garip
garip
garip

Can Gazalcı: “Eskiden en azından Ankara özelinde meyhane sanatın ve sanatçının yaşatıldığı bir yer. Okurun bunu bilmesini istedim. Ankara’nın bu geçmişi artık unutuluyor.”

reklam
01 Kasım 2019 0

Söyleşi: Bayram Sarı

Can Gazalcı, Meyname’de: “Rakı sofrası, dert ortaklığıydı,” der. Üstadın anlatımıyla: “Sofradaki bir akşamcının derdi diğerlerinin keyfini kovalamaya muktedir, bir akşamcının keyfi ise diğerlerinin derdini kovalamaya kifayetsizdi.” Her şeyden önce bu metnin geçtiği sofrada dertler konuşuluyordu. Tarih ve aşk konuşuluyordu. Sofranın adabını bilmeyen kesinlikle ne bu sofraya oturmalı, ne de kitabın kapağını açmalıydı. Dertlere çarenin olmadığı, karakterlerin ve okurun çıkmaza girdiği noktada Gazalcı, dermansız bir yaranın mevzusunu ağır ağır, hissettirmeden değiştirmekte, rakıyı mayıştırıp zehir etmemeyi ustalıkla başarmaktadır. Can Gazalcı ile “Edebiyatist” yayınevinden çıkan Romanı, “Meyname” üzerine söyleştik.

-Romanınızın çıkış fikri neydi?

Meyhane muhabbetleri gençliğimden beri ilgimi çekiyor ve aklıma –tabii ki kendimce- güzel bir hikâye gelince bu ikisini birleştirmek istedim. Şu hayatta müthiş dostlar edindim ve gençliğimde de -yanlış anlaşılmasın yaşlı da değilim genç de değilim, 43 yaşındayım- aşk meseleleri herkes gibi beni de çok etkiledi. 30 yaşındayken başladığım bu romanda bence çok iyi bir hikâyeyle, aşk, dostluk ve aile ilişkilerini birleştirmek istedim. Ama çıkış fikrinden sonra roman kendi kendine gelişti diyebilirim. Bittiğinde fikirden öte bir şey yoktu başlangıç noktasından, o nedenle esaslı bir soruydu bu.

-Can Gazalcı’yı, “Meyname” metninizi çıkış noktası yaparak tanımak istesek neler söyleyebilirsiniz?

İnsanın kendi kendini teraziye koyması kolay değil. Ama naif bir adamım sanırım,  iş konusunda biraz deliyim. Bildiğiniz gibi YazarEvi’nin kurucu editörüyüm. Bizler yayınevine gönderilmesi öncesinde yazarla çalışarak kitabı mükemmelleştirmeye çalışırız. Bazen, haftanın beş günü, 24 saat içinde 15 saate yakın kitap okuyan dünyada tek kişi ben olabilir miyim diye düşünürüm.  YazarEvi nasıl bu kadar başarılı oluyor diyorlar, bence işte bu delilik sayesinde. İyi olduğumu düşündüğüm bir işi en iyi yapanlardan biri oluncaya kadar asla peşini bırakmam. Bir kitap dosyasını en az 7 kez okurum. 

Yapamadığımı düşündüğüm bir işte ise sonsuza dek beceriksiz kalırım.  Ortalama bir insanın yapabildiği birçok konuda beceriksiz olduğumu anladığım günden beri içim rahat! 

Bu yönlerimle Meyname’deki Barış’a biraz benziyorum sanırım, o da merakını giderinceye kadar asla işin peşini bırakmıyor.

Meyname’den yola çıkarak paha biçilmez dostlukların peşinde olduğumu da iletmeliyim.

Meyname’ye dönersek… Metnin başlangıç tarihini 1960’lar seçmenizin nedeni var mı? 

2006’lara kadar uzanan bir hikayede üç kuşağı anlatmak için… Ama aynı zamanda 60’tan sonra oluşan özgürlük ortamından da yararlanmak istemedim desem yalan olur. Bir de en eski meyhaneleri bulabileceğim tarih olarak düşündüm. 

-Metninizin kahramanlarında bir kefaret duygusu hakim; bir yanda muhafazakar insanlar, diğer yanda Cumhuriyet’in, “laik- Batılı” yaşam tarzını sürdürenler; bu bağlamda, karakterlerinizin her durum ve ilişkilerinde kendilerini suçlu hissetme hallerini nasıl yorumlarsınız? 

