Bütün Kravatlar Beyaz Olmalı / Kenan Şahbaz

Kırmızı koltuğun küçük kalçalarına geri yansıttığı ışık hareleri bir gökkuşağı yanılsaması yaratıyordu. Beyaz pantolonu koltuğun üzerine kondurulmuş özel bir vitrin örtüsü gibi kendisinden daha canlı duruyor. Bacak bacak üzerine atmış olarak verdiği poza o denli kendisini kaptırmış ki uzaktan bakan onu kefeniyle mezarından çıkmış bir ölü zannedebilir oysa. İçinde yanan solgun ateşin ziyası çevresinden soğuk bir aydınlık yaratıyor. Bu aydınlık büsbütün çevresini dolaştıktan sonra buz mavisi gözlerine geri dönüp yerleşiyor. Cansız bakışlarında geçmişin en büyük kalp kırıklıklarının, yasak aşklarının hatıraları duruyor. Bilinmeyen bir zamana özlem duyan buğulu bakışlarla gözlerini bir noktaya sabitlemiş, zamandan kopup gelecek birisini bekliyor. Nasıl canlı olabilir ki şu haliyle? Bir mezar taşı kadar cansız durmayı nasıl becerebiliyor? Bedenini saran canlı örtüsü handiyse tamamen kansız kalarak kırılgan bir mermer yüzeyine dönüşmüş.

En son sanatoryumda yatan teyzemi ziyaretine gittiğimde böyle bir manzarayla karşılaşmıştım. “İnce” dedikleri hastalık insanların yüzünde böyle ölümün gölgesini gösteriyormuş.

Ölü giysileri giyinmiş bir canlı… Bir yerlerden tanıyorum onu. Gençliğinde çok güzel olduğunu anımsıyorum. Şimdi matlaşmış olan o gözleri bir zamanlar parlak mavinin çeşitli tonlarında parıldayan kocaman birer bilyeydi. Kalın dolgulu dudaklarına her zaman kırmızı ruj sürerdi. Tanıdığım ne kadar erkek varsa -babam dâhil- böylesi dolgulu dudakları öpmek en büyük hayalleriydi. Böylesini görür görmez “Oğlum Ayaz, ne dudak varmış şu karıda” der dururdu sürekli. Göğsünde taşıdığı iki iri memesiyle bütün dünyayı doyurabilirdi belki. Abı hayat dedikleri olsa gerekti. Eskiden böyle kısa da değildi boyu. Yeni çeken gömlekler gibi kısalmış sanki. Belki de oturuşundan öyle görünüyordur. Eklemlerin arasındaki sıvıların azalmasından dolayı kemikler birbirlerine git gide yakınlaştığı için boy da kısalırmış. Öyle okumuştum… Bir yetmişe yakın boyu vardı. Hele bir de uzun topuklu ayakkabılarıyla şu oturduğu lobiden geçişi yok muydu? Sağda solda ayakta duran, oturan ne kadar insan varsa, bahçedeki söğüdün dalını sarkıtan kuşlar, kuşların peşindeki kediler, akvaryumdaki balıklar dahi hazır ola geçip her biri boylarının ölçüsünü alıyorlardı. Saçları böyle saçak saçak değildi o zamanlar. Omuzlarına değen lepiska saçlarının bir teli rüzgârda oynasa bütün İstanbul yerinden oynardı. İstanbul’u bırak tüm dünya sarsılırdı. Hele benim titrek yüreğim yok mu? Kafese yeni atılmış bir kaplan gibi yerinde duramaz, alevler içerisinde bütün hücrelerimi sarsardı. Şimdiyse seyrek birkaç beyaz telden başkası seçilmiyor beyzi kafasında. Çökük avurtları daha sert bir karakter vermiş yüzüne.

Ölü duruşlu bir kediyi kucaklamış kımıldamadan öylece duruyor. İkisi de ölü gibi… Asmaya sarılı sarmaşık gibi girift olmuş bedenleri. İç içe geçmişler. Kedi nerede başlıyor? Kader nerede bitiyor, belirsiz. Kedinin kanı beyaz pantolonun paçalarından topuklu ayakkabıların içerisine doğru sızıyor. Ayakkabıyı dolduran ayaklardan eser kalmamış. O kadar zayıf ki anatomi dersi alan herkes bilek kemiklerini karşı binadan bile sayabilir. Çağlayanın iki gözü gibi kanıyor beyaz ayakkabılar. Her damlası kar taneleri gibi birbirinden farklı izler bırakıyor beyaz zeminin üzerinde. Kedinin tüyleri de kadının pantolonu gibi beyaz.

