garip
garip
garip

Bir Şiir Gerisi Hikâye/ İlknur Gök Gültekin

01 Kasım 2019 0

Uzanmış yumuşak bir divana

Karıştırırken eski bir aşkın sözlüğünü,

Bir kapı tıklaması geliyor kulağıma

Sessiz ve sakin bu güneşli yaz günü

Açar açmaz kapıyı çığ doluyor odama

Metin ALTIOK

Güneşin renginin kızıla döndüğü vakit bahçesindeki divana oturup elindeki örgüyü tamamlamak en büyük zevkiydi. Sanki günün yorgunluğunu ilmek ilmek atıyordu üstünden. Divanın yanındaki eski komodinin en üst çekmecesini açtı. Turuncu renkli şişin delik deşik ettiği eskimiş poşetten alacağını aldı ve çekmeceyi birkaç sert hamleyle kapattı. Oturdu, oturur oturmaz gün boyu boynunda sallanan yakın dostunu gözüne taktı. “Evet, nerede kalmıştık?” deyip ilmekleri atmaya başladı. 

Örmeyi, bir şeyler üretmeyi çok severdi. Ne zaman konu örgüden açılırsa “Ben yirmi iki yaşımda öğrendim. O zamandan bu yana hep örerim.” derdi. Neler örmedi ki? Yeğenlerine ve arkadaşlarına çeyizler, mahallede yeni doğmuş bebeklere yelekler ve daha niceleri… Doğuştan gelen yeteneğini sonradan fark etmiş gibiydi adeta.

Üzerine oturduğu divanın minderlerindeki dantellere baktı. Elleriyle okşadı. Kulağında “Ben giderim, hep giderim ama sen gidemezsin sözleri yankılandı.” Yüzündeki tebessümüne gözündeki bir damla yaş karıştı. “Sen de gidemedin.” dedi fısıldayarak.

-Ooo beyefendi yine Uzanmış yumuşak bir divana*, dedi Hatice.

– Ne sandın yavrum, çalışıyoruz işte dedi gülümseyerek Osman.

Hatice ve Osman çocukluk arkadaşıydı. Hatırladıkları en eski anılarında bile hep birliktelerdi. Çoğu insana nasip olmaz böyle bir ilişki. Çocukken beraber oynadığın kişiye yıllar sonra sevdalanmak…

Sessizce “Gidemedin.” dedi Hatice ve örgüsüne devam etti. Her ilmekte biraz daha hızlanıyordu. Sanki kaçırdığı şeyleri yakalamak istiyordu. İlmekler arttıkça geçmişin anıları da sökülüp geliyordu, oturduğu divana.

-Hatçemm, yavrum, biricik sevgilim, oyun arkadaşım, ömrümün bu zamana kadar olan kısmı sana bir haberim var.

Hatice’nin gözlerinin içi güldü. Artık bekliyordu “Gel, evlenelim.” demeyi.

-Neymiş bakalım bu haber.

-Ben diyorum ki askerliğim bitti. Bundan sonra burada beklemenin bir anlamı yok.

Hatice iyice heyecanlandı.

-Eeee, yani?

-Şehre gideyim. Herkes öyle yapıyor zaten. Bu kasabada kalmakla olmuyor. Bir şeyler yapacaksak benim burada durmamla olmaz.

-Bir şeyler yapacaksak? dedi Hatice mahcup bir sesle.

-Kız ne demek istediğimi biliyorsun, dedi. Hatice’ye sımsıkı sarıldı. Eğer yuva kuracaksak benim çalışmam para kazanmam lazım.

Hatice’nin yüzünde kırgın bir tebessüm belirdi. Osman haklıydı ve doğru söylüyordu. Bu kasabada yapılacak adam akıllı bir iş bile yoktu. Osman’a sarılmaya devam etti.

-Haklısın, yolun açık olsun.

Bunların gözünün önüne geldiği an Hatice, bir şalın yarısına kadar gelmişti. Şalın ortasına farklı bir renkten desen yapmak istedi. Oturduğu yumuşacık divanından tek hamleyle kalktı. Tek katlı evinin kapısına doğru ilerledi. İçeri geçti. Yatak odasına girdi. Kapının sağındaki sandığı açtı. Rengarenk iplere tek tek baktı. “Acaba hangi rengi kullanmalıyım? Böyle karar vermek zor olur. En iyisi getireyim şalı öyle bakayım.” dedi. Bahçeye çıktı, ipler kaçmasın diye şişlerin sonuna kadar ipleri itti. Tekrar odaya döndü. “Bu olmaz, çok açık kaldı. Bu aslında güzelmiş ama ip az yetmez. Bunu bir ayırayım, kalsın bakalım.” diye diye sandıktaki iplerin yarısından çoğunu çıkardı. En altta küçük bir kutunun üstünde hiç açılmamış bir yumak bordo ip buldu. “Hah, işte bu! İp de epey var, rengi de güzel.” dedi. Elinde tuttuğu şalı ve bordo ipi yatağın üstüne bıraktı. Sandıktan çıkardığı yumakları toplamaya başladı. Elindeki yumakları sandığın içine bırakırken sandığın içindeki kutuya baktı. Kutuyu eline aldı ve okşamaya başladı.

Osman, şehre gitse bile hiçbir zaman Hatice’yi yalnız bırakmadı. Her fırsatta yanına gitti. Gidemediği zamansa mektuplar gönderdi. Hatta bir defasında mektubu postalamıştı ama dayanamayıp birkaç gün sonra mektuptan önce Hatice’nin yanına gitmişti.

-Valla dayanamadım Hatice; sana mektup yazdım ama geleyim, güzel yüzünü göreyim dedim.

-İyi yapmışsın, ben de seni çok özledim.

-Çok kalamayacağım çünkü yarın dönüyorum, dedi.

Osman şehre döndükten iki gün sonra mektubu gelmişti. Hatice, gözlerinin içi gülerek mektubu okumuştu. Yıllar yılı hiç bıkmadan usanmadan mektuplaştılar. Gelen her mektubu da özenle saklayıp bir kutunun içinde biriktirdi.

Hatice, kutuyu açtı. Karıştırırken eski bir aşkın sözlüğünü*, o zamanlara gitti. Zarflara baktı, eskimiş kağıt kokusunu içine çekti ve kutuyu kapatıp yünleri dizmeye devam etti. Yatağın üzerindekileri alıp bahçeye döndü. 

Hava kararmak üzereydi. Divanın yanındaki ağacın dalına sarılmış olan uzatma kablosunun ucundaki ampülü çevirdi ve etrafı aydınlattı. Mutfağa geçip çay demledi. Elindeki tepsiyle bahçeye geldi. Sehpanın üstüne elindekileri koydu. Rahatça oturdu. Bordo ipi eline aldı ve şalına kaldığı yerden devam etti. Aklında belli bir model yoktu. Ördükçe bir şeyler çıkar dedi kendi kendine. Arada çayında birer yudum alarak örmeye devam etti.

Bir kapı tıklaması geliyor kulağıma* Ayşe, kalk kız acaba Osman yine bana sürpriz mi yaptı? Ayşe, Hatice’nin dert ortağıdır. O gün Hatice’de kalmıştı.

-Çok uykum var kız, git bak geldiyse de bana mı geldi sana geldi.

Hatice toparlandı ve kapıya doğru yöneldi.

-Kim var orada?

-Benim Osman

Son zamanlarda Osman’ın sürprizleri artar olmuştu. Kapıyı açıp sımsıkı sarıldılar.

-Hoş geldin, geç içeri bizimkiler yayladalar. Ayşe var sadece.

– Gelemem çünkü gitmem gerek. Aşağıdaki kasabaya mal getirdik. Bizim şoför hâlden anlayan biri. Kendisine söyledim. Bir gör, gel dedi. Sadece seni görmeye geldim. Belli mi olur belki dönüşte de gelirim. Hadi sen geç uyu.

Hatice “Tamam” dedi ve Osman’ı öptü. Kapıyı kapattıktan sonra rüya mıydı bu şimdi diye mırıldandı. Yatağına girdi. Yatağın yanındaki komodinin çekmecesini açıp Osman’ın fotoğrafını öperek uyudu.

Ertesi sabah gün ağarınca önce Ayşe sonra da Hatice uyandı. Ayşe:

-Kız sen dün gece ne diyordun? Osman mı geldi?

-Evet, geldi beni gördü ve gitti.

-Görmek için mi gelmiş?

-Aşağı kasabaya mal getirmişler, bir göreyim demiş. Geldi, gördü ve gitti. Belki yine gelir.

-İnşallah kız, size de çok üzülüyorum söyle bakalım ne zaman evleneceksiniz?

Hatice, yüzündeki tebessümle “Hayırlısı bakalım.” dedi.

Hatice’nin attığı her ilmek geçmiş ve şimdiyi birleştiriyordu adeta. Gözleri epey yorulmuştu. Elindekileri divana bırakıp ayağa kalktı. Çaydanlıkları mutfağa götürüp kendisine meyve getirdi. Gençken kendisine bu kadar iyi bakmazdı. Yaşı ilerledikçe ve yalnız kaldıkça kendisine daha fazla kıymet verir oldu. Yemesini, içmesini, uykusunu daha çok önemsiyordu. Meyve dolu tabakla bahçeye döndü. Örgülerini geri yerine bıraktı. Oturdu ve meyveleri afiyetle yemeye başladı.

Bu kasabanın en güzel mevsimi yazdır. Çünkü kasabadaki ağaçlar kışları kurur ve kasaba kahverengi soğuk bir yere bürünür. Oysa yazın rengarenk çiçekler, yemyeşil ağaçlarla adeta bir renk cümbüşüdür.

Sessiz ve sakin bu güneşli yaz günü* sabahı Osman kasabaya gelmişti. Bu defa biraz daha uzun kalacaktı. Çok yorulmuştu, çok özlemişti her şeyi. Gelir gelmez Hatice’nin yanına gitti. Hatice’nin ailesi hâlâ yayladaydı. Bahçedeki divanın önüne masayı çektiler. Beraber kahvaltı yaptılar. Hatice bu defa Osman’ın geleceğini bildiği için ona en sevdiği böreği yapmıştı. Güzel bir kahvaltının ardından Hatice kahve yaptı. Hava çok sakindi. Fakat Osman’ın içinde fırtınalar kopuyordu. Yurtdışına gideceğini ve en az üç yıl kalacağını, bu süreçte yılda belki bir defa geleceğini nasıl söyleyecekti?

Hatice’nin ellerini tuttu. Her şeyi bir bir anlattı. Osman konuştukça Hatice’nin içi daralıyordu.

-Peki, Osman hakkımızda hayırlısı olsun.

  Osman yıllarca gurbet ellerde kaldı. Gece gündüz çalıştı çabaladı. Her şey Hatice içindi. Hiç onu yalnız bırakmadı. Hatice’de asla kendini yalnız hissetmedi. Zaman da su gibi akıp geçmişti. Üç yıllık hasretin sona ermesine birkaç ay kala Osman’dan haber alması epey zorlaşmıştı. Şirket Osman’ı bir ay içinde birden çok ülkeye göndermişti. Mektuplar epey gecikiyordu. Bir gün postacı elindeki zarfı Hatice’ye uzattı. “Abla eskiden sana daha çok mu geliyordu mektuplar?” deyince gözleri oldu. Zarfı elinden aldı ve içeri geçti. Eski bir plakta “Hani, o bırakıp giderken seni” şarkısı çalarken zarfı açıp mektubu okumaya başladı.

Canımdan Çok Sevdiğim Hatice,

Biliyorum son zamanlarda senle çok ilgilenemiyorum. İnan hepsi geçecek az kaldı. Belki bir belki de iki ay sonra yanındayım. Bu ayrılıklar, her şey senin için. Her şey bizim yuvamız için. Bunu asla unutma. Seni çok seviyorum.

Osman

Bir zarfı daha umutla, sevdayla okumuştu. Hemen kağıdı, kalemi eline aldı. Mektuba cevap yazdı. Ertesi gün sabahtan gönderdi.

Bundan sonraki çoğu mektubu karşılıksız kalmıştı. Kaç üç yıl geçmişti. Arada birkaç mektupla giden kaç yıl… İçindeki yangını durdurmak için çok gayret etti. Çoğu kez de başarısız oldu. Saçlarına aklar düştü. Yirmi iki yaşından sonra elindeki örgüsüyle sabır çekti adeta.

Tabağındaki meyveler bitmişti. Gecenin serinliği her yanı kapladı. Tabağı alıp içeri gitti. Ardından gelip ampülü çevirdi, evin kapısını kilitledi. Yatağına yattı. Derin bir uykuya daldı. Uyandığından kendisini çok dinç hissediyordu. İlk defa gece boyunca hiç uyanmamıştı. Yataktan kalktı. Banyoya gitti. Ardından kendisine mutfakta küçük bir kahvaltı hazırladı. Bardağına çayı doldururken kapı çaldı. Bu saatte hayırdır diyerek kapıyı açtı.  Metin Altıok’un Açar açmaz kapıyı çığ doluyor odama* dizeleri yankılandı kulaklarında. Dondu kaldı. Gözlerine inanamadı. Karşısında mahcup ama gururlu bir ihtiyar vardı. Adı Osman’dı. Aklına o an örgüleri geldi. Sabırla ilmek ilmek işlediği örgüleri… Her şeye değmiş miydi bilinmez ama yıllar sonra ilk defa Hatice’nin gülüşünde bir ömür vardı.

*Dizeleriyle bu öyküyü yazmama ilham kaynağı olan Metin ALTIOK’a sonsuz teşekkürlerimle…

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.