoruzdur. Dolayısıyla ne olmuş da o insan o suçu işlemiş? Bizim kaleme aldığımızı hiç bir iş sebep sonuç olarak baktığında cinayet değil ki. Bir suç işliyor ve bu suçun suç olduğunu da bilerek yapıyor. İnsana yakışan bir şey yapmıyor ki. Vazgeç başka bir form üret. Hem o suçu yapacak hem yakalanmayacak. Ya da başkasının üzerine atacak. Böyle ince ayarlar yapıyor olmak insanla çok bağdaşmıyor gibi gözüküyor ve öte yandan bakıyorsun kitabın önsözüne de koyduk: Zaten cennetten işlediği suç nedeniyle kovulan Adem ile Havva’nın torunuyuz. Gezegendeki varlık nedenimiz suç. Şimdi suçtan bağımsız insanı ele alamazsın.

Polisiyenin yaptığı şey de insanın en karanlık yönünü ele almak. Polisiye edebiyat üzerinden çok güzel felsefe yapabilirsin, psikolojik çözümlemeler sunabilirsin. Çok güzel saptamalarda bulunabilirsin. Her duyguyu da aktarabilirsin. Yani nitelikli bir polisiye neden bir edebiyat türü olmuyor, benim katıldığım bir eleştiri değil açıkçası. Buna zamanında çok prim verilmiş. Ben şöyle bakıyorum; açıkçası bir sanatın kıymeti bana göre, bunu bir şiirle, bir resimle, heykelle, tiyatroyla, mimari bir yapıyla da yapabilirsin. O anda senin içinde bulunduğun gerçek gerçeklikten uzaklaşırsın. Sanatın o üç boyutlu kapısı vardır. Oradan seni geçirebilen sanat eserleri kıymetli eserlerdir bana göre. Bunu polisiye edebiyatla da yapıyorsak ortada bir sanat eseri de var demektir.

-Bu romanın oluşumunda belgesellerden, gazete haberlerinden, arşivlerden yararlanmışsınız. Suç edebiyatı üzerine daha mı çok yoğunlaşıyorsunuz?

Aslında suç edebiyatı üzerine yoğunlaşmıyorum. Tabii ki okumalarımın çoğu oradan ama başka edebiyat dallarını da takip ediyorum. Bu bir konsantrasyon meselesi yani bir şeyi yazıyorken, bir konuyu belirlemişken ilgi alanım hem araştırmalarım hem okumalarım hem tesadüfen karşılaştığım her şey o an hangi konu üzerinde merceği büyüttüysem nereye konsantre olduysam oraya yamayabilmekle alakalı olarak ben de çalışıyorum. Kafamdaki öyküye yerleştirebileceğim her malzemeye açık oluyorum. Bu konsantrasyon meselesi. Yani herkes der ya, ilham geliyor mu? Bana gelmiyor. Çağırınca da gelmiyor, var mı onu da bilmiyorum.

Sizin ilham dediğiniz şey belki de bende konsantrasyon olarak tanımlı. Çünkü ben şu anda yazmadığım için kağıt kalemle dolaşmıyorum. Ama şimdi cep telefonuyla da not alınabilir. Normalde yazı dönemlerimde kağıtsız kalemsiz dolaşan bir adam değilimdir. Arabayı kenara çekip çalakalem not alan, yine gece komidinin üzerinde telefonun ışığıyla çalakalem uyumadan önce not alan, aklıma bir şey gelince hemen onu kağıda döken biriyim. Bütün o okumaların, araştırmaların olduğu dönemde artık hangi konuya yoğunlaştıysam bütün algım açık. Uyanıkken, bilinçliyken her şeyden beslenebiliyorum.

-Diğer 5 polisiye kitabınızla son kitabınıza baktığınızda tarzınızda ne tür değişiklikler oldu? Kendinizi eleştirir misiniz?

Her yazarı kendine münhasır kılan bir üslubu vardır. Derler ya “Sizi diğer yazarlardan ayıran şey nedir?” ben şunu söylerim: Her yazar zaten ayrıdır. Hiçbir yazar birbirine benzemez ki.

Bizim kalemimizden akan mürekkebi oluşturan şey arkamızdaki hayatımızdır. Yani ben 52 yaşında bir adamım. 52 senede ne yaşadım, ne okudum, ne gördüm, ne oldum, nereden beslendimse hayallerimi de o beslenmeye göre bir kurguya dönüştürebiliyorum. Dolayısıyla beni farklı kılan şey üslubumdur. 9 senedir beni edebiyatın içinde tutan; bir öğrenci olarak eğitimleri ve seminerleri takip etmek ve profesyonelce yazarlık yapmak.

Üslubumun da gelişim gösterdiğini çok net söyleyebilirim. Bu zaten bana münhasır bana ait bir şey de değil. Her yazarın her eserinde üslubun bir tık öne çıkmış olması gerekir. Hedefi bu olmalıdır. Farkında olmasa bile çıkıyordur değil mi?

-Polisiye yazarlığını diğer türlerden ayıran incelikler nelerdir?

Polisiye her şeyden önce bana sorarsan bir muamma işidir, gizem işidir ve zeka işidir. Yani şu da bir gerçek artık, polisiyeyi bile tek başına bir parantez içerisinde tutamayabiliriz. Her polisiye okuru Beria’dan keyif almak zorunda değil. Mizahi bir dille bir polisiye vakayı çözen kahramanlar da var. Son derece otoriter, hiyerarşik yapı içerisinde, monomot işini yapanlar da var . Farklı dünyalar kuruyoruz polisiyenin içerisinde. Farklı kurgular, kahramanlar yaratıyoruz. Dolayısıyla okur hangisinden keyif alacaksa, hangisini yakın hissederse o tarzla, o türle yola devam edecek.