Nasıl çıldırtıcı bir renk bu? Dünyanın bütün lekelerini heybesinde biriktirmiş de yeri geldikçe çıkarıp sergiliyor gibi. Döner kapıdan uzun süre gözledikten sonra cesaretimi toplayıp içeriye girmeye karar veriyorum. Girmeden üst başımı düzeltmek için lobideki aynanın hizasına doğru kayıyorum. Beyaz kravatım kemer hizasının bir parmak üzerinde duruyor. Bir parmak hizası çok önemlidir benim için. Sırf bu yüzden sağ el başparmağımı kemerimin altına takıp gezerim. Bu esnada işaret parmağımın içe bakan yüzünü kemerin üzerine yaslayıp yukarı taraftan kravatıma değip değmediğini kontrol ederim. Bir parmaktan fazla aralık göbek deliğine daha fazla yaklaşmak demek. Abim, daha ben kundakta bebekken çok ağlıyorum diye sobada kızdırdığı maşayı basmış göbeğimin üzerine. Ben ağladıkça dağlamış güzelim göbek deliğini. Ta ki anam duyup yetişene kadar… Tabii bu arada benim artık göbek deliğim de yarayla kaplanıp kapanıp gitmiş. Şimdi üzerinde bir dolu maşa izi var. Kravat hizası da o izlerin bittiği yere kadar uzamalı. Hem öylesi daha güzel olur.

Kravatı düzeltip karnımı geniş kenarlarıyla kapattıktan sonra avucuma tükürüp saçlarıma sürüyorum. Saçlarımın yarısı saçkırandan dökülüp gitmiş. Handiyse ben de içerideki kadın gibi saçsız kalmışım diyebilirim. Ön dişlerimden dördünü daha geçen sene kaybettim. Bakteriler diş etlerinden başladıkları serüveni çene kemiğinde noktalamışlardı. Çene kemiğini yedikçe sallanan dişlerimden alttaki dört tanesini yitirdim. Konuşmaya çalışırken sürekli tükürük kaçırıyor ağzım. Meğerse alt dişler bariyer olup tükürüğü ağızda tutuyormuş. Dudaklar kendi başlarına bu işi halledemiyor. Hem sesler de bir garip çıkıyor. Şimdi gidip ne diyeyim ki kadına?
“Şeninle…. Şeyyy….”
Çok saçma geliyor bir an. Yine de cesaretim yerindeyken beyazlamış yüzümün üzerindeki iki kalın çizgiyi de tükürüğümle düzeltip dalıyorum içeri. Bir hareket bekliyorum. Bir yaprak kıpırdanması kadar bir hareket dahi olmuyor. Kadınla kedinin parlak gözleriyle bana baktığını sezinliyorum. İçeriden gelen amonyak kokusu genzimi yakıp geçiyor. Zeminin parlak yüzeyinden esmer yüzümün beyaza kestiğini görüyorum. İçerideki sessiz serinlikten tüylerim ürperiyor, gözbebeklerim büyüyor. Gözbebeklerim genişledikçe içimdeki beyaz bulutların yerini fırtına bulutları kaplıyor. Çökük yüzümün üzerine kondurulmuş gibi duran iri gözlerimi kaplayan koyu karanlık yayılarak göz akının yerini alıyor. Handiyse gözlerimden dışarıya akıp beyaz kravatımın üzerinde bir leke oluşturacak. Başım yerde ilerlerken bir anda önümdeki bir engele toslayıveriyorum. Neye uğradığımı şaşırıyorum. Başımın üzeri zonklarken kendime gelebilmek için gözlerimi kapatıp açıyorum.

Alt tarafta varaklı bir çerçevenin içerisinde bir kan şelalesi görüp korkuyla geriliyorum. Bir iki adım atınca beyaz ayakkabılardan sızan kırmızı kanı, biraz daha geriye çıkınca ölü kadının kucağındaki ölü kediyle göz göze geliyorum. Oysa biraz evvel kafamı çarptığımda yerinden kalkıp gitmiş olmalıydı. Santim yerinden oynamadan o parlak, sarı gözleriyle beni izlemeye devam ediyor. Kadının ellerinin altından fırlayıp beyaz kravatımda kan lekesi bırakacak. Korkuyla titreyerek kapıya kadar geriliyorum. Kucağındaki kadının koruyuculuğunu yapıyor. Kadın ise verdiği pozu hiç bozmadan kırmızı dudakları hafif aralıklı öylece duruyor.

Kravatım hızlı hareketler sırasında biraz yukarıya kayıyor. Bunu diken terziye küfrediyorum. Ne demeye bozulmayan kravat yapmaz ki? Hatta kirlenmeyen beyaz kravatlar üretilmeli. Bu bütün insanlığın ihtiyacıdır.

Kravatımı özenle düzeltip artık kafamı kaldırdığımda kedinin korkulacak bir yanının olmadığını fark ediyorum. Kadınla beraber sessiz sedasız duvardaki beş metre karelik varaklı çerçeveyi süslüyorlar.

Nasıl da kolay bir kabul oluyor böyle?

Ne zamandır başında döndüğüm, capcanlı duran bir yağlıboya tablodan başka bir şey değilmiş. Kravatımı bir kez daha düzelttikten sonra yandaki binanın camekânındaki yerimi almak üzere hızla çıkıyorum.

 

2 Yorum Bütün Kravatlar Beyaz Olmalı / Kenan Şahbaz

  1. Arkadaş tebrik ederim. Çok güzel ve zevkle okudum.
    Ancak biraz olumsuz yerleri fazla abartmışsın Yani + 18 gibi demek lazım

    • +18 eleştirisine katılmamakla birlikte, her eleştiri benim için saygıdeğerdir. Yorum ve eleştiriniz için teşekkür ederim.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*