Biz, Siz, Onlar / Murat Tekin

 

“Selim Bey, bunların hepsi kurmaca!”

“Duyuyorum doktor, gerçekten duyuyorum. Anlamıyor musun?”

“Aklının bir oyunu bunlar.”

“Oyun oynamıyoruz burada doktor. Hasta değilim ben!”

“Belki de dünyanın geri kalanıdır hasta olan! Zaten hasta olup da gelenini görmedik ki. Allah’ım nelerle uğraşıyorum ben? Ne işim var burada,” diyerek şikâyet kotasını günün ilk saatlerinde doldurdu Dr. Sabri İşbilir. Hâlbuki günün güzel başladığını düşünüyordu ya da öyle umut ediyordu.

Yatakta gerinerek uyandı. Hemen sol yanındaki boşluğu fark etti -ki her zaman yatağın sağında uyur-. Artık şaşırmıyordu. Yine kanepede uyuyakalmış bu kadın. Son günlerde de bir garip. Her kavgadan sonra orada uyumayı marifet sayıyor. Gerçi eski eşimin ismiyle seslenmesem, sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranmasam, bu küçük kıyamet kopmazdı belki. Ama ne vardı sanki bu kadar büyütecek? En küçük şeylerde en küçük ayrıntıyı kavrama, bu ayrıntıda saklanmış gerçekleri anında sezme kabiliyeti olmasa hayat kadınlar için daha yaşanılır olmaz mı?

Kalkar kalkmaz ilk işi, çocuk odasına göz atmak oldu. İyi, uyuyordu. Hemen hazırlandı ve tıraş oldu. Her şey nasıl da yoluna giriyordu. Çıkarken holde ayağına bir şey takıldı. Bu da neyin nesi böyle? Ne güzel valiz bunlar renk renk, boy boy, diyerek gülümsedi. Böyle küçük sevinçleri vardı. Siz buna ne dersiniz bilmem ama o içindeki lunaparkın tek çocuğuydu. Seyrek saçları, gözlükleri ve orta halli kilosuyla doktor olmanın fiziksel tüm vasıflarına sahip olsa da duygusunda ve tavrında -daha derinde- kendinden umulanı veremezdi. En ciddi olayı dahi hafifsemesi, geçiştirmesi; her duruma mizahi yaklaşımı ve “aman canım boşvercilik”i ile beklentilerin çok dışındaydı. Ve biliyordu ki beklentiler karşılanmazsa ötekiler ona kızardı. Ama ne yapsındı? İnsan içinden geldiği gibi davranmayacaksa nasıl temiz kalacaktı? Yolda trafiğe takıldığı için gerilmesi gerekirken âdeti olmadığı üzere radyoyu açtı. İyiden iyiye keyiflenmişti. Neden keyiflenmişti ki?

İnsan işe giderken neşelenir mi hiç? Hem de sabahın bu saatinde. Birazdan o kapıdan geçip beyaz önlüğümle birlikte doktorluk vakarını da giymek zorundayım. Ah baba, bunun bütün suçlusu sensin, biliyorsun değil mi? Ben daha doktorun ne olduğunu bilmezken ‘Benim oğlum doktor olacak.’ deyip durmasan olmaz mıydı yani? İnsan beyni bundan daha acımasız yıkanabilir mi? Hiçbir telkin bundan daha etkileyici olabilir mi? Senin romatizma ağrılarını neden ben çekiyorum baba? Amma dramatize ettin olayı be adam. ‘Doktor ol’ dedi de, git psikiyatr ol demedi ki. Tabi ya, canım babamın ne suçu var? Sabah sabah ne saçmalıyorum?  Neyse ki trafikte kendi kendine konuşmanın cezası yok. Ha-hay!

Hastanenin tam karşısında bulunan ağaçlı uzun yoldan bahçeye girip arabasını arkada bulunan otoparka bıraktı. Binaya her sabah olduğu gibi tiksinerek baktı. Haksız da değildi. Ön taraftaki geniş kapının üstünde bulunan tabela olmasa, buranın ikinci dünya savaşından kalma askeri bir bina olduğu zannedilirdi. Üstelik üç katlı dikdörtgen mimari ve dış cephedeki artık renk olmaktan vazgeçmiş soluk haki bu zannı destekler nitelikteydi. Neyse ki uzun koridorları, yüksek tavanı, geniş pencere ve kapıları durumu biraz kurtarıyordu. Yine de nedir bu hastanenin vaziyeti canım? Her yerinden dökülmeye başlamış sıvaları, duvarlarındaki çatlakları, eski kalmış, yıpranmış bütün şunlar, bunlar… Bozulmuş insan ruhu adeta eşyada şekil bulmuş ve bunu, dâhilinde ve haricindeki her şeyin yüzüne vuruyor. Bu ruh çöküntüsü daha ilk bakışta insanın iliklerine kadar işliyor.

Bahçeye girdiği anda keyfinden eser kalmadı. Bu yetmezmiş gibi henüz merdivenlerdeyken hasta bakıcı Rüstem yakalayıverdi. Dazlak başı, kısa boyu, iri kıyım vücuduyla üşümüş gibi ellerini ovuşturarak merdiven başında bekliyordu.

Hay aksi, bekçi gibi dikilmiş kapıya. Belli ki yine olmadık bir iş çıkaracak. Ne yapmalı da kurtulmalı? Düşün, düşün, düşün! En lazım olduğun anlarda neden çalışmazsın ki? Acaba şimdi birden dönüp geldiğim gibi geri mi gitsem?  Hiç gelmemiş, hiçbir şey olmamış gibi. Hiçbir şey söylemeden… Saçmalama!

“Doktor Bey, size de günaydın. Sabah şerifleriniz hayrolsun.” Bak hele kılkuyruğa. Çaktırmadan savuşacak aklınca. Kaçın kurrasıyız ulan biz! 

“Günaydın Rüstem Bey, hayırdır sabah sabah?” Tabi ki görmezden gelme fikri pek parlak değildi ama denemeye değerdi.

İçeriye doğru beraber yürümeye başladılar. Kısa bir sessizlik oldu. Doktor işin aslını bildiği halde -bunu arada bir yapardı- muzipçe sordu:

“Üşüyor musun sen?”

Rüstem yandan ters ters baktı. Cevap vermedi. Ne diyecekti ki? En iyisi içinden küfretmekti.

Köpoğluna bak hele. Aklı sıra beni gücendirecek. Kaç zamandır bilmezmiş gibi… Tövbe tövbe… Ben mi istedim bakalım böyle olmayı? Çok mu meraklıyım ben, boyunsuz baykuş gibi gezmeye. Kurban olduğumun bu kulunu da böyle halk etmiş. Tabii az çekmedim küçükken. Ama az da çektirmedim hani. Beni böyle bodur, sümsük sanıp maytap geçenleri yerden yere az vurmadım. Ah ulan, seni de verecekler elime… Doktor diye, tövbe tövbe… Bu adamları kim doktor yapıyor yahu? Ama ekmek parası için bunların da kahrını çekeceğiz. Kolay mı beş boğazı doyurmak? Hepsi el olup gidecek ama ne yaparsın evlat işte. Hep o anaları ola…

“Ee, Rüstem Bey, böyle sahile kadar yürüyelim isterseniz.”

“Şey, Doktor Bey, dün gece bir hasta getirilmiş, başhekim sizin ilgilenmenizi istemiş.”

“Nesi varmış?”

“Neyi olsun efendim. Manyak işte.”

“Rüstem Bey, kaç defa söyledim bu şekilde konuşmayın diye.”

“Neyse, ben önünü kaçırmışım. Adam çocuk sesleri mi duyarmış, çocuk sesleri mi okurmuş ne, böyle bi’şeyler dediler. Kriz geçirmiş. Sen tut elinde bıçakla adamı kovalamaya başla. Bağırıyormuş arkasından, ‘Senin içindeki çocuk ölmüş. Kokmasın gel çıkarayım onu’ diye manyak işte.  Buyurun bu da dosyası.”

“Odası nerde?” -Keskin bir ton-. Hastalar yetmezmiş gibi bir de bunlarla uğraşıyoruz. Patavatsız herif. Ama nerden bilebilir senin manik depresif bir kadının oğlu olduğunu. Bilemez. Bilse de anlamaz, anlamazlar. Anlamak zor zanaattır. Hâlbuki bir küçük çocuk vardı.  Bir büyük hayali… Bir keresinde bir ansiklopedinin bin yüz seksen dördüncü sayfasında görmüştü, tahta kocaman bir at. İşte ondan bile büyük. Okuyacak, doktor olup annesini iyileştirecekti. Sahi neden iyileşmiyordu? Sürekli o hapları neden içiyordu? Şeker gibi olanları tatlı mıydı? ‘Büyüyünce ne olayım?’ diye sordu bir defa. ‘Canın ne isterse onu ol oğlum.’ Hayır, doktor olup seni iyileştireceğim anne. Sadece bir kere dinlemedin anneni şu düştüğün hale bak. Sanırım bir kere daha dinlemedim. ‘Yeniden evlenmek çare değil.’ demişti. Hep haklı olmak zorunda mıydı sanki?

“İkinci katta, soldaki koridorun sonunda yatıyor. Ben de yanınızda bulunayım. Neyime lazım içinizdeki çocuğu çıkarmaya kalkar,” diyerek istihzayla güldü. Yanındaki dalmış olduğundan -Rüstem bu durumdan hep istifade ederdi- duymadı. Koridorda yürümeye devam ettiler.

Ah Selmin, ne vardı birden ölecek, beni tekrar evlenmeye mecbur edecek? Görüyorsun ya başkaları kapatmıyor açtığın yarayı, dolmuyor yerin. ‘Yapma böyle!’ diyorsun biliyorum? ‘Zayıflık yakışmıyor sana.’ Ama kahretsin karıcığım, bu evcilik oyunundan, bu yalnızlıktan, yok olmuşluktan sıkıldım. Ne yapsam olmuyor. Hep biraz eksik, biraz yarım kalıyorum. Bir evin içinde çırpınıp duruyoruz. Çabaladıkça daha çok sensiz, daha fazla yalnız kalıyoruz. Biliyorum, ölmek suç değil, lakin böyle yarım kalmak, yokluğunu yanlışlar ve anlamsızlıklarla doldurmak da katlanılır gibi değil.

Kapının önüne geldiklerinde Rüstem atılıp kapıyı açtı. Arkadan Doktor Sabri girdi. Yatak kapının tam karşısındaydı ve arkasındaki büyük pencerede sabahın en güzel ışıkları kımıldanıyordu. Camın önünde duran plastik saksıdaki bakımsız ve solgun çiçek ile yatağın başucundaki küçük komodin dışında odanın kalanı tamamen boştu. Duvarlar ise kireç beyazına boyanmıştı. Sahi kimdi bu zevksiz? Hasta, bacaklarını duvara dayamış yatarak tavana bakıyordu. Hasta Selim Uslu, sarışın, zayıf bir delikanlıydı. İçeri girenleri görür görmez toparlandı. Gerçi insan bu vaziyette ne kadar toparlanabilir ki? Uzun, seyrek sakallı yüzündeki yanakları çökmüş, çehresini onulmaz bir yorgunluk kaplamıştı. Ama sonra neden bilmem, güldüğünde sanki tüm bunlar gidiyor, yerini belirgin elmacık kemikleri üstündeki zekâ dolu bakışlar alıyordu.

“Sonunda Doktor Bey, nerde kaldınız? Az kalsın sıkıntıdan ölerek tıp literatürüne geçecektim. Bak sen, korumasıyla gelmiş Doktor Beyimiz. Hâlbuki korunmaya ihtiyacı olan en çok benim. Bu kafamın içi… Hayır! Onu da kirletmenize izin veremem. Ama gücüm yetmiyor ki sizi durdurmaya.”

“Günaydın Selim Bey, geçmiş olsun öncelikle. Ben Doktor Sabri İşbilir. Size yardımcı olmaya çalışacağız. Ama sizin durumunuzu sizden dinlemek daha faydalı olabilir. Nedir şikâyetiniz?”