Burada önemli olan, incelik dediğin şey polisiyenin ana şemasından çıkmamak. O da nedir? 300 sayfa bir cinayet romanı yazıp 300 sayfanın sonunda tesadüfen katili buldurursan çuvallarsın. Okuru tatmin etmez. Polisiyede heyecanı yukarıda tutacaksın. Bu farz bir şey. Bir de orada testere dediğimiz teknik var. Testerenin dişleri gibi düşünün. Gerilimi yükseltip indireceksin, yükseltip indireceksin ama ana hat olarak da bütün iskelet şöyle duracak; 45-60 derecelik duran bir testere düşünün, bu polisiyenin ana yapısı. Dinlendirme sahneleri görebilirsin. Benim önceki romanlarımda diyorlardı ki “ Orada gövdeyi kan götürüyor, senin adamların Uludağ yolunda mangal yapıyor.” Yapmasın mı? Uludağ’a çıkan polisler mangal yapıyor. Adamlar da yapsın. Hem okur orada bir dinlensin, atmosferden çıksın. Yani o incelik kısmına dönecek olursak polisiyenin ana hatlarından uzaklaşmamak birinci esas. İkincisi o ortaya koyduğun zekanın olabildiğince devam ediyor olması. Hiç bir şekilde okuyucunun aklına ihanet eden ya da onun aklını küçümseyen bir şekilde bitirmemesi.

-Genelde tanık olduğunuz bir olay mı oluyor yoksa bu roman gibi belgeseller, haberler veya arşivlerden izler mi var?

Beria için bunu söyleyebiliriz. Aynı şeyi Kilit Operasyonu için de söyleyebiliriz. Çünkü Kilit Operasyonu’nda da ta Edison ve Tesla’dan başlayan bir teknoloji savaşı var. O savaşın getirdiği aşırı silahlanma var. O dönemde çok yoğun okumalarım oldu. Ama hepsi olabilirlik içerisinde oldu. Özellikle iklim kontrol silahları üzerine ciddi araştırmalar yapmıştım. Ki Amerika Birleşik Devletleri’nde yasaklı tek konudur. Hükümetten izin almadan basının işleyemeyeceği tek konudur. O yüzden ulaşılabilir kaynaklar oldukça kısıtlı. Ama o kısıtlı imkânlarla Kilit Operasyonu’nu yazdım. Diğer eserler için pek öyle yoğun araştırma olmadı. Ama bütün eserlerimde olabilirlik çerçevesi içinde işlendi ve okurun aklına ters gelmez. Dolayısıyla dün de böyle bir aşk yaşandı, bugün de yaşandı, gelecekte de yaşanacak diyebiliriz.

-Yerli ve yabancı polisiye yazarlarından isimler alsak bir de.

Bu soru benim en çok sıkıştığım yer. Çünkü üçünü söylüyorum sonra diyorum ki şu da vardı. Dördüncüyü söylersem aklıma beşinci geliyor. Şöyle söyleyebiliriz: Kıskanarak okuduklarım var. Bu adam niye yazmıyor, yazsa da okusak dediklerim var. Çıktığını duyduğum gün, gidip aldıklarım var. Algan Sezgintüredi, Çağatay Yaşmut, Çağan Dikenelli, Armağan Tunaboylu, Yaprak Öz, Verda Pars, Elçin Poyrazlar merakla alıp okuduğum isimler. Son dönemde Elvan Sayar, Burcu Argat var. Mesela bunlar ilk eserlerini verdiler ama ilk romanlarını okuyup hemen takibe aldığım isimler. İkincisi çıktığı gün alırım, hiç beklemem.

Yabancı polisiye yazarlarına geçecek olursak Glenn Meade, Sidney Sheldon, Frederick Forstyh büyük keyifle okuduğum yazarlardır.

-Bu süreçten sonraki projeleriniz nelerdir?

Şuanda, biraz senaryo işlerim yoğunlaştı. Birkaç projem birden var. Yeni bir roman için bir süreç yok. Elimde yarım olan bir çalışma var aslında, Beria’dan çok önce başladığım sonra dizi için senaryoya yönlendirdiğim, romanına devam etmediğim bir iş var. Tekrar oradaki karakterlerle bütünleşip kaldığımız yerden devam eder miyim yoksa beni heyecanlandıran bir cümle duyar onu roman mı yaparım bilmiyorum. Yazıyla ilgili şuanda dinlenme sürecindeyim. Bir başka programda söylediğim cümleyi yineleyelim: “Sinema işin neresinde?” dediler. Ben de “10 senedir edebiyatla evliyim ama sinemayla da aşk hayatı başladı yani. Ona da sırtımı dönmüyorum.” dedim. Zaman ne gösterecek bilmiyorum açıkçası ama dediğim gibi net olarak şuna başladım, mürekkep buradan akıyor diyebileceğim bir iş yok. Ama benim her zaman kıyıda köşede, yarın öbür gün “Dur bakayım, şu neymiş?” diye toparlayayım diyebileceğim notlarım, anekdotlarım var. Ama şuanda, önümüzdeki birkaç aylık süreç ağırlıklı senaryo.

Polisiye yazarı Cenk Çalışır hocama, bu anlamlı ve keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Var olsun.

Mahmut Yıldırım
Mahmut Yıldırım

Diğer Yazıları

11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.


BENZER KONULAR
YORUM YAZ

nefel özhan

harika bir söyleşi olmuş polisiye romanları çok seviyorum kitap ilgimi çekti.

YAZARLAR