Bu Düzen Değişmelidir / Munise Bayer

“Dünya küresini andıran göbeğini ortalığa salıp boş boş gezdi bütün gün, her günün aynısı yani. Suratında kurbağa yeşiline çalan çirkin bir gülümseme, sırtında “bilmemneello” ile başlayan bir markadan alınmış godoman montu. Buralar onun, hatta dünya onun,  başkalarına gitmesi gerekenler de ona “akmış” ya giysin tabii, gezsin tabii akşama kadar. Çalışacak, emek verecek değil ya.

Bir de bilmişliği yok mu, her şeyi o bilir, her konuda fikri var. Var da içi boş, acıyorum bazen zavallıya, farkında değil beyin boşluğunun, aptallığının, farkındalığını kazanamadığının. Dünyada varlığının zerre kıymeti yok, yer kaplamaktan başka. Yukarılardan dokunmuş sihirli bir değnekle almış bütün imtiyazları, “aklımla kazandım” deyip duruyor. Biliyorum nasıl kazandın, ama ses çıkaramıyorum işte ne yapayım, akşam eve ekmek gidecek, yoğurt gidecek-et gidecek değil ya- bütün geçimim onun iki dudak arasına bağlıyken, çaresizlik sarmışken her yanımı ona ne diyebilirim? Ah babacığım, ‘ceketimi satar yine de okuturum seni’ diyerek okuttun beni, öğretmen oldum ama neye yaradı ha bak, atanamadım, ağzım durmadı ki mülakatta istedikleri cevabı verip atanayım.

Düşünmeden edemiyorum dünyanın hâlini. Ne olacak böyle, nereye kadar sürecek insanlar arasındaki bu uçurumlar? Hak etmeyenlerin en üstlerde boy göstermesi, en akıllıların hep zavallı gibi fakirlik ve yokluk içinde yaşaması ne zaman son bulacak? Alttakinin cebinden alıp üsttekinin sıcak koynuna doldurmalar ne zaman bitecek? Az yemekten rengi solmuşlar, suratının feri gitmişler varken, dünya küresi göbekliler daha ne kadar yiyecek? Buz gibi evimde, buz gibi yatağımda ben, sıcacık evlerinde sıcacık yataklarında onlar… Ben üşümekten, zavallılığıma yanmaktan, ay sonunu getirme hesapları yapmaktan uyuyamıyorum, onlar “yarın daha ne kadar koyarım cebime” diye düşünmekten. Onların derdi de büyük be!”

O olaylı gün öncesi bunları düşünmüştüm. Artık dayanamadığımı, bir şeyler olacağını o gece hissetmiştim. Kendimle baş başa kalıp düşünmeye zaman bulduğumda aklıma gelir ezilmişliğim, rahatsız olurum, sancılar sarar beynimi. Kendime acırım bir taraftan, bir taraftan da daha kötülerle kıyaslama sonucunda oluşan, gariban avuntusu şükürler tırmalar içimi. Katlanmak zorunda olduğumu hissettiğim çaresizlik anı, ne acıdır ve de ne berbat.

Sabah kalktım işe gittim, gidişim her günkü gibi, soğuk ve çamurlu yollarda buz soğuğunda yürüyerek olmuştu. Bütün çalışanlardan önce gitmek zorundaydım, çok daha erken. Çünkü sıcacık çaylarını onlar gelmeden hazır etmeliydim. Arabalarının camlarındaki karı ve buzu temizlerken üşümüştür elleri! Sıcak çay içmeleri gerekiyor ısınmaları için. Benim ise onlara gülen yüzle, hayatımdan çok memnunmuş gibi yaparak zorla taktığım maskemle, nazik ve kibar, yaşantımla alakasız bir tavırla çay servisi yapmam, oyunlar oynamam.

Ben çayı demlemiş tam oturmuştum ki ellerini ovuşturarak, birer birer girmişlerdi odalarına, hemen odalarına çay istemeye başladılar. Ben çayları tepsiye yerleştirirken beni tekrar arayıp bütün çayları büyük başın-dünya küresi göbeklinin- odasına istediler. Yandaşlar ve büyük baştan oluşan ”ülke değerlendirme komisyonu”  en üst üyenin odasında kurulmuştu yine. Bu komisyonun amacı kendilerince muazzam olan, ülke yönetimi hakkında gayet sosyal olduklarını düşünerek savurdukları içi bomboş ve bencilce fikirleri, ağızlarını köpürte köpürte, hayvanca kahkahalar atarak, birbirlerini hiç dinlemeden kabaca ortaya koymaktı.

Odaya bir elimde çay tepsisi diğer elimde poğaça-simit kardeşlerle girdim. Sırayla dağıtmaya başladım -sıra önemli yoksa büyük baş alınır- elimdekileri dağıtırken konuştuklarına kulak misafiri oldum. Koca burunlu üç numaralı komisyon üyesi şöyle saçmalıyordu : “Hiçbir şeyden memnun olmuyorlar, gittikçe iyiye gidiyoruz ülke olarak, her zaman en baş şikâyet konuları asgari ücret, bence gayet yerinde; oysa ‘yetmiyor’ diyorlar, o kadar para nelerine yetmiyor, her hafta et yemeyiver…” Devamını duymamak için hızla çıktım odadan.  Sakinleşmek için çok uğraştım, elim ayağım titriyordu adeta. Asgari ücret neyime yetmiyor ha! Tok açın halinden anlamıyor, değil bu, tok açın haline bakmıyor, denirdi anca. Görmek istemiyor, rahatları kaçsın, kafaları azıcık meşgul olsun, vicdan denen duyguları birazcık iş görsün istemiyorlardı. Bu insanlar asgari ücretle geçinen gözlerinin hemen önündeki benim gibileri nasıl görmezler,  nasıl bu kadar kör olurlardı? Düşünsünler diye umudum yoktu ama montumun yırtık pırtık olduğunu, ayakkabımın patlak olduğunu, Mustafa’nın bir montunun dahi olmadığını da mı görmüyorlardı?

Ben, sakinleşmek için kendimle savaş verirken tekrar telefon çaldı, yine çay istiyorlardı. Doldurdum çaylarını, tepsiye yerleştirdim.  Çayları götürürken karar verdim, o duyduklarımı unutacak ve bu kez onları duymamak için elimden geleni yapacaktım. Elimdeki tepsi titreyerek odaya girdim, kahkahalar ve konuşmalar devam ediyordu. Ben sinirime hâkim olmak için olağan bütün gücümle sakin olmaya zorluyordum kendimi. Ne bencilce laflarını duymamak ne de sakin olmak mümkün olmayacaktı oysa. Odaya girdiğim an duyduğum ilk şey şu oldu: ” Şu Mustafa da neden montsuz geliyorsa işe, hastalanıp işten kaytarmaya niyetli herhalde…” Gerisini duyamadım kulağımda bir uğultu başladı, kalbim hızlı hızlı çarpıyordu, kafamda şimşekler çaktı, gözüm karardı. Karşımda konuşan bu adamın bir hayvandan, hatta bir domuzdan farkı yoktu. Köpükler çıkıyordu ağzından, kocaman dişleri, pis suratı… İnsan olamazdı bu yaratık. Bunlar kafamdan geçerken elimdeki çay tepsisini kafasına geçirmiştim büyük başın, hayvansı sesler çıkarmaya devam ediyordu ama ne dediğini anlamıyordum, o an farklı bir evrende gibiydim. Nasıl yaptım bunu, bu gücü, bu cesareti nereden buldum bilmiyordum ama içim öylesine rahatlamış öylesine huzura kavuşmuştum ki adeta bütün işçilerin, benim gibi olan herkesin intikamını almıştım. Bir anda olmuştu bütün bunlar ve zaman durmuş gibiydi, sonra yavaşça etrafı görmeye başladım, gerçek dünyaya döndüm, herkes şaşkın bana bakıyordu.

Sonra ne oldu dersiniz? Güvenliği çağırdılar, tertemiz dayak yedim orada, dışarıya kadar döverek sürüklediler, ağzımdan burnumdan kan aktı ılık ılık. Dayağın etkisiyle vücudum sıcacık oldu, ne yalan söyleyeyim hoşuma gitmedi değil hani. Hiç bu kadar ısındığımı hatırlamıyordum kış geleli. Hareketsiz bırakana kadar dayak attıktan sonra kapının dışına bıraktılar beni. Ne kadar zaman geçti, orada ne kadar kaldım, hatırlamıyorum. Kalktım zorla, her yerim büyük bir ağrı içindeyken. Yavaşça yola koyuldum, buz soğuğunda dolaştım sokaklarda. Ne olacaktı bundan sonra, nasıl geçinecektim?

Uzun zamandır çalışmaktan düşünmeye fırsat bulamadığım her şey bir bir kafama üşüşmeye başladı. “Hayattan, yaşamaktan ne anlıyordum ki? ‘Ölmemek için yaşıyorduk’ karım ve çocuklarımla. Bu nasıl yaşamaktı ki, bunun için yaşamaya değer miydi? Hayattan zevk almadan, bir gün bile keyifle ayaklarımı uzatıp dinlenemeden,  çocuklarım bir şeyler istediklerinde alamadığım için onları hep oyalayarak, güzel şeyler düşünebilecek kadar bile zaman bulamadan ne kadar ve niçin yaşanırdı?

Oysa bir zamanlar ne güzel şeyler vardı hayatımda,  okuyordum örneğin.  Hesse, Hamsun, Pessao, London, Camus, Gonçarov gibi yazarların fikirleri üzerine düşünüyordum, keyif alıyordum, hayatım daha doluydu, daha anlamlıydı, kendim için bir şeyler yapabiliyordum. Ve bir şeyler yazıyordum, yazarak adeta dünyaya savaş açıyor, kalemimle kötülüklerden intikam alıyordum. O zamanlar durumum bu kadar vahim değildi, çocuklar yoktu ve masraflar daha azdı. Daha az zamanlı bir işte çalıştığım için daha az yoruluyordum ve kendime ayıracak zamanım oluyordu. Oysa şimdi eve geldiğim an yorgunluktan uyuyup kalıyorum. Çocuklarım olmasa, onlar için yaşamam gerekmese bir dakika bile durmaz öldürürdüm kendimi.“ Beni kuşatan bu düşüncelerle dolandım durdum sokaklarda. Dünya bambaşka göründü gözüme, umut falan yoktu, yaşama sevinci ve bir amaç yoktu. Pislik dolu bu dünyaya nefretle baktım. “Ölsem” dedim ne kaybedecek ki dünya, kimden ve neyden intikam alacağım, benim varlığımdan haberi olmayan bu insanlardan mı?

Düşüncelerimi telefonun sesi böldü,  Zeynep’ti arayan. Neden geç kaldığımı sordu, bir yalan söyledim ona. Doğrusu saatin farkında değildim. Ekmek ve yoğurt istedi. Ekmeği aldım, yoğurdu alamadım, onun yerine kızlarıma birer çikolata aldım. Eve doğru yola koyuldum. Sonraki günlerde ekmeği nasıl alacaktım diye düşündüm,  keşke maaşımı alsaydım da öyle geçirseydim o tepsiyi kafasına. O da kaldı ona, zehir olur umarım boğazında.

Bir gün onlar da düşecek, belki bizden de aşağıya, adalet, ilahi adalet fikri olmasa dayanılmaz ya neyse. Ah Oğuzcum Atay, “Bat dünya bat!” dedirten neyse sana, bak aynı evrende buluştuk, şimdi o sebep benim ta içimde.

Bat dünya bat!

Bütün emekçilere…

5 Yorum Bu Düzen Değişmelidir / Munise Bayer

    • Sizleri ne güzel hatırlıyorum geçmişe bakınca, sanırım bu çok güzel bir şey. Çok teşekkür ederim, sevgiyle…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*