garip
garip
garip

Çağatay Dörtyıldız: “Müşfik Kenter’in, Nejat Uygur’un, Muhsin Ertuğrul’un var olduğu topraklarda büyümüş olmak bile benim için gurur kaynağı. “

01 Ocak 2019 0
reklam

Yeni senenin ilk ayı için genç şair, yazar ve oyuncu Çağatay Dörtyıldız ile sohbet ettik.

Dörtyıldız ile “Sesime Gel” başlıklı yeni oyunu hakkında konuştuk, tiyatronun kulaklarını çınlattık.

Siz de muhabbetimize kulak vermek ister misiniz? Hadi, sesimize gelin!

Söyleşi: Deniz Zeybek – İdil Tatar

  • Öncelikle Son Gemi okurlarına kendinizden biraz bahseder misiniz? Çağatay Dörtyıldız kimdir?

1994 yılında İstanbul’da doğdum.İstanbul Üniversitesi Medya İletişim, özel kurumlarda oyunculuk ve şan eğitimleri sonrası sinema filmlerinde ve tiyatro gruplarında çalıştım. 2011 yılında profesyonel tiyatroyla tanıştım. 2014 yılında Par, 2015 – 2016 yılları arasında yazdığım çocuk oyunları ve son olarak 2018 yılında Sesime Gel adlı tiyatro oyunum sahnelendi. Edebiyat dergilerinde kısa öykülerim ve şiirlerim yayımlandı. Bunun yanında ‘’İç’’ adında bir şiir kitabı ve ‘’Profesyonel Hayat Figüranı’’ adında bir roman yazdım.

  • Yazarlığı size ait olan “Sesime Gel”tiyatro oyununda seyircilere aktarmak istediğiniz ve eleştirdiğiniz pek çok toplumsal olaya rastlıyoruz.Kişilere kitle iletişim araçları üzerinden devamlı -sözüm ona- “ihtiyaç” empoze ediliyor olması bunlardan sadece bir tanesi. Bu konuda sizin bireysel tecrübeleriniz var mı? Kendi farkındalık sürecinizden bahseder misiniz?

Sesime Gel hikâyesinden çok önce yerel kanallar, sosyal medya reklamları ve tüketimle ilgili derin bir araştırmaya giriştim. Empoze edilen ihtiyaçlar aslında düşündüğümüz kadar karşı konulmaz bir güçte değil. 18 megapiksel kameralı bir telefonu defter kalem fiyatına almayı düşünüyorsanız zaten size bir ihtiyaç empoze edilmesine gerek yok. Bu yalnızca yerel kanallardaki sözüm ona esnaflar değil, büyük markaların geniş çaplı reklam kampanyaları için de geçerli. Bütün bu bilinçli(!)alışverişin temelinde eksikliklerimizin yattığını düşünüyorum. O boşlukları dolduracak bir şeyler arıyoruz. Gerçeklik sert tokadını suratımıza vurduğunda yaralarımız daha da büyüyor. Bu sefer de o büyük yaraları kapatmak için daha çok tüketiyoruz.

  • Televizyon ve sinema gibi hızlı kitle iletişim araçlarının gelişiminden önce, toplumu aydınlatma çabaları özelliklede Rönesans döneminde tiyatro ile kendini göstermiştir. İzlediğimiz “Sesime Gel” tiyatro oyununuzda toplumsal cinsiyet rolleri yargılarını, haksız güç elde eden insanı,dışlanmış ve kendine yabancılaşmış insanın mücadelesini seyirciye eleştirel ve esprili bir dille aktarma çabanızı görüyoruz. Bu anlamda bakınca tiyatronun toplum gelişimine nasıl katkılarda bulunduğunu düşünüyorsunuz ve sizin bireysel olarak tiyatronun gelişimine katmak istediğiniz nedir?

Tiyatronun izleyicilerinin içinde bir kıvılcım yaktığını düşünüyorum. Ancak onun uzun süre yanan bir aleve dönüşmesi kişiye bağlı. Toplumsal yaralardan bahsetmek için önce birlik içinde bir toplum ve o toplumun yarası olmalı mesela. Bunun yanı sıra tiyatro hiç farkında olmadığımız çözümler sunabilir bize, problemleri ortaya koyabilir ama meraklı bir zihinde işler bütün bunlar. Bütün iş o merakı oluşturmaya çalışmaktan geçiyor. Kieslowski ‘’ Dünyayı değiştirecek olan şey filmler değil o filmleri izleyen insanlardır’’ demiş. Aynı şey neden tiyatro için geçerli olmasın ki?

  • Kenan isimli karakterin dalga geçilen sesi yüzünden sonrasında sesinin hayran olunan bir sese dönüşmesiyle başına gelenleri izliyoruz. Fiziksel özellikler bakımından kişisel farklılıkların ortadan kalktığı ve herkesin mükemmel tek tipleştirilmeye çalışıldığı günümüz yaşantısında Kenan karakteri gerçek dünyada var olsaydı toplum tarafından kendi sesiyle kabul görebilir miydi? İş pozisyonundaki gereklilikleri en iyi şekilde yerine getiriyor olması başarılı biri olarak değer görmesinde yeterli olur mu?

Kenan’ın sesi bir metafor aslında. Onun yerine toplumda kusur olarak algılanan her şeyi koyabilirsiniz.‘’Kabul görme’’ kavramı da zaten kendi içinde çelişkili bir durum bence. İnsanların kusurlarını komik buluyor ve kendinizi tutarak, toplumdaki rollerini kabul ediyorsanız samimi değilsiniz demektir. Hatta bu duruma açıkça kahkahalarla gülmeniz sizin için daha doğru olur. ‘’Sesime Gel’’ de olan şey de bu aslında. Karakterlerin oyun içindeki bizi güldüren davranışları günlük hayatın yapay tepkilerinden çok daha samimi. Fiziksel ve ruhsal bozuklukları olan kişilere gösterilen anlamsız,aşırı sevgi göstergesi onları daha fazla yaralıyor. Eğer sesimin normalden ince olduğuna emin olsaydım, birinin bana ‘’kusursuz bir sesin var’’ demesini istemezdim. Kenan’ın başarılı olduğunu söyleyebilecek tek kişi onun patronu ve işini başarıyla gerçekleştiriyor olması ancak patronlarının cebini doldurduğunda ona söylenebilir. Bütün bu çark onları mutlu etmek için var.Onlar mutluysa Kenan’ın sesi ‘’kabul görebilir.’’ 

  • Tiyatronun, dünyayı en iyi şekilde yansıtmaya çalışan karakter yelpazesine ve yaratıcılığına sahip olduğunu biliyoruz. Kişilerin kendilerinde kusur olarak gördüğü fiziksel ya da kişilik özellikleri, tiyatro oyunculuğu söz konusu olduğunda kişi için ayrıcalık yaratan durumlar haline gelebiliyor diyebilir miyiz?

Bir oyuncunun canlandırdığı karakterde keskin fiziksel ve psikolojik özellikler olması etkileyici bir performans için şart değil. Hatta çoğu zaman riskli bir durum. Fiziksel kusurları ön planda olan karakterleri canlandırmak, yapacağınız ilk hatada sizi gülünç duruma düşürebilir.

  • Tiyatroya oyunculuk ile başladığınızı sanıyorum. Tiyatro dışında da şiir yazarlığı da yapıyorsunuz. Yazmak sizin için ne ifade ediyor? Tiyatro metni yazma konusunda sizi motive eden düşünce neydi? Aldığınız tepkiler ne yönde,biraz bahseder misiniz?

Genelde olumlu eleştiriler alıyorum ancak olumsuz eleştiriler de oluyor ve bunun beni geliştirdiğini düşünüyorum. Oyun yazımı sürecinde, metnimin taslak aşamalarında, yalnızca açık fikirli insanların düşüncelerini almaya özen gösteriyorum. Aksi halde bu sanatsal tatmin avcılığından başka bir şey olmaz. Yazmak hastalığı olmayan bir tedavidir. İnsanlara sözlü iletişimime ayırdığım süreden çok daha fazlasını yazmaya harcıyorum. Konuşuyorum karakterlerimle. Onlar benim dert ortağım,arkadaşım, sevgilim hatta düşmanlarım… Bu yüzden yazabildiğim sürece yalnız olmayacağım.

  • “Sesime Gel” tiyatro oyununuzda yer alan “Hayalet” karakterini herkesin kendi hayatında mutlaka tanışmış olduğu bir karakter olarak anlıyorum. Herkesin kendine ait özel bir ya da belki birden fazla hayaleti var gibi. Siz “hayalet” karakterini yaratırken zihninizden geçenler neydi?

Hayalet karakterini yazarken korkunun aslında ne kadar faydalı bir şey olabileceğini keşfettim. Korku bizim düşmanımız değil. Zihnimizin uyarılarının bir sonucu. Bu mekanizma bebeklikten itibaren oluşmaya başlıyor. İşte bu yüzden Kenan çok küçük yaşlarda tanışıyor onunla. Ona ayak bağı olana kadar da ne derse yapıyor. Korkuyla savaşamazsınız zaten. Ne olursa olsun yenilirsiniz. Kendinize yenilirsiniz hem de. Acıdan ve korkudan kurtulmanın tek yolu sanırım onunla yüzleşmek. Kenan’ın ertelediği bu yüzleşme onda daha büyük bir yıkım yaratıyor.

  • İnsan, hemen tüketiyor, yarına hiçbir şey kalmıyor. Sizce sizin bu yazdığınız ve oynadığınız oyun, yarınlara kalır mı?

Aylarca, yıllarca uğraşıp didindiğim emeğimin öylece yok olup gidebildiği bir dünyada zaten yazdıklarımın yarınlara kalmasının bir önemi olmaz. Öte yandan  sanatın insanlara ulaşmasını engelleyemezsiniz. Eserin üreticisi bile olsanız buna engel olamazsınız;Ölümünüzden sonra, arkadaşınız masanızın üzerinde öylece bekleyen bir kâğıt tomarını yayınlar ve yazar olarak sizin bile farkında olmadığınız bir kitle çıkıverir ortaya. Hatta bu durumla bağlantılı olarak sansürlemenin komik bir biçimde bütün bu süreci hızlandırdığını düşünüyorum. Anlamsız bir bilinç akışının sansüre ihtiyacı yoktur zaten.  

  • Nurullah ATAÇ; “Muhsin ERTUĞRUL bu ülkede tiyatronun seyirciye inmesini istemedi, seyirciyi tiyatroya yükseltmek istedi.” der. Sizin tiyatro sanatıyla uğraşmanızdaki amaç nedir?

Tiyatro sanatına adapte olmamda küçüklüğümde izlediğim sayısız oyunun etkisi olduğunu düşünüyorum.Sinemada bulunduğumdan çok daha fazla sürede tiyatro salonlarındaydım.Oyuncularla tanışma, iletişim kurma fırsatım oldu. Küçük bir çocuğa kattıklarını deneyimledim tiyatronun. Ulaşmaya çalıştığım o hep zihnimde var olan çocuk. Salonda arka sırada oturan, bir tiyatro aşığı olduğunun henüz farkına varamamış minik seyirci…

  • Siz hem tiyatro sanatıyla hem de şiir sanatıyla uğraşıyorsunuz. Bir gün bu iki sanatı birleştirecek olsaydınız hangi şairimizin/şairlerin şiirini sahneye uyarlamak istersiniz?

Cesar Vallejo’nun bir şiirini uyarlamak isterdim. Onun eserlerinden beslenmemek elde değil. Her dizesinde bir hikaye taşıyor. Eğer fırsatım olsaydı ve uyarlayabilecek yetkinliğe sahip olduğumu düşünseydim anlam derinliği oluşturmak benim için çok kolay olurdu.

  • Sanat kavramından ilerlersek, ülkemizde sanatın değer gördüğünü düşünüyor musunuz?

Ben başarılı performansların her zaman seyircisinin olduğunu düşünüyorum. Avrupa ülkelerine kıyasla talep daha az olabilir ama bunu yalnızca topluma maletmek doğru değil. Özellikle genç sanatçılar olarak insanların kapılarını çalmalıyız. Üst perdeden bir bakışla ulaşmak çok zor sanatı kavrayamamış birine. Kimseyi kırmak istemem ama söylenen ukalaca laflar sinirlendiriyor beni. “Ben sahneliyorum anlayan anlar’’ diyor mesela. O zaman sök seyirci koltuklarını, boş salonda kendine oyna. Ben buna da saygı duyarım. Bu düşüncende samimiysen koca bir topluluğu fikrine dahil etme.Bu bencil fikre sahip birinin ‘’sanat değer görmüyor’’ deme hakkı olduğunu düşünmüyorum.

  • Tiyatrodan bahsetmişken sinemaya da seslenmesek olmaz. Senaryolarınızı, beyaz perdeye de taşımak ister misiniz? Tiyatro ve sinema arasında yapılan kıyaslamalara siz hangi perdeden bakıyorsunuz?

 Birkaç sinema filmi senaryosu yazdım. Yakın zamanda beyaz perdeye aktarma şansı bulabilirim.Tiyatro – sinema kıyaslamasını anlamsız buluyorum. Bence şiirle – romanı kıyaslamak kadar mantık dışı.

  • Son olarak ustalara değinmenizi istiyorum. Hangi usta tiyatrocunun yanında çırak olup, onun yanında yetişmek isterdiniz?

Müşfik Kenter’in, Nejat Uygur’un, Muhsin Ertuğrul’un var olduğu topraklarda büyümüş olmak bile benim için gurur kaynağı. Onlar öğrencileri olduğumu bilmiyorlar ama doymak bilmeyen bir merakla bıraktıkları her eserden bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum.

Deniz Zeybek
Deniz Zeybek Diğer Yazıları
3 Şubat 1998’de karlı bir sabaha uyandım. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümü öğrencisiyim. Toplumun sorunlarını sorumluluğumda hisseden bir varlığım yani. İnsanlar havai fişek patlattı; bedenim yara aldı, kalbimin kuşları öldü. Acıyı hissettim, edebiyatta şifamı aradım…
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR