garip
garip
garip

Bir Tutam Rüya Bir Tutam Gerçek/ Sema Kahraman Vurucu

reklam
01 Kasım 2019 0

Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasını yazdığı son cümleye atıfla “Ben Buradayım” adıyla kitaplaştıran Yıldız Ecevit’e göre Atay, kurmaca metinlerinin tümünü sadece iç dünyasından değil somut yaşamından da parçacıklarla dokur. Onun metinleri otobiyografinin kurmaca ile dansıdır. Yazarın beyin tümörü tedavisi gördüğü günlerde günlüğüne yazdığı “Kafamda gelip giden şeyler kayboluyor. Bunlar ancak uzun süreli bir yazma durumu içinde değerlendirilebilir.” cümleleri yaşama veda etmeden önce kaleme aldığı “Demiryolu Hikâyecileri: Bir Rüya”, hikâyesinin içine sızmayı bekleyen bir edayla duruyordu karşımda.  İTÜ yıllığında isminin altında parantez içinde “Demiryol” yazılı olması da hikâyenin ismine dair çağrışımlara kapı aralıyordu. Yaşamın kıyısında ölüme bir adım kala “Düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım. Biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum. Geleceğini kaybetmek yaşanan zamanı da boşlaştırıyor.” diyen Atay’ın, bu halet-i ruhiyeyle yazdığı “Demiryolu Hikayecileri: Bir Rüya” bir yalnızlık ve ümitsizlik öyküsüdür. Selim İleri’ye göre ise hikâyenin de yer aldığı, Korkuyu Beklerken başlı başına bir intihar kitabıdır. 

Öykü ölümünden sonra ilk kez Türk Dili Dergisi’nde, “Demiryolu Öykücüleri: Bir Düş” adıyla yayımlanır. Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında gerçeklik olgusunun dışında kalan bir atmosferde tren istasyonunda yaşayan üç seyyar hikâye satıcısının günlük yaşamı anlatılır. Rüyaların anlatı diline uygun sıra dışı yaşantılar, gerçek yaşamın alışılmış kişilerine pek benzemeyen kişilerle örülü bir hikâyeyle karşı karşıya kalırız. Düş dünyasında masalsı bir atmosferin içinde ben dilinin samimiyetiyle ilerler öykü. “İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç Yahudi, bir de genç kadın.” Gündüzleri sucuk ekmek satıcılarına bırakıp, öykülerini gece yarısı geçen ekspres yolcularına satarlar. İstasyon şefi, iktidar figürü olarak belirir. İlk bölümde çatışmanın sinyallerini alırız. “İstasyon şefi memur hikâyeciler” diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu. Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik. Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikâyecilersiniz diyordu istasyon şefi bize. Aslında ben memur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum, biz sanatçıydık.” Atay, yazarlar özelinde toplumun sanatsal üretimde bulunan kesimlerinin yüz yüze kaldığı sorunları düşsel atmosferin içinde, kurmacaya sırtını yaslayarak ete kemiğe büründürür. Sucuk ekmek satıcılarıyla birbirlerini iterek yolculara mallarını beğendirmeye çalışan hikâye satıcılarının “ayrıcalı bir durumda” olmadığı saptamasını ucuna eklerken, kitaplarını satmak için pazarlama dünyasında debelenen yazarları düşündürür.  Bir sözü de eleştirmenleredir: “Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu? diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı.”

Oysa yaşadıkları istasyon ülkede taze olarak hikâye satılan tek istasyondur. Rüşvet buraya kadar uzanır. Yataklı vagon memurlarına birkaç kuruş vererek, yolcuları istasyonda uyandırmalarını sağlarlar. Bu yolculardan bazıları acıklı durumlarını bildikleri için pasta kurabiye gibi yiyeceklerden, ayrancı satamadığı ayranından verir. Hem zengin hem fakir sınıfın acıdığı bir yerde konumlandırılır hikâye satıcıları. Zengin müşteriler hikâyelerini elden düşme satarlar, sucuk ekmekçi ince kâğıttan olduğu için sigara sarar. Seyyar satıcılara içine onların yaşantılarını da iliştirdiği hikâyelerini yüksek sesle teatral canlandırmalarla okuyarak da ulaşamaz. Yazarların yaşadığı yabancılaşma, iletişimsizlik şu satılarla hicvedilir: 

“Sucukçu ekmekçiyle elmacı daha ilk satırda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında. Hikâyenin sonuna doğru da uyanırlardı. Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikâyeler de yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.

Hikâyenin düşsel atmosferi içinde bedensel ve ruhsal çöküntüye giren seyyar hikâye satıcılarının durumu giderek karanlık bir anlatıya dönüşürken, anlatıcı yazarın genç kadınla ilişkisi ortama belli belirsiz bir ışık düşürür. Ancak bu belirsiz ışık da çok geçmeden söner,  genç Yahudi hastalıktan ölür, genç kadın istasyonu terk eder, anlatıcı yazarın zihni bulanır. Zihin bulanıklığıyla birlikte anlatıcının sesi yerine Oğuz Atay’ın sesini daha yoğun duymaya başlarız. Öykünün son bölümünde aydın cahil ikiliği, sanata iktidar baskısı izlekleri yerini Atay’ın asıl meselesi olan yazma ve okura ulaşamama meselesine bırakır: “O günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikâyelerim nedense hiç satmıyordu. Hikâyelerin de açık seçik olduğu söylenemezdi…”

Kundura tamircisi ve istasyon şefi de istasyondan ayrılır, yarattığı düşsel karakterler bir bir sahneden çekilir, Atay tüm yalnızlığıyla tren istasyonunda bir başınadır. Günlüğüne yazdığı şu cümleleri yansıtan bir ruh haliyle karşı karşıya kalırız: “Neden yazdıklarımı anlamıyorlar, neden çevrede kimse yok. Belki de anlaşılacak önemsenecek bir şey yazmadım yapmadım. Sadece yazı hayatı denilen çamura bulaştım o kadar.”

Öykünün mevsimi sonbahardır. Atay, öyküyle birlikte kendi sonbaharını da bitirir. “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”sorusu havada asılı kalır. Soğuk bir kış gününde hayata gözlerini yumarken, yıllar sonra sorusunun karşılığını bulacağını, “Buradayız” diyen hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşacağını tahmin edememişti. Yalnız ve melankolik ruhunun sindiği satırların milyonlarca kalbe dokunacağını da… 

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.