Bir Resimdir Babam / Kezban Güçlü

Omuzlarımda ağır bir yükle iniyorum, itiş kakış otobüsten. Durakta otobüs bekleyen suretsiz insanların arasından kırılgan ve güçsüz bir şekilde, kimseye değmeden yürümeye çalışıyorum. Sanki yanımdan geçen herhangi biri bir şekilde bana değerse, oracıkta yığılıp kalacakmışım gibi dirençsiz bedenimi zorla taşıyorum. Hastanenin bahçesi gereğinden fazla kalabalık: genç yaşlı çoluk çocuk… Çocukların burada ne işi var? diye geçiriyorum içimden. Ben çocuklarımı evde bıraktım, onları düşününce içimi sıcacık bir umut kaplıyor. Evden çıkarken “Dedeme selam söyle.” demişlerdi. “Geçmiş olsun!” dediğimizi ki bu kısmı birkaç kez tekrarlamışlardı. Onların çocukça masumiyetleriyle tekrarladıkları ve inanarak kurdukları bu cümleyi, yaradan duyacak ve dedelerine şifâ verecekti.

Seyyar satıcılara ilişiyor gözüm, meyve satıyor çoğu. Bahar gelmiş. Tezgâhta sarı sarı ışıldayan alıçları görünce fark ediyorum. Ağaçların dalları yapraklanıp gölgeleri koyulaşmış. Babam çok sever alıcı, yaklaşıp alıyorum bir kilo, alıç ve elmalardan. Yemesine izin veriyorlar mı emin değilim ama en azından görünce çocukluğu gelir aklına, işte bundan eminim.

Babam yetmişinde bile içindeki çocuğu koruyan ender insanlardan biri. Ailesi olarak onun bu duygusunu çok iyi anlayamadığımızı fark ediyorum. Öyle ya topluma göre çocukluk hayatın ilk dönemlerinde yaşanır ve orada bırakılırdı. Babamsa çocukluk masumiyetini ve saflığını yanına almıştı.

Telefonum çalıyor açıyorum, annem, “Kızım geldin mi?” diyor yumuşak bir ses tonuyla.

“Geldim anne, hastanenin önündeyim.”

“Kızım acil kapısının yan tarafında küçük bir kapı var, oradan gir, daha kestirme orası üçüncü kattayız ben odanın kapısında seni bekliyorum.”

“Tamam anne.” diyerek kapatıyorum telefonu. Giriş kapısından geçince asansörün önünden geçip direkt merdivenlere yöneliyorum. Telefonum tekrar çalıyor arayan yine annem. “Kızım babanın filmleri çıkmış hemen doktora göstermem lazım, sen üç yüz altı numaralı odaya gel, ben doktor gitmeden filmleri gösterip geliyorum” diyerek kapatıyor telefonu.

Adımlarımı hızlandırıp buluyorum babamın kaldığı odayı. Hemen girişte babamdan yaşlı bir amca yatıyor, yaklaşınca gözlerinin hafif aralık olduğunu fark ediyorum, geçmiş olsun diyorum amcanın yanında oturan refakatçisine. Babamı arıyor gözlerim.

“Geldin mi kızım?”  Ne güzel dolduruyor kulağımı o yumuşacık kadife tonda kurulan cümle.

“Geldim baba.” diyerek eğilip elini öpüyorum, eli sıcacık.

Yüzüne bakıyorum avurtları çökmüş, yorgun bedeninden bağımsızmış gibi duran gözleri, sevimli ve haylaz bir çocuğun gözlerindeki telaşla bakıyor yüzüme. “İyi gördüm seni.” diyorum, iyi görünmeye çalışan sahte ifademle.

“İyiyim kızım, beni üç gündür burada boşuna tutuyorlar. Ben eve gitmek istiyorum. Kusmam da durdu sadece ayaklarım yanıyor o kadar. Doktorla konuşun ilaç da almak istemiyorum artık.” derken sığınmacı bir tavırla yüzüme bakıyor. Anlıyorum, benden destek almak istiyor. Babamın evdeki en büyük destekçisi bendim. “Tamam baba.” diyorum çarşafını ve yastığını düzeltirken, çocukları soruyor.

“İyiler dedesi. Onlar da seni çok özlediler,  ikisi de dedeme selam söyle çok geçmiş olsun dediler ve bunu ısrarla tekrarladılar.” diyorum, seviniyor. “Ben de onları özledim.” diyor, pencereden dışarıya bakarken, yatağın kenarına oturup ben de pencereden dışarıya bakmaya başlıyorum. Babamın dışarıya bakarken gördüğü şeyi görmeye çalışarak. Bir kaç dakikalık bir sessizlik oluyor ve ben bu sessizlikten ürkerek, sessizliği bozmaya çalışıyorum.

“Baba hava serinledi üzerini örtmemi ister misin?” Pikeyi alıp örtüyorum dizlerine, kafasını yastığa yaslayıp hafifçe bedenini yatağın içine doğru itiyor. Bitkin görünüyor, sağ elinde serum yerleri morarmış. Elini hafifçe kaldırıp pikenin altına koyuyor ve sonunda sormasından korktuğum -belki de hastane ziyaretini bu yüzden geciktirdiğim- soruyu soruyor.

“Sınav sonuçların ne oldu kızım, açıklandı mı?”

Sormasından çekindiğim bu sorunun cevabını düşünmemişim hiç, afallıyorum. Yarım saattir gizlediğim duygularım sobelenmiş bir çocuk gibi. Şaşkın ve savunmasız kalakalