Boz Nehir / Josef Kılçıksız

Çok yalnız hissediyor, bir kaç sene önce hem bulup hem yitirdiği o sevgiliyi ve dostu hiç unutmamak için okuyordu. Okumak bir çeşit unutmama töreniydi, akşamın erken saatlerinde başlayıp gecenin geç vakitlerine kadar süren.

Takvimler yalnızlığa ve zulümlere uzarken, duru güzelliği ve civelek tavırlarıyla meşhur Eli’yi Şişli’deki bir Rum tavernasında tanımıştı.

Eli’yi tanıdığı gün, zamanın baş döndürücü hızına açılan penceresinden sesin ve raksın evrenine savrulmuştu. O günden itibaren şehri Eli’yle birlikte bir umut haritası eşliğinde yeniden keşfedecekti.

Zombiler tarafından istila edilmiş bir dünyada Eli, hayata gölgesinden başka kök salamamış, ölülerden başka can yoldaşı olmayan Enis için bir inanç zerresiydi.

Enis Kasımpaşa’da bir oto tamirhanesinde çalışıyordu. Gün boyunca ikinci, hatta üçüncü kez demini almış bayat çaylardan çokça içer, semtte marizlenen kabadayı arkadaşlarıyla tavla oynardı. Mustafa çok güvendiği ve sevdiği bir arkadaşıydı Enis’in.

Enis insan eliyle kurulmuş çelişkilerin ancak tanrı eliyle değişebileceğine inananlardandı. Dilek ağaçlarına bağlanmış çaputlarla rüzgâra salınmış umutların etkisine inanacak kadar naif yaradılışlı biriydi.

Eli’nin zengin ve rahat bir yaşamı kim sağlayacaksa, hiçbir ahlaki değeri dikkate almadan ve insanların yüreğini yakarak onunla olmak gibi bir karaktere sahip olduğunu tahmin edemezdi.

Çocukluğunun geçtiği bu mahallede akşamları kapılar kapanır, herkes kendi derdiyle uğraşırdı. Dışarısı tehlikeliydi. Hırsızı, huysuzu, iti kopuğu geç vakitlere kadar dolaşırdı. Sabah olunca ışık görmüş hamam böcekleri gibi kaybolurlardı. Mahalle, akşamları kadınlarla kavgalı adamların, kanları kaynayan delikanlıların, yasaların ulaşamadığı sokaklarda dolanan kabadayıların sığınağı olurdu.

O akşam Mustafa’yla birlikte yine aynı tavernaya gitmeye karar verdiler. Odasında solgun bir de çiçek vardı Enis’in. Oldum olası ölüyordu o çiçekler masada. Mustafa ;

“Olum bu çiçekleri alıp alıp neden öldürürsün anlamam, garipsin ya” derdi.

Kaldığı apartmanın merdivenleri kedi sidiği kokuyordu. Misket, gazoz kapağı ve renkli naylon torbaların oluşturduğu ışık yansımasından geçerek dura ilerleye sokağı bitirdiler.

Hani masumiyeti örten kalın kir tabakasını kazıdığınızda derinlerde bir yerde bir çocuğa rastlarsınız ya, Eli de böyle bir kadındı işte. Enis, bunca yıldır yüreğine hapsettiklerini o akşam içerken yüreğinden taşırmayı kafasına koymuştu. Mustafa’nın gazına da gelmişti biraz.

Enis Araf’ta kalmış, ketum biriydi; yıllarca aşk acıları hakkında susmuş, sırlarını Mustaf’ya bile anlatmamıştı. Derin yaraları geçmiş zaman kiplerinden yapılma bir iplikle dikip tinin derinliklerine saklamıştı senelerce.

O gece Eli’yle bolca dans ettiler ve ertesi gün için buluşmayı kararlaştırdılar.

Sahile gidip gözlerini denizin uzayıp giden maviliğine teslim ettiler. Özgürce uçan martıları çığlıklarına rağmen fark etmediler.

– Kafka kadar yalnızım Eli. Yemekten sonra meyve soyarken yanında bir dilimini uzatacak insan olmaması kadar yalnızım işte.

Eli adamın yüzüne yansıyan kaygıyı fark etmişti ama ne dediğini anlamıyordu. Çokça dolaştıktan sonra Enis’in evine gittiler. Odada kaldıkları her dakika, kadının yüreğinin üzerindeki ağırlığa yenisini ekliyordu.

– Bir yürek kaça bölünebilir bir başka yüreğin acısından? İnsanlar nasıl susar, sevgilinin özlemeye yazgılı yokluklarına? Virginia Woolf’um olur musun Eli?

Enis sadece boşluğa konuşuyor gibiydi. Eli sıkılmıştı. Birdenbire sordu.

– Sevişelim mi, bak uçları diklendi memelerimin.

Enis’in kızaran yüzünü uzamış kara sakalları gizlemeye yetmiyordu. Eli, zamanı saliselerden daha da aza bölerek, vakit kaybetme çılgınlığını anın sırtına yükleyen bir telaşla soyunmaya başlamıştı bile.

