Çember / Emre Çoban

Cinsel arzularını değil yalnızlığını tatmin ediyordu; öptükçe doğdu, öptükçe büyüdü… Çilesi büyüdü, mutluluğu büyüdü… Her şey çok sade ve basitti o an, adeta dünya birden bire küçüldü. Bu büyülü öpücüklerden sonra kadın hiçbir şey olmamış gibi aniden doğruldu, kapıya yürüdü. Sanki ardında bıraktığı dünyayı onlarca kez yeniden keşfetmek değildi. Adam, “Nasıl göremez, nasıl hissedemez bu mucizeyi?” diye düşünürken  “Ne oldu?” diye sorabildi. Cevap çoktu ama kelimelere dönüştürmedi kadın. Belki utandı belki de anlaşılmamaktan korkup durdu. Her cevap yeni bir yorgunluktu. Çokluktaki yokluğu hisseden adam da sustu. Kadının dışarı doğru attığı her adım mantıkla alay edercesine adama daha da yaklaştırdı kadını. Gidişi gözle görünmez olunca bu yakınlık o kadar arttı ki kadın adamın şizofrenik bir gölgesine dönüştü, artık her şeyde o vardı.

Nereye gittiğini bilmeden çıktığı yolculuğun sonu, evine varmak oldu kadının. Bu durum çok da şaşırtmadı onu. Modern psikolojinin buna elbet bir cevabı vardı fakat o gerekçelendirmedi. Düşmedi üstüne. Savruk düşünceler eşliğinde dakikalarca kustu. Kadın, tuvalet kapısının arkasında dünyadan ve hatta kendinden saklanırcasına hıçkırarak ağlıyor, az evvel kusarak dolduramadığı boşluğu gözyaşlarıyla telafi etmeye çalışıyordu. Az sonra kendini sobeleyerek doğruldu, tuvaletten adım attı gerçekliğe. Yeni atmosfer önce parmak uçlarını sonra yüzünü yaktı. Yemek borusunda da bir yanma hissi, yutkunamadıkça acı çekiyordu. Suya koştu. Beynine vuran balyoz darbelerinin zonklamasıyla yıkadı yüzünü. Yetinmedi, sonra kattı tüm vücudunu suya. Oysa arınmak için gözyaşları yetmemiş miydi? Gözyaşlarından daha güzel ne arındırabilirdi benliğini/tenini…  Aldığı hazla aldatmanın suçluluğu kıyasıya mücadele ediyordu zihninde. Oysa ne aldatması, bir sevgilisi dahi yoktu! Acaba bu aldatma suçluluğu nereden musallat olmuştu başına? Tüm benliğiyle ‘haz’ın galip gelmesini ve suçluluğun yenilmesini istiyordu.“Bu adamla ben sevgilimi değil, sevebileceğim tüm adamların hayalini aldattım!” diye teşhis koyunca derdine, hafifledi acısı.

Çok sürmedi adamın Mecnunluğu. Külleri etrafa dökülen sigarasından bir nefes daha çekerek “Saçlarını da götür, ben aşığım aydınlığa!” diye haykırıp elveda dedi zihnindeki Leyla imgelemine. Oysa o kadar kolay değildi kurtuluş. Neden bu kadar uzak, neden bu kadar zahmetli! Bir anda kurtuluverse insan, tüm düşleri birden mutluluk olsa, adım atsa dışarıya, üç kere kucaklayıp bıraksa dünyayı. O andan sonra kuşları seslerinden tanısa, çiçeklerin adlarını bilse, ezbere saysa okyanusun tüm balıklarını! Sokağın tüm hayvanlarının gözlerinden öperek yürüse yol boyunca… Atlamasa bir tek karıncayı. Kadının, yalnızlığın fitilini ateşleyen gidişinden daha sert çarptı gerçeklik adamın suratına. Dünya o yer değil! “Ah keşke daha güçlü olsaydım! Haklılığım ezseydi onu!” Öfkesi kadından ziyade kendine dönüktü, çaresiz ve güçsüz hissettikçe kendini, hayalinde kendisiyle yüzleşiyor ve her karşılaşmanın sonucunda kendi galip geliyordu; fakat bu zaferler bir nebze de olsa rahatlatmıyordu onu. “Şimdi hangi koyunun altına saklanıp kurtulsam bu mağaradan! Bir paralel evrene atlasam, yok olsam, kaybolsam, unutsam ve unutulsam!”

