Borges Borges’i Anlatıyor.

İlk Okumalar Üstüne

Yıllarca Buenos Aires’in bir kenar mahallesinde büyümüş olduğuma inandım; sokakları tehlikeli, gün batımı göz alıcı bir kenar mahalle. Gerçek şu ki, bir bahçede büyüdüm; demir parmaklıklı bir duvarın ardında, sayısız İngilizce kitabın olduğu bir kütüphanede. Bunu, Evaristo Carriego’ya yazdığım önsözde anlatmıştım. O kitaplardaki illüstrasyonları, o metinlerin çoğunu hâlâ hatırlıyorum: Edward William Lane’in Binbir Gece Masalları çevirisi, İlyada ve Odysseia’nın Butcher ve Lang çevirisi, bunların yanı sıra Lewis Carroll’ın Alice Harikalar DiyarındaAynanın İçindenSylvie ve Bruno gibi sevilen kitapları.

İlk okuduklarım arasında, hatırlıyorum da, Stevenson’ın Yeni Binbir Gece Masalları ve Coleridge’in “Kadim Denizci”si vardı, bir de H.G. Wells’in ilk kabusları: Ay’daki İlk İnsanlarGörünmez Adam ve Zaman Makinesi – bu sonuncusu, üçü arasında Wells’in en iyi kitabıydı. Sonra Kipling geldi; tabii karmaşık öyküleri değil, Ormanın Kitabı ve Kim. Ama sanırım en çok da Stevenson’a borçluyum. Define Adası’nı ve Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı okuyarak başladım, sonra da diğer eserlerine, o harika denemelerine geçtim, sonra hayatım boyunca onu okumaya devam ettim.

Stevenson’ın masalsı bir Londra yarattığını ya da keşfettiğini düşünüyorum; Andrew Lang de Essays in Little’da Stevenson’dan söz ederken bunu belirtmişti. Kanımca keşfettiği masalsı Londra sonraları Chesterton tarafından Bay Perşembe’de ve Çok Şey Bilen Adam’da kullanıldı.

Bu kitapları okumaya devam ettim ve sonra başka kitaplar keşfettim. Örneğin Conrad bence romancıların âlâsıdır, tüm romancılar arasında en has romancıdır. Joseph Conrad’ı çok önceleri 1918’de keşfettim.

Herkes gibi ben de Edgar Allan Poe’nun öykülerini okudum. Arthur Gordon Pym’in Öyküsü’ne özel bir şükran borçlu olduğumu belirtmem gerek. Bunların yanı sıra daha küçük çaplı kitaplar da hatırlıyorum. Albay [Frederick] Marryat’ın The Pascha of Many TalesThe Adventures of Mr. Verdant Green ve Tom Brown’s School Days’i. Bu kitaplar bana küçük bir çocukken verilmişti.

Babamın şiir okuyuşunu hâlâ hatırlıyorum: “Boyalı bir deniz üzre / Boyalı bir gemi kadar aylak”. Hatırladığım ilk anılardan birisi galiba. Coleridge’i, Swinburne’ü, Shelley’i, Keats’i, Byron’ı ve elbette Shakespeare’i hep sesli okurdu. Şiirle İngiliz dili vasıtasıyla tanıştım.

Başlarda dili iletişim aracı olarak düşünmüş olmalıyım, ama babamın o dizeleri seslendirmesi ve benim bunları dinlemem –bunlara anlamadan da olsa icabet etmem– dilin büyülü bir atmosfer yaratabileceğini, dilin bir tür büyücülük olduğunu anlamamı sağlamıştı belki de.

Okumalarımın çoğunu İngilizce yaptım. Örneğin Kutsal Kitap’tan söz ettiğimde aslında Kral James versiyonundan söz ediyorum. Bu da şu anlama geliyor: Edebiyatı ülkemde ve İspanyolca literatürde düşünüldüğü gibi realist anlamda değil, düşsel anlamda tasavvur ettim hep, zira bütün İngiliz edebiyatı bir dizi olağanüstü düşten oluşur.

İngiltere’ye hep müteşekkir olmuşumdur, özellikle de İngiliz edebiyatına. Biraz Latince bilirim ama maalesef Grekçeyi hiç bilmem; bu yüzden İngiliz edebiyatına, bilhassa da İngiliz şiirine Platoncu açıdan bakıyorum. Çocukken okuduğum veya okumaya başladığım yazarları okumaya devam ettim hep. Okuduğum ya da yazmadığım bir zaman hatırlamıyorum. Hatırladığınız zamanlar en erken dört yaşına kadar gider; okumayı ve yazmayı daha önce öğrenmiş olmalıyım, üç yaşındayken ya da biraz daha sonra.

Felsefeyle de İngiliz dili vasıtasıyla tanıştım. Gençken Bradley’nin Appearence and Reality kitabını ilk kez okuduğumu hatırlıyorum. Sonraları ikinci baskısını yaptığında, adım önsözde anıldığında büyük hayret ve şaşkınlığa kapılmıştım. Aynı zamanda Berkeley’i ve elbette Hume ile Willam James’i de okudum.

Başka dillerde yazılmış kitaplarla İngilizce vasıtasıyla tanıştım. Doğrusu, bütün dünyayı gezdiğim halde, babamın kütüphanesindeki kitapların dışına pek de çıkmadım. Hafızam bir sürü alıntıyla dolu. Bence okumak, en canlı mutluluk hallerinden biri.

Borges, Octavio Paz edebiyat

Octavio Paz, J.L. Borges, Maria Kodama, 1981.

İngilizce Yazmak Üstüne

İngilizce okumuş olmamın üslubum üstünde önemli ölçüde etkisi oldu – en azından basit sözlerle yazmaya çalışıyor olmam üstünde. Öte yandan İngiliz diline öyle çok saygı duyuyorum ki, ancak zaman zaman İngilizce yazmaya teşebbüs edebiliyorum. Birkaç İngilizce şiir yazmışlığım var – hayli kötü şiirler olduğunu ekleyeyim. Benim kaderim İspanyolca, zira İspanyolcada kalabalık bir dil yerine, yalın ve sade bir dille yazmaya çalışıyorum. Mümkün olsa tek heceli sözcüklerle yazmak isterdim.

Rüyalar ve “Shakespeare’in Belleği” Üstüne

Bazen İngilizce rüya görme ayrıcalığına eriştiğim oluyor. İngilizce rüyalarım ve İspanyolca rüyalarım var. Şu âna kadar bunların dışında bir dilde rüya görebilmiş değilim. Öte yandan Michigan’dayken çok çetrefil bir rüya görmüştüm. Ertesi sabah birinin başka birine söylediği bir sözü hatırlıyordum: “Sana Shakespeare’in belleğini satacağım – Shakespeare’in kişisel belleğini.” Ama “satma” sözcüğü bana göre fazla ticariydi, bu yüzden “Shakespeare’in belleğini sana vereceğim ya da bahşedeceğim”e çevirdim. Sonra Alman bir âlimin Shakespeare’in belleğiyle kutsanması veya lanetlenmesine dair uzun bir öykü yazdım. Shakespeare’in 1616 yılındaki, ölmeden birkaç gün önceki belleğiydi bu. Öykünün kahramanı önce rüyasında, sonra da uyanıkken Shakespeare’in anılarının kendisine geldiğini fark eder. Aniden bir simayı hatırlar. Örneğin Chapman’ın simasıdır bu ya da Ben Jonson’ın ya da Cristopher Marlowe’un. Shakespeare’in belleğindeki her şeyi hatırlayana dek bu böyle devam eder ve sonra kendini kaybedip delirir ya da bunun gibi bir şey olur – tam hatırlamıyorum. Anafikir, böyle bir lütfun korkunç olmasıdır. En son yazdığım öykülerden biriydi bu – Almanlarda sıkça rastlandığı üzere, Shakespeare’e tapan Alman bir âlimin hikâyesi. Bence oldukça iyi bir öykü. Kitabın başlığı olacak ama başka öyküler de ekleyeceğim. Bir sonraki kitabım bu olacak, sanırım önümüzdeki yıl yayımlanacak. La memoria de Shakespeare. Kastettiğim, şöhreti değil, kişisel belleği.