Sıkıştıran bu soru için tebrik ediyorum. Neden sıkıştırıyor çünkü bende de bir farkındalık yarattınız. Belki kişiliğimin bir özelliğidir bu ve karakterlerime de geçirmişimdir. Gerçekten de bir şeylere müdahale etme şansımızın bulunmadığı zamanlarda artık kendimizi suçlamamamız gerekiyor. Fakat Meyname’nin karakterleri evet kendilerini suçluyorlar zaman zaman ama onlar da bu farkındalığı yaşıyorlar, dikkat ettiyseniz biri dışında hepsi düz  değil yuvarlak karakterdir, hepsi dönüşüyor. O birinin kim olduğunu da romanı okuyanlara bırakmak istiyorum izninizle. Kefareti, kendi kendine acı çektirme anlamında kullandığınızı düşünüyorum, meyhaneye açılan yollardan biri budur diyor ve bunun gerisini de okura bırakıyorum.

-Metninizde,  “Bay Alkolü Takdimimdir” ve yazarı Halit Çapın’a; Ankara’nın tarihi meyhane ve eğlence mekanlarına; Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Sait Faik, Çetin Altan, Ceyhun Atuf, Cahit Sıtkı gibi yazarlara da göndermede bulunuyorsunuz. Günümüzde neden bu tarz bir meyhane kültürü oluşturulamıyor? Metni, bugün ve dünün meyhane kültürleri arasındaki diyalogun mümkün olabilmesi ya da olamaması açısından değerlendirebilir misiniz?

Evet, eskiden en azından Ankara özelinde meyhane sanatın ve sanatçının yaşatıldığı bir yer. Okurun bunu bilmesini istedim. Ankara’nın bu geçmişi artık unutuluyor.

Meyhane kültürü de kuşkusuz değişiyor. Onu yaşatan mekânlar ve insanlar yok değil ama yeni kuşaklar o kadar meyhaneci değil. Gözlemim bu yönde. Meyhane derdin de keyfin de paylaşılabileceği yerdir aslında. Fakat  gelinen noktada eğlence anlayışı günlük hayatın rutininden, dertlerinden tasalarından uzaklaşmak üzerine kurulu olduğu için biraz yapaylık var. Birbirini tanımak için çaba harcamak gerek ve bu da zor ve meşakkatli bir iş. Bireycilik ön planda, meyhane kültürü buna uygun değil.

Bahsettiğiniz köprü ise kurulabilir, romandaki gibi ak saçlılarla gençler bir araya gelmeyi başarsa keşke…

-Metniniz, “rakıya karışan su gibi, hızlı ama okuru da değiştirerek akıp gidiyor.”  Barış karakteriniz gibi en başta rakının acılığını hissetsek de kurgunuz değişkenlik gösterdikçe rakının o hoş sarhoşluğu hissediliyor; bu bağlamda, rakı içme adabı ile metni okumanın arasında nasıl bir ilişki kurulabilir; Barış’ın dediği gibi, rakı içmeden metin okurun yüzüne bakmaz mı?

Kendi adıma çok içen biri değilim. Bir ay içmesem aklıma gelmez. Sosyal ortamlarda içerim ama işim sosyalleşmeme kimi zaman engel oluyor. Ben Meyname’nin hemen hiçbir satırını doğrusu içerek yazmadım. Ama gözlem yapmak için tarihi meyhaneleri tek tek dolaştım. Sayısız anı dinledim. Hiç tanımadığım insanların masasına gidip “Bir sandalye de ben çekebilir miyim” dedim. Bir kez bile reddedilmedim. O sırada da içkiyle haşır neşir oldum tabii. Yazmak da okumak da doğrusu temiz bir bilinç ister ama iki kadeh içerek yazanlara da bir başka romanı veya meynameyi iki kadeh rakıyla okumak isteyene de itirazım olmaz. Keyifli bir deneyim olacaktır.

-Meyname’de, Asude’nin kaleme aldığı “Bir Ömür Boyu”nda sözünü ettiği gibi, “Hepimizin kandırılmaya, masallar işitmeye,” neden ihtiyacı var?  

Evet, yalanlarla yaşamak zor ama bazen doğrularla da zor. Düşündüklerimizin büyük bölümünü söylemiyoruz zira söylesek çevremizde insan kalmaz. Bize söylense biz de dayanamayız. Bu düşünceler, daha üstten bakıldığında o insanlardan vazgeçmemizi gerektirmeyen küçük şeylerdir aslında ama yine de muhatapların bunları duymaya tahammülü yoktur.

Meyname’de Asude’nin kaleme aldığı ve okuyanların bayıldığı öykü ise bu yalanlardan biraz daha farklı. Geleceğe dair umutlarımızı besleyen yalanlar bunlar. Onlarsız yaşamak mümkün değil. İşin güzel tarafı aslında bunların yalan olup olmadığı da belli değil. Neden ihtiyacımız olduğunu yanıtı da net: Bizi ayakta tutuyorlar, gelecek günlerin daha güzel olacağına inanmazsak hayatta kalamayız ki. Asude’nin karakteri de babaannesinin anlattığı masallarla ona bu umudu aşılamış ama karakter her şeyin o kadar güzel olmadığını fark edince babaannesini öldürmeye karar veriyor.

-Asude ve Mustafa’nın ayrılmasını, “alkolün sorun olduğu” bir vasiyete bağlıyorsunuz, ama görülmektedir ki, asıl neden, Mustafa’nın, Asude’nin edebi yeteneğini kıskanmasıdır diyorum, ne dersiniz? 

Çok ilginç bir nokta bu. Okuyanların hemen tamamından benzer dönüşler alıyorum. Doğrusu o bölüm kurgu için bir gereklilikti ama itiraf ediyorum bunun etkisini ben de yazıp bitirdikten sonra daha iyi fark ettim. Mustafa şimdi şu söyleşi için yanımıza gelse Asude ile o nedenden ayrıldıklarına kesin cümlelerle karşı çıkardı. İnsanın kendine bile itiraf edemediği bir durum yaşıyor olabilir, insanın böyle durumlarda savunma mekanizmalarını çalıştırıp bulduğu bahanelere sarıldığı sır değildir.

-Tek milli huzur bozucu anarşist Asude midir? Asude, bir kurban mı, cellat mı?

Gülümsettiniz beni. Bu, Süleyman Demirel’in bir sözü… Asude, bunu gazetede okuyor ve meyhanenin huzurlu ortamını bozan bir kişiye karşı şaka yollu söylüyor. Bu, onun giderek sertleşse de şefkatli yönünü ortaya koyuyor. 

Asude bir kurban mıdır cellat mıdır sorusu da çok güzel bir soru. Bence yanıt ikisi birdendir. Hepimizin içinde hem kurban hem cellat vardır. Asude, romandaki bazı karakterler için kurban, bazıları için cellattır. Mustafa’nın ise hem kurbanıdır hem onun celladı.

-Metnin mekanına, içinde okurun da bulunduğu büyük bir meyhane denilebilir mi? Her bölümde rastladığımız, güftesinin ve melodisinin kulağımıza uzak bir geçmişten geldiği Hamiyet Yüceses, Mualla Mukadder, Melahat Pars, Müzeyyen Senar, Münir Nurettin Selçuk, Sadri Alışık, Nesrin Sipahi, Serap Mutlu Akbulut, Safiye Ayla, Behiye Aksoy, Mediha Şen Sancakoğlu ve Zeki Müren şarkıları, okurunuzu, mekanını sizin oluşturduğunuz meyhaneye (metne) davet etme mesajı mıdır?

Evet, doğrusu bu sorunuza da bu nitelemenize de bayıldığımı iletmeliyim. Gerçekten gerçek bir meyhaneye kulak verildiğinde, belki bir akşamda bile, birbirleriyle ilgisiz masalarda romandaki muhabbetlerin sürüp gittiğini duyabiliriz. Türk Sanat Müziği’nin ustaları bu meyhanede mutlaka olurdu, Meyname’deki varlıkları da bu çekici davete katkıda bulunuyor gerçekten de bu davete icabet edip etmemek ise okurun bileceği iş.

-Merak ettiğim ve çok hoşuma giden “Gamına koymak” deyimi; Meyhaneci Hacı, sol kanat müşterisinin “gamına koyuyor,” metin, kimlerin gamına koyma amacı güdüyor?

Hacı’nın bir tekerlemesine dönüşmüş durumda bu söz. Sevdiklerine ya da sevdikleriyle muhabbet ederken kullanıyor. Efkârın dağılmasını isteyen, dostlarının dertleriyle dertlenen biri o. Gerçekten küfrettiğinde ne dediğini roman bizden saklıyor. Hacı özelinde ve aslında genel olarak yanıtlarsam, Meyname bütün dostların gamına koymayı amaçlıyor diyebiliriz!

-Arka kapak yazısını okuyunca Meyname’de hep efkârlı muhabbetler mi var sorusu aklına gelebilir metni okumayan okurun?

Çok haklısınız. Bir efkârın, bir hüzün bulutunun kendisini saracağını düşünebilir romanı eline alan kişi. Evet hüzünlü bölümler var ama söylediğim gibi ben bu romandaki anıları bizzat çeşitli meyhanelerde dinlediğim yüzlerce anıdan süzüp okurun önüne getirdim. Bu yargıyı kırmak için romanda “keyifli” diyebileceğim bir bölümü izin verirseniz Son Gemi okurlarıyla paylaşmak isterim: 

Sofranın imdadına bu kez Zeki Müren koştu: 

“…Bazı gün bilmem niye üzgünsün sitemlisin 

Bazı neşeli şakrak, bazı gözü nemlisin…” 

Rakı kadehleri birbirine uzandı. 