Bir insan içine doğduğu ve tercihleriyle yol aldığı yaşamda etrafında bulunanları tıpkı bir mıknatıs gibi nasıl çekip yazgısına dahil ederse, Eli de gövdesiyle Enis’i içine çekerek adeta yazgısına dahil etmişti.

İsa’nın dirilttiği Lazarus gibi sıcak bir el sanki ölü bir gövdeye dokunmuştu. Enis’in kemikli yüzündeki kasları devindi. Eli’nin alevleri teninde vahşi bir seğirmeye yol açtılar.

Yalnızlığın ekşimiş süt gibi pis kokusu terine bulaşmıştı, teri yalnızlık kokuyordu yine de.

O günden sonra sıklıkla görüştüler. Fakat Eli bir ara gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştu.

– Uzun zaman oldu

– Evet

– Beni özledin mi?

Kadın kocaman, yalancı bir gülüş attı; içinin boşluğuna bunlardan bırakıp kaçıyordu her gün. Eli, çok ısıtıldığı vakit farkına varmadan insanı zehirleyen yiyeceklere benziyordu. Zamanla, genç adamın yaşamının hem çaresizliği, hem çaresi, hem duası, hem karşılığı, hem sorusu, hem yanıtı, hem yarası, hem merhemi olmuştu.

Bir gün ansızın çıkageldi ve hamileyim, dedi

Enis bunu duyunca film kopmuştu. Eli’nin beyanı, devrelerini yakmıştı. Çünkü kısır olduğuna dair elinde sağlam doktor raporları bulunuyordu Fakat bu gizi Eli bilmiyordu.

Eli, “Sen çabuk alev almazsın, mevzu nedir?” diye sordu?

– Yok bir şey.

– Hamileyim diyorum, anlamıyor musun?

Enis derin bir nefes aldı. Dışarda yoğun bir sis vardı. Nefesiyle göğe bir parça bulut gönderdi. İhanetin çoktan sildiği yüzleri onca sonsuz görüntünün gölgeleri arasından sıyrılıp tekrar belirdiler. Hepsi aynı görünümlerle geliyordu. Aynı boşluk.

Gözünün önünden Eli’nin lavanta kokulu, dantelli siyah külotu geçti. Kan beynine sıçramıştı. Jinekoloji lügatinden özenle seçtiği küfürleri sıraladı.

Acı verici bir biçimde kaybolmuşluk duygusuna dönüşen şaşkınlık hali içinde uzun uzun sustular.

Enis’in ıssız bir ormanın sonsuz karanlığından geçip, güvenle yığılıp kaldığı o eşik kırılmıştı. Bir kez daha o kapının dışında kalmıştı. Dışarda bir fırtına tepiniyordu ve o fırtınada savrulup kaybolacağını ya da vahşi hayvanların saldırısıyla parçalanacağını biliyordu. Yol kıyısına fırlatılan bir taş gibi hissediyordu.

Eli Mustafa ile büyük olasılıkla berbat bir kokunun esir aldığı, kirli camları ve her yerinin toz içinde olduğu pervaz altında bir zulada gizli gizli buluşmuş ve ondan hamile kalmıştı.

Mustafa ile anlaşmış ve çocuğu Enis’e kakalamaya karar vermişlerdi. Planlarında başarılı olamayınca Mustafa Eli’yi kürtaja zorlamıştı. Bu olaydan sonra Eli tek başına, terk edilmiş, horlanarak ve bir kenarda itilmiş bir halde ot gibi yaşadı; sonra hastalandı ve öldü.

Geriye, dramı gazetelere yansımayan bir aşk hikâyesi, kırık dökük bir gardırop, demir bir yatak, çürümüş bir nevresim kaldı.  Duvardaki çiçekliğin içinde kirden pastan kabuk bağladı çiçekler.  Uzun deri botlar,  eskilerde durmuş büyük ve çirkin duvar saatinin birbirine uzak akrep ve yelkovanı arasında örümcek ağları… Kül rengi olana dek, iki parmak tozla kaplanmış mumsuz bir şamdan, dalgalarının zirvelerinde beyaz beyaz köpükler beliren, güzün diliyle fısıldayan boz bir nehir, bu nehrin ardında bir bataklık karaltısı… Darmadağın söğütler, mevsimin soluk yeşil soğukları, sarı, boz yapraklarla kaplı uzun bir yol, geçmişte kalan bir günbatımı, bakır rengi sert zamanlar ile buğu gibi, derinlik gibi o uyku kalmıştı…

2 Yorum Boz Nehir / Josef Kılçıksız

  1. “Yalnızlığın ekşimiş süt gibi pis kokusu terine bulaşmıştı, teri yalnızlık kokuyordu yine de.
    Zamanla, genç adamın yaşamının hem çaresizliği, hem çaresi, hem duası, hem karşılığı, hem sorusu, hem yanıtı, hem yarası, hem merhemi olmuştu.
    Enis’in ıssız bir ormanın sonsuz karanlığından geçip, güvenle yığılıp kaldığı o eşik kırılmıştı.”
    Bu ifadelerinizi çok beğendim.Okurunuz bol olsun

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.