Korkaklık Üstüne

Kanımca fiziksel anlamda korkağım ama etik anlamda korkak değilim.

Etik Üstüne

Etik bir insan olmaya çalışıyorum.

“Gaucho” ve “Pampa” Sözcükleri Üstüne

Gaucho’ları hemen hemen başlıca edebiyat vasıtasıyla tanıdım. Artık Arjantin’de yoklar; onlara ancak Brezilya ya da Uruguay’da rastlayabilirsiniz, belki bir de Corrientes’te ama Buenos Aires civarında mümkün değil. “Gaucho” sözcüğü taşrada hiç kullanılmamıştır, “pampa” ise neredeyse hiç bilinmez. Ancak radyodan duymuş olanlar olabilir. “Un paesano” yani köylü derler, “el campo” yani “taşra” derler. Ama kimse “gaucho” ve “pampa” demez. Bunlar edebi sözcükler.

Hayal Gücü Üstüne 

Hayal gücü Esas Olan’dır. Fiziksel cesaretten çok daha önemlidir. Yazmak için hayal gücü, duygu ve his gerek. En azından ben hayal gücü olmadan, duygu olmadan yazamıyorum. Bende biraz hayal gücü var – bir parça da olsa. Yine de yazdıklarımın çoğu okuduklarımdan geliyor. Öte yandan Emerson, şiirin şiirden çıktığını söylemişti.

Yazarken gerçekte olan şeylere değil, o andaki rüyama sadık kalıyorum. Biliyorum ki okur bunun böyle olduğunu anlar. Okur, yazarın yalan söylediğini hissederse, kitabı elinden bırakır. Şayet okur rüyanın gerçek bir rüyaya cevap olarak yazıldığını hissederse, okumaya devam eder. Bence edebiyat gerçek rüyalarla yapılır – sözcüklerle hokkabazlık yaparak değil. Sözcükleri unutmaya çalışıyorum ve söylemek istediğim şeyi sözcüklerle değil, sözcüklere rağmen söylemeye çalışıyorum, zira bir kitap gerçekten iyiyse sözcükleri unutursunuz. Bununla birlikte ritmi de yakalamak gerekiyor. Olay örgüsünden de, metaforlardan da, diğer şeylerden de çok daha önemli bu – her cümle için doğru ritim, doğru tonlama. Her şeyden önemlisi bu.

Mazideki Buenos Aires Üstüne 

Şehir eski günlerde bir hayli farklıydı. Avlular, damlar, sarnıçlar vardı, hiç üç katlı ev yoktu. Her şey farklıydı. Herkes birbirini tanırdı. Küçük ve tatlı bir şehirdi, şimdiyse bütün vilayete yayılmış, çok daha büyük. Başa çıkılacak gibi değil. Seksen dört yaşındayım, benim yaşımda insan kendi toprağında yabancı.

Seksen Dört Yaşında Hayat Üstüne 

Arkadaşlarımın çoğunu toprağa verdim. Öldüler, bense inatla yaşamaya devam ediyorum. Neden bilmiyorum ama hâlâ rüya görmeye devam ediyorum ve rüyalarımdan kitaplar dokuyorum. Başka ne yapabilirim ki? Üzülerek söylüyorum ki, seksen dört yaşındayım; biçare körüm ama yine de keyif aldığım şeyler var, bunlarla şımartılmayı seviyorum.

W.H. Hudson Üstüne 

Bence Hudson büyük bir yazar ama büyük bir hikâye anlatıcısı ya da büyük bir romancı değil. Ağaçlar ve kuşlarla insanlarla olduğundan daha çok ilgili. Haliyle kendisi saha natüralisti. Çok ince, çok sessiz bir İngilizceyle yazdı. Bunu çok iyi yaptı ama bir hikâye yaratabileceğini düşünmüyorum. Çok az İspanyolca biliyordu; tüm özel isimleri yanlış yazıyor ve hep hata yapıyordu. Ama bunun pek bir önemi yok. Sanırım hayvanlar, kuşlar ve ağaçlara dair yazdıklarındansa Idle Days in Patagonia kitabını tercih ederim. Bunlarla insanlar veya kendisiyle olduğundan çok daha fazla ilgileniyordu. Hudson, Cunnighame Graham’in olduğu anlamda bir yazar değildi. Cunnighame Graham, Hudson’dan daha iyi bir hikâye anlatıcısıydı. Hudson’ın hayal gücü azdı ama şeylere –yeşil şeylere, bitkilere, çayırlara– karşı hissiyatı yoğundu.