“Yani Doktor Bey çok şükür bir derdimiz, tasamız yok. Ya da olabilir. Bir dakika, evet var! Bu insanlardan, bunlardan ve şunlardan, hepsinden şikâyetçiyim Doktor Bey. Beni anlamıyorlar. Anlamaya çalışmıyorlar. Tembellikten birini anlamayı unutmuşlar. Oradan oraya koşup duruyor, durup düşünmüyorlar. Yoksa ben mi anlatamıyorum Bey Amca?”

“Valla yeğenim ben de anlamadım seni, hiç bana bulaşma. Aha doktor, ona anlat derdini.”

“Üşüyor musun sen?”

“Tövbe tövbee! Delinin zoruna bak. Doktor Bey ben hava alayım biraz. Bunun zararı kendine.”

“Dün geceden bahsedelim. Kriz geçirmişsiniz. Nasıl gelişti olay?”

“Bizim bir komşu var, pek sevmem, zaten kimse sevmez. Eğlence olsun diye onu kovaladım. Ama görmeniz lazım nasıl kaçıyor, topukları çarpa çarpa.  Sonrasını hatırlamıyorum. Galiba koşarken biraz terlemişim. Hoop buradayım. Ha-Hay. Halbuki ben şakayla karışık biraz korkutacaktım. ‘Bırakın çocukları istedikleri yerde oynasınlar.’ diyecektim. ‘Her işe karışmayın, her şeyden anlamayın. Bırakın mahallemiz biraz rahatlasın, nefes alsın!’ gibi beylik laflar edecektim.

“Çocukların içinden geçenleri duyduğunuzu, akıllarını okuyabildiğinizi söylemişsiniz. Sizce böyle bir şey gerçek olabilir mi? Sakın ısrar etme. ‘Olmaz olur mu?’ deme. Lütfen saçmalama Selim’ciğim. Makul ol biraz!”

“Neden olmasın Doktor Bey? Her şey mümkün. Lütfen siz de şizofreni zırvalarından bahsetmeye başlamayın. Bunları dinlemekten sıkıldım artık. Senden de sıkıldım Doktor. Acınacak haldesin. Sen bile sıkılmışsın kendinden.”

“Geçmişinize göz attım. Aileniz tarafından yuvaya bırakılmışsınız. Zor zamanlar, terk edilmişlik duygusu, yalnızlık, yaşanamayan bir çocukluk evresi… Aslında bu birçok şeyi açıklıyor. Çocuk sesleri içinde büyümüş olsanız da içinde bulunduğunuz şartlar çocuk olmanıza izin vermemiş. Tüm bunlar…”

“Ne büyük trajedi!.. Sizce her şeyin mantıklı bir açıklaması olmalı değil mi? Farklı olmak, alışılmışın dışına çıkmak mı suç olan? Tek tipleştirmeye çalıştığınız çocuklardan olmadım, olamadım, olmayı da istemedim. İtilmişlik mi, yalnızlık mı, geçin bunları? Ben yalnızım da siz değil misiniz? Bu yalnızlığı nasıl yorumladığınızla ilgili.”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“İnsan diyorum. Doğarken yalnız olduğu gibi yaşarken de yalnızdır aslında. Özünüze bakarsanız bunu net görürsünüz.”

“Yalnız değilim.”

“Peki, kaç bedenin bir olmasıyla varsınız?”

“Saçma. Yalnız olmamak için başka bedenlerin bedenimde yer alması gerekmiyor.”

“Öyleyse yanınızda duran ve size sevgi gösteren insanların varlığı ile var olduğunuzu, yoklukları ile de hiç olduğunuzu nasıl düşünebiliyorsunuz?”

Zihni karıştı. Ne diyeceğini, nasıl karşı çıkacağını bilemedi. Eşinin ani yokluğuyla düştüğünü, bir daha da kalkamadığını hatırladı. Bu adam kimdi, nasıl bir şeydi? Mahvolmuşluğunu nasıl bilebilirdi?

“Yalnız kalmadım hiç. Evet, sizi hayal kırıklığına uğratacağım ama hiç yalnız olmadım Doktor. Raskolnikov o cinayeti işlerken yanındaydım. Genç Werther’in acılarını beynimin her kıvrımında hissettim. Oblomov’u o miskinlikten kurtarmak için neler yaptım bilseniz. Gregor’un gezdiği her duvarda benden bir parça var. Gecekondu mahallesindeki evinde Hikmet’le ne oyunlar yazdık, ne oyunlar oynadık. Daha sayayım mı? Kitaplarda yaşayanlar yalnız kalmaz Doktor. Kimi spora, öteki paraya, beriki çaya, şiire, tutunur. Ben de kitapları seçtim. Okudum, okudum, okudum. Neden bırakmıyorsunuz yakamı? Allah’ım bir şey söyle şunlara!”

“Selim Bey, emin olun doktor olmasaydım sizi en iyi ben anlardım. Ama öyleyim ve sizinle açık konuşacağım. Gerçeklikle bağınız azalıyor. Nöbetler geçiriyorsunuz. Hatta dün gece…”

“O adamı öldürmezdim merak etmeyin. Çocukları anlamak, hatta çocuk olmak hastalıksa kapatın beni zindanlara. Ne de olsa alışıksınız siz. İçinizde -en derine- bıraktığınız çocuğa yaptığınız gibi yapın. Daha mantıklı, daha ciddi davranın. Herkes gibi olun. Aman, sürüden ayrılmayın. Yoksa işaret parmaklarıyla sizi de gösterirler.”

“Selim Bey, bunların hepsi kurmaca!”

“Duyuyorum diyorum Doktor, gerçekten duyuyorum. Anlamıyor musun?”

“Aklının bir oyunu bunlar.”

“Oyun oynamıyoruz burada Doktor. Hasta değilim ben!”

“Belki de dünyanın geri kalanıdır hasta olan! Zaten hasta olup da gelenini görmedik ki. Allah’ım nelerle uğraşıyorum ben? Ne işim var burada?”

“Olabilir. Bence bir mahsuru yok. Ha-hay!”

Rüstem odaya yanında küçük bir çocukla girdi. Ulan bir bebe bakıcılığımız eksikti, şimdi tam oldu. Kadın, postacı gibi bunu elime tutuşturup gitti, iyi mi? Doktor arkasını döndüğünde kızını görünce afalladı.

“Ne işin var kızım burada?”

“Neden şaşırıyorsun Doktor? Kızın bile anlamış. Yeni karın seni terk etmiş. Ama bunun tek suçlusu sensin, bu kendini bilmezliğin Doktor.”

“Nasıl yani, neden, ne demek istiyorsun?”

“Annene ve eski karına kızman, içerlemen seni daha az suçlu yapmaz. Seni daha haklı, daha mazur da göstermez. Aksine kabahati başkasında bulmak, diğer insanları kötülemek kendi zayıflığımızın tezahüratı değil de nedir? Neden çareyi hep dışarıda arıyoruz?”

“Kimseyi suçlamıyorum. Bir şey aradığım yok, bulduğum da.”

“Başkalarının kusurunu görmekte bu kadar münevverken neden dönüp içimize bakamıyoruz? Çünkü korkuyoruz Doktorcuğum, korkuyoruz. Kendimizi bilmekten, tanımaktan, tanıyıp da sevmemekten korkuyoruz. Başkasıyla ilgili havadislere sahip olmayı özümüze vakıf olmaktan elzem sayıyoruz. Hâlbuki insan kendinde başlayıp kendinde bitiyor. Biz bunu inkâra kalkıyor, içimizde bir yabancıyla yaşamaya mahkûm oluyoruz. İnsanın kendini bilmemesinden daha elim yalnızlık olur mu? Bu yalnızlığın çaresi başka yerde bulunur mu?”

“Tamam, tamam, sakin ol. Otur yerine!”

Selim yatağın üstüne fırlayıp önce doktora sonra uzaklara bakarak haykırdı:

“Biri bizi kurtarmalı Doktorcuğum. Bir kahraman çıkıp, dünyayı değilse bile içimizi kurtarmalı. Bu gidişata, körlüğe, sefilliğe son vermeli. Biri haddimizi bildirmeli. Bize, ‘Ulan İnsanoğlu bu kadar gittiğin yeter, kendine gel!’ demeli.”

“Gel ulan buraya. Ne bağırıyorsun deli?”

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2voljB5

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.