Bir sigara daha yaktı, geçenlerde görüp kahrolduğu bir sahneyi hatırladı. Durmadan çember çizerek kuyudan su çıkaran gözü bağlı atın çilesiydi bu. Birden haykırdı: “Kırmalıyım bu çemberi!” Çemberi düşündü, hayatı düşündü ve bu kez teslim olurcasına çaresizce mırıldanarak: “Bazen ölümlü olduğunu bilmek bile bir teminattır.” tümcesi dilinden usulca süzüldü.

Gece boyunca mücadele etti. Sonra kabuk bağladı yarası. Bundan böyle ara ara kaşıyabilir, diri tutabilir yahut mührü kaldırıp bazen tümden kanatabilirdi. Fakat o kan da zamanla durulur tekrar kabuk bağlardı. Evet, dert olgu olarak ortadan kalkmaz, sadece başka bir dert bir zaman diğerlerine daha ağır basardı. Dünyanın yeni yeni acılarına selam olsun!

Öfkesi usul usul diniyor, deniz üstünde süzülmeyi bekleyen bir gemi misali vakur bir vaziyet alıyordu. Kalktı, etrafı toplamaya başladı, bu artık hayatın yavaşça olağan akışına girdiğinin bir görüntüsüydü. Bu esnada bilgisayarını fark etti, hemen aldı, yeniden düzen tutup yerleşti ve dizisinden arka arkaya birkaç bölüm seyretti. Kulağına oradan bir müzik takıldı. Gün ışıyalı epey olmuştu, dayanamadı, kulaklığını da alarak evden ayrıldı. Bazı şarkılar yola çıkarır insanı, o da bu yolculardandı.

Baharın kısa dönem askeri çiçekler tüm cömertliğini boca ederken insanlığa, o tüm bunların ayırdında bile olmadan, belki de müziğin temposuna bağlı olarak, hızlı adımlarla ilerliyordu. Sabah yürüyüşüne çıkmış bir kadınla karşılaştı yolda, selamlaştı. Kadının büyüleyici güzelliğine kapılarak kapadı müziği. Sebepsiz gülücükler hatta yer yer de yersiz kahkahalar eşliğinde, dinlediği müzikten söz ettiler uzunca bir süre. Sonra bir daha buluşmak üzere sözleşip ayrıldılar.

Derdine bir ad koyunca rahatlamıştı kadın. Sabaha dek bir arkadaşıyla konuştu, acıyla başlayan telefon sohbeti esprilerle bitti sabaha doğru. Gezmesi, eğlenmesi, takmaması, unutması salık verilmişti. Belki de aradığı şey bu onaydı ve beklediği gibi de onandı.

Sokağa adım attı kadın; yağmur diliyordu, güneş buldu. Kaldırımlara kafa tutan otları eze eze ilerledi. Gözleri bazen, bu pısırıklıkla bu rahatlık nasıl birleşebiliyor, diye düşünerek sokaktaki kedilerin yatışlarına takıldı, bazen de yeni telefon modellerinin reklam ilanlarına. Yeni açılan bir mağazaya girdi. Burada çalışan hoş birini gördü. Amerikan filmlerindeki gibi saçıyla oynadı onu görünce… O da kayıtsız kalmadı, izin veren bir gülümsemenin ardından sohbete koyuldular.

Aradan on gün geçti. Adam ve kadın yeni heyecanların dumanıyla kavruk ilerlerken yolları kesişti bir yerde, birbirlerinin yanından geçip gittiler, birbirlerini fark dahi etmediler. Unutan zihinlerin riyakârlığına karşın unutmayan vücutları birbirine çekiliyordu; ama kontrol zihindeydi.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.