Klasiği Klasik Yapan Şey Üstüne 

Bence okur, okuduğunu zenginleştirmelidir. Metni yanlış anlamalıdır; onu başka bir şeye dönüştürmelidir. Kanımca Shakespeare Macbeth’i, Hamlet’i ya da Kral Lear’ı yazdığında, bunlar çok daha basitti ama artık Coleridge’den sonra, Bradley’den sonra, Goethe’den sonra bu kitaplar kuşaklar boyu okur tarafından zenginleştirildi. Bence klasik, Eliot’ın düşündüğü gibi, belli bir biçimde yazılmış bir kitap değil, belli bir biçimde okunan kitaptır. Bir klasiği okuduğunuzda her şeyin ölçülüp tartıldığını, hiçbir sözcüğün tesadüfi olmadığını düşünürsünüz. Özellikle de Kutsal Kitap’ı okuduğunuzda, Kutsal Ruh bütün işi halletmiştir diye düşünürsünüz.

Her ülkenin kendi klasikleri vardır, bu da şu anlama gelir: Her ülke belirli yazarları belirli biçimlerde saygıyla okur, her cümleden daima bir anlam çıkarmaya çalışır ama o cümleler, kim bilir, belki de tesadüfi cümlelerdir. Dolayısıyla bence bir klasiği metin değil, okur belirler. Ülkemizde bence Sarmiento’nun Facundo’sunun klasikleştirilmesi gerekirdi ama olmadı. Martín Fierroklasikleştirildi. Bunun bence bize faydası olmadı ama bu durumda yapacak bir şey var mı? Yok.

Her ülkenin kendisine benzemeyen ünlü bir klasiğinin olması çok tuhaf. İngilizler tefritle meşguldür ama Shakespeare’in tefritle meşgul olduğunu söyleyebilir miyiz? Metaforlarla, nidalarla vs. meşgul olmuştur o. Almanların fanatik olduğunu düşünürüz, öte yandan kahramanları, çoğu Almana benzemeyen Goethe’dir. Napoléon ülkesini işgal ettiğinde Napoléon’u ziyarete gider. Goethe’nin milliyetçilik için işe yarar bir tarafı yoktur; sıradışı biriydi o. Cervantes de böyleydi. Cervantes’in Engizisyon’un çağdaşı olduğunu düşünmek! İnsanlar o zaman sıkı Katolikti ve Protestanlara karşı önyargılıydı. Ama Cervantes hoşgörülü, güler yüzlü bir adamdı, sanırım onun zamanında İspanya’da gülmek pek de hoş kaçmıyordu. Güldü ve seçilmiş oldu. Her klasik kendi halkının kusurlarına karşı bir panzehirdir. İşte Shakespeare de bu yüzden seçilmişti – çünkü İngiliz olmayan ne varsa oydu. Goethe de Alman olmayan ne varsa oydu. Cervantes de İspanyol olmayan ne varsa oydu. İşte bu yüzden seçilmişlerdi ve dünya onları kabul etmişti. Elbette hepsi de dâhi adamlardı.

Borges

Okurun Kitaba Katkısı Üstüne

Okur çok önemli, çünkü kitap açılıp okunana dek ölü bir şeydir. Kitap şeyler arasında tek bir şeydir. Açıp okuduğunuzda, doğru okursanız ve yazarı da doğru yazarsa, her şey bir anda vücut bulur, kitap doğar, estetik olgu vuku bulur.

Kitap açılıp okunduğunda hayat bulur, öyle ki okur kitaba katkıda bulunmuş olur. Bence okurun rolü çok önemli; yazarla işbirliği yaparak onu zenginleştirir, çünkü yazarın amaçlamadığı pek çok şey bulur. Tıpkı çevirmenin yaptığı gibi. Çevirmen çok iyi bir yakın okumacıdır; çevirmek ve okumak arasında pek bir fark yoktur. Çeviri yaparken her cümlenin anlamını bulmanız gerekir, doğru sözcükleri ve doğru ritmi bulmanız gerekir, zira okur, bir tür okur olan çevirmen kadar büyük bir öneme sahiptir.

Kendimi ne zaman okusam yazdıklarımı da değiştiriyorum sanırım, çünkü her defasında farklı bir deneyimle okuyorum. Mısır’dan döndüğümde, Mısır üstüne kitapları –örneğin William Lane’i– farklı biçimde okudum.

Roy Campbell’ın “St John of the Cross”u Üstüne 

Güney Afrikalı bir şair olan Roy Campbell’ın çok iyi bir çevirisini hatırlıyorum; İspanyolcadaki en iyi şiirlerden birini çevirmişti, San Juan de la Cruz’un “la noche oscura del alma” [Ruhun Karanlık Gecesi] şiirini. İspanyolcasında şöyle bir dize var: “Estando ya mi casa sosegada” – tüyler ürpertici bir dize. Ama Roy Campbell bu dizeyi şöyle çevirir: “… when all my house was hushed”. Gerçekten de çok güzel, sessizliğin müziği gibi. “Hushed” çok güzel bir kelime.

Dil Öğrenmek Üstüne 

Kanımca bir dili duymak sözcükleri hissetmenin farklı bir yoludur. Bence eşanlamlı diye bir şey yok. Acaba “moon” ile “luna” birebir aynı anlama mı geliyor? Bence aynı değil; küçücük bir fark var. Olmalı da, her sözcükte. Zira bir dili öğrenmek evreni, dünyayı ya da kendimizi görmenin ve anlamanın farklı biçimlerini keşfetmektir. Belki de İngilizce Kutsal Kitap, İbranice olandan daha üstündür. İbranice bilmediğim için bunu bilemem ama belki de öyledir.

İspanyolca ve İngilizce Üstüne 

İspanyolca sözcükler uzamaya meyillidir. İngilizceyse kısalığa meyillidir. “Ring out the old, ring in the new” – bunu İspanyolcada söylemezsiniz. Yahut “dream away your life” ya da “fall down and pick yourself up”. İspanyolcada “pick yourself up” yapamazsınız. Dil buna müsaade etmez. Düşersiniz ve öylece kalırsınız; yapabileceğiniz bir şey yoktur.

Kendi Eserini Okumak Üstüne 

İçten gelen bir yazma zorunluluğu hissetmiştim; yazmak zorundaydım. Yayımlamak istemedim ama yazdığınız bir şeyden kurtulmanın bir yolu da yayımlamaktır. Belki de yazmadan okumaya devam etmem gerekirdi. Affedersiniz. Kendi yazdıklarımı beğenmiyorum. Başkalarının yazdıklarını kendi yazdıklarıma tercih ederim.

Kendi eserini okuyan bir yazar, eser basılmadan önceki taslakları baştan sona biliyordur, bu yüzden eserden doğru dürüst keyif alamaz. Başkasının yazdıklarını okuduğunuzda, taslakları bilmiyorsunuzdur ve dolayısıyla eserden tam anlamıyla keyif alabilirsiniz, burası kesin. Gelgelelim yazar ne yapmayı amaçladığını, sonunda ortaya ne çıktığını, neleri yapamadığını haliyle bilir. Oradaki sıfatın yanlış olduğunu fark eder, bazı şeyleri başka türlü de yapabileceğini düşünür. Başkasının yazdığı bir şeyi okuduğundaysa bunu kabul eder ve şükranla, saygıyla okur. Ne var ki ben saygıyla veya şükranla yazdıklarımı neredeyse hiç okuyamıyorum. Bunu da sineye çekmek zorundayım.

Walter Scott Üstüne 

Maalesef ondan bıktım sıkıldım; Sir Walter beni aşıyor. En iyi İskoç şair [William] Dunbar.

“Alef” Üstüne

Soyut bir fikirle başlayıp ebediyeti düşündüm. Ebediyette zamanın bütün dilimleri mevcuttur, geçmiş ve gelecek tek bir ilahi anda toplanmıştır – ebediyet ya da [John] Wilkins’in deyişiyle “everness”. Bu çok daha iyi bir sözcük.

Sonra dedim ki, bu ebediyet fikrini alıp başka bir kategoriye uygulayayım – belki imkânsız, belki de daha önce hiç olmamış bir şey. Zira ebediyette, Shakespeare’in dediği gibi, bütün dünleriniz, şimdiniz, gelecek günleriniz ve insanlığın gelecek günleri tek bir anda bir araya gelmiştir; o halde farz edelim uzayda tek bir nokta olsun ve bütün uzayı içersin. Öykü de böyle soyut bir fikirle başladı: bütün uzayı içeren uzayda bir nokta. Bu da, bütün zamanları içeren, zamanda bir an fikrinden geliyordu.

Öykünün geri kalanı kendime ve arkadaşlarıma dair fıkralardan oluşuyordu, sonra öykünün bütünü sıradan şeylerle çevreleniyordu. Buradan geriye kalanı da bana sonradan geldi – belki de diğer öykülerimde olmayan ironi ve mizah.

“Araya Giren” Üstüne 

Maalesef gaddar bir öyküydü ama gaddar olması gerekiyordu. Ülkemdeki ve Güney Amerika’daki erkeklerin kadınlara karşı horgörüsünü gözler önüne seriyordu. Büsbütün nefret ettiğim maçoluğa dair bir öykü. Çok basit bir öyküydü, nasıl sonlandıracağımı kestirememiştim. Anneme yazdırıyordum (o zaman körlük başlamıştı) ve büyük kardeşin küçük kardeşe kızı öldürdüğünü söylemesi gerektiği noktaya geldim. Sonra anneme dedim ki, “Öykünün kaderi adamın söyleyeceği sözlere bağlı. Bana yardım et.” Öyküye dudak büküyordu, beğenmemişti ve şöyle dedi, “Bir düşüneyim.” Sonra tamamen farklı bir ses tonuyla, “Adamın ne söylediğini biliyorum,” dedi. Sanki gerçekten de adam söylemişti bunu ama elbette kurgudan ibaretti. Sonra ben de, “Peki o halde yaz,” dedim. Yazdı: “A trabajar, hermano. Esta manana la maté. Hadi birader işe koyulalım, bu sabah öldürdüm onu.” Doğru sözleri bulmuştu ama öyküyü sevmedi, yine de öyküye o anda inanmıştı. Sonra böyle insanlar hakkında bir daha yazmayacağıma dair söz aldı benden; bu insanları büsbütün yavan ve iğrenç buluyordu. “Bıçaklar ve bıçak düellolarına dair yazmayı bırak,” dedi, “bütün bunlardan bıktım usandım.”

Öyküde yolunu bulmuştu o ama ben pek de bulamamıştım. Öyküye dair benim bildiğimden daha fazlasını biliyordu, zira doğru sözleri, doğru tonlamayı ve doğru ritmi o buldu.

Tarihçeleri Okumak Üstüne 

Hayatım boyunca sürekli ve yeniden Gibbon’ın Gerileyiş ve Çöküş’ünü okudum. Harika bir kitap olduğunu belirtmeliyim. Bir de Voltaire’in İsveç kralı XII. Karl üstüne yazdığı efsane bir kitap: Histoire de Charles XII. Son zamanlardaki ilginç bir kitap da, Liddell Hart’ın Birinci Dünya Savaşı üstüne olan Real War kitabı.

Prescott okudum. Sanırım okuduğum ilk tarih kitabı Prescott’ın Conquest of Peru’suydu; sonra Conquest of Mexico’yu okudum. O zamanlar çocuktum galiba. Çok ilgimi çekmişlerdi. Elbette romantik biçimde yazılmışlardı; onlarla Gibbon’ı aynı çizgide düşünemeyiz. Gibbon çok zeki bir adamdı; Prescott öyle olmayabilir.

Brittanica Okumak Üstüne

Ansiklopedilere çok düşkünümdür. Ansiklopedi aylak ve meraklı insanlar içindir, ben de aylak ve meraklıyım, dolayısıyla ansiklopedi tam bana göre. Britannica’nın eski edisyonları okumalıktı, başvuru kaynağı değildi. Bende 1911 edisyonu var; içinde Edmund Gosse’tan, Stevenson’dan makaleler var, örneğin Macaulay’in Dr Johnson üstüne makalesi, Giles’in Çin edebiyatı tarihi üstüne makalesi. Bu kitaplar okuma içindi, başvuru için değil.

Latin Amerikalı Olmak Üstüne 

Acaba Latin Amerika diye bir şey var mı? Ben kendimi Latin Amerikalı olarak görmüyorum; kendimi Arjantinli ya da belki Uruguaylı olarak görüyorum ama kesinlikle Perulu, Kolombiyalı ya da Meksikalı olarak değil.

Pampa Yerlileri Üstüne 

Peru ve Meksika’nın kendine has kültürleri vardı, ama benim ülkemde Yerliler dağınık ve barbardı – iyi biniciler, iyi savaşçılar ama hayal güçleri çok zayıf. Kendi mitolojileri yok, yalnızca birkaç batıl inançları var.

İngiliz babaannem 1870’ten 1874’e dek Junin’de, sınırda yaşadı. Çok sayıda Yerli kabile reisiyle tanıştı. Hayatlarında ev görmemişlerdi, çünkü çadırlarda yaşıyorlardı. Dolayısıyla kapı, pencere, avlu, sarnıç, dam, duvar, ev gibi sıradan şeyler onlar için çok yeniydi, ama bunlar karşısında hiçbir şaşkınlık duymadılar. Belki de bu şeyler hayret edilemeyecek kadar yeniydi. Bence öyleydi de – Yerlilerin aptal olduğunu düşünmüyorum. Sanırım bu şeyler bilgi ve idraklerinin öyle ötesindeydi ki, bu şeyler onlarda hayret bile uyandırmıyordu. Sessiz insanlardı; çok inatçı ve çok cesurlardı. Gaucho’lardan daha iyi binicilerdi. Mahmuz ya da dizgin kullanmazlardı. Semer kullanmazlardı; yaralansalar bile sesleri çıkmazdı. Sessizlik içinde ölebilirlerdi; büyük fiziksel acılar çekseler bile asla şikâyet etmezlerdi. Bütün ülkeyi gezerlerdi – bütün pampa’ları (sanırım kullandığım bu sözcüğü hayatlarında duymamışlardı). Çok zalim de olabilirlerdi.

Birleşik Devletler’deki “the winning of the west” tabiri, benim ülkemde “la conquista del desierto” [çölün fethi] olarak geçer. Çok gaddarcaydı, çünkü beyaz adamlar kazandığında Yerlilerin boğazlarını kesiyordu; Yerliler kazandığındaysa beyaz adamları mızraklıyordu. Beyaz adamların kazanması yıllar aldı. Onların ateşli silahları vardı, Yerlilerinse yalnızca mızrakları ve bıçakları; dolayısıyla Yerliler mağlup edildi. Mağlup olmaya mahkûmlardı. Tüfekli adama karşı ne yapabilirlerdi ki? Hiçbir şey. Dedem Albay Borges işte bu fetihte savaştı.

Amerika’daki İspanyol Edebiyatında Fransız Etkisi Üstüne 

Amerika’daki İspanyol yazarlar üstünde Fransız etkisi çok güçlüydü, çünkü edebiyata üç yazar üzerinden bakıyorlardı: Hugo, Verlaine ve Edgar Allan Poe. Poe’yla Baudelaire ve Mallarmé’nin Fransızca çevirileriyle tanıştılar. [Ruben] Darío İngilizce biliyor muydu acaba; galiba bilmiyordu. Lugones’in İngilizce bildiğini sanmıyorum ama hepsi Fransızca biliyordu; hepsi Fransız edebiyatından istifade edebiliyordu. Çok tuhaf ama Fransız etkisi üstümüzde İspanyol etkisinden daha kuvvetli. Amerika’daki İspanyol yazarlar edebiyatı Fransız edebiyatı üstünden düşünüyordu. Elbette bu bize Shakespeare’i de verdi, çünkü Hugo, Shakespeare üstüne çok iyi bir kitap yazmıştı.

Poe Üstüne 

Poe’yu Amerikalı bir yazar değil de, İngiliz bir yazar olarak görüyorum. Walt Whitman’ın aksine, en azından hiçbir zaman Amerikalı olmaya çalışmadı. Poe’nun bu türden şeyler için kullanılabileceğini düşünmüyorum. Yalnızca hayallere dalıp bize harika düşler bırakıyordu. Polisiye öyküyü icat etti ve bu alanda çok sayıda takipçisi oldu: Chesterton belki de bunlar arasında en önemlisiydi. Ama bunların hepsi Edgar Allan Poe’dan doğdu.

Byron Üstüne 

Byron vakasında, yazdıklarından çok adamın kendisini düşünürüz. Kendine ait bir imajı vardı ve gerçek eseri buydu – bütün dünyada tapılan Lord Byron imajı. Öte yandan “Don Juan” çok iyi bir şiir. Yaptığı en iyi şey dörtlüğün sonundaki aldatıcı kafiyeler.

Tango Üstüne 

Tango genelevlerde 1880’lerde ortaya çıktı. O zamanlar enstrümanlar popüler halk enstrümanları değildi, keman, flüt ve piyanoydu. Rosario’da, Buenos Aires’te, Montevideo’da başladı. Kimse tam olarak nerede olduğunu bilmiyor ama popüler değildi. Genelevlerden, pezevenklerden, kasabanın delikanlılarından ve kadınlardan geliyordu. Sanırım o zamanlar bu kadınlar Polonyalıydı. Aristokrasi benimseyene dek tango insanlarca kabul görmemişti. İnsanlar Paris’te dans edildiğini öğrenince, tango saygıdeğer bir hava kazandı, çünkü Paris bir bakıma ulusal bir hurafeydi. Tango şimdilerde modası geçmiş bir şey. Gençler arasında artık popüler değil. Onlar rock and roll’u tercih ediyor.

Borges Öykülerini Sinemaya Uyarlamak Üstüne 

Yönetmen metinden sapmalı ve olabildiğince çok kendisi icat etmeli. Üstüne düşen vazife bu – metne sadık kalmamak.

Berkeley Felsefe Bölümünde Ders Vermek Üstüne 

Babam kendi usulleriyle bana felsefe öğretti. Satranç taşları ve satranç tahtasıyla bana Zeno paradoksunu öğretti. Şu soruyu sorduğunu hatırlıyorum: “Portakal hangi renk?” Portakal portakal rengi [orange], kırmızıyla sarı arası. Cevap vermedi ama sonra, “Portakalın şekli nasıl,” diye sordu. Ben de yuvarlak dedim. “Evet ama bu ne anlama geliyor,” dedi. “Yani,” dedim, “yuvarlaklığını hissediyorum.” O da dedi ki, “Bu sonra geliyor.” Portakalı aldı ve şöyle dedi, “Sence portakalın tadı hep portakal gibi mi?” “Hayır, tabii ki öyle değil,” dedim. “O halde portakal yuvarlak, sarı ve kendine özgü tatta olmanın yanı sıra nedir?”

Berkeley’den bahsetmeden bana Berkeley’in felsefesini öğretiyordu. Bu işe böyle başlanmalı, diye düşündüm. Bana özel isimler olmadan, tarihsel bir bağlam olmadan felsefe öğretti. O sıralar on iki yaşında olmalıyım. Bana biyografik felsefe tarihi verdi, sonra babamın anlattığı bütün o fıkraların felsefedeki temel sorular olduğunu anladım.

Teslis Üstüne 

Babam bir defasında bana şunu demişti: “Dünya öyle tuhaftır ki her şey mümkündür – teslis bile.”

The Royal Society of Arts, Londra 5 Ekim 1983

İngilizceden çeviren Oğuz Tecimen

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.