Şarkı biterken sessizliği yine Geç Osman bozdu. “Bakın aklıma ne geldi boşanma deyince…” Sanki yanlış dağıtılmış iskambil kâğıtlarını topluyordu. İstemeden yaydığı hüznü kovalayacaktı. 

Yeşim’e döndü: 

“Sene kaçtı hatırlamıyorum. Bir gece bizim Köroğlu…” 

Ali atıldı: 

“Eski karısı…” 

“Amcamın oğlundan boşanmadım herhalde, anlamıştır!” diye kızdı Geç Osman. 

Yeşim gülmeye başladı. 

Masadakiler Geç Osman’ın fırçalarına alışıktı, başka gülen olmadı. 

“Neyse… O gece nasıl içmişim. O zaman hiç sınırım yok. Köroğlu’yla aramız kötü. Baktım, apartman kapısının anahtarı yok, buharlaşmış. Köroğlu söylenmesin diye kapıcı dairesinin ziline bastım. Dış kapı açıldı. Ben de hangi akla hizmet bilmiyorum, aşağıya yöneldim, kapıcı dairesine…” 

Yeşim küçük bir kahkaha attı. Diğerleri şaşkınlıkla birbirlerine baktı. Belli ki saklanmış bir anıydı bu. 

“Ee?” diye sordu Yeşim, kıkırdayarak. 

“Anahtarımla dairenin kapısını açamadım. Köroğlu kilidi değiştirmiş diyorum içimden. Karım açtı zannediyorum. Ama bozuldum ya, Köroğlu’nun yüzüne bakmıyorum, bastım içeri girdim, doğru oturma odasına. O da karşıma oturdu. Dırdıra başlamasın diye aldım sazı elime. Yüzüne hiç bakmıyorum, bildiğin sitemliyim canım!” 

Yeşim’den kahkahalar yükseliyordu. 

“Tabii, evi görünce anladın,” diye tahmin yürüttü Ali. 

“Yahu, bir tuhaflık hissettim ama… Kadın milleti bu, her gün eşyaların yerini değiştirir.” 

“Çok doğru,” dedi Ali bu kez. 

Artık herkes gülüyordu. Hem Geç Osman’a, hem kadınları çok iyi tanıyormuş gibi bunu Ali’nin doğrulamasına… 

“Sonra n’oldu Osman Abi?” 

Kızın hitabından memnun, devam etti Geç Osman: 

“Dilim döndüğünce konuşmaya çalıştım. ‘Bak karıcığım,’ dedim. ‘Her şey karşılıklı… Ama ben aradığımı bulamıyorum sende. Bak, dış kapının anahtarını kaybetmişim. Ama seni uyandırmamak için bizim zile değil, kapıcının ziline bastım. Peki, yukarı çıkıyorum, ne oluyor? Benim bu olgun tavrıma karşı güzel karım ne yapmış? Evimizin kilidini değiştirmiş. Üstelik beni asık suratıyla karşılıyor. Söyle bana, yakışıyor mu? Yakışıyor mu ha, söyle.’ Köroğlu’ndan gür ve tok bir sesle yanıt geldi: ‘Haklısınız Osman Bey.’ Kendimi nasıl dışarı attım, yukarı çıkıp içeri nasıl girdim, nasıl uyudum hatırlamıyorum. Zaten üç ay sonra mı beş ay sonra mı ne boşandık.” 

Masa kahkahalarla çınlıyordu. Yıllardır ilk kez bu kadar gülüyorlardı. Kanatın değişmezi efkâr, aralarında her zaman yerinin olduğunu bilmenin güveniyle kalkıp gitti. 

Ali birdenbire, “Ee, abi,” diye sordu Ayyaş’a. “Ne yapacaksın? İçmeye devam edecek misin?” 

Masa bir anda yine sessizleşti.

“Merakından geber Ali,” diye bağırdı Geç Osman. Gerçekten çok sinirlenmişti. 

“Peki abi,” dedi Ali, mahcup. 

Yeşim, kahkahalarından arda kalan bir tebessümle, önündeki tabağa bakıyordu…

Bayram Sarı
Bayram Sarı Diğer Yazıları
23 Nisan 1968 tarihinde Kastamonu’da doğdu. Zamanın köyden kente göç akımında ailesiyle İstanbul’a yerleşti. Okumayı öğrendiği günden sonra, kitaplar hem kaçışı, hem de tek dostu oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Bir Yol”da dediği gibi, “Evet, pekâlâ biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam, onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım…” O küçük yolda yazarak saadeti, hasretlerini, yaşanmış rüyalarını bulmaya çalışıyor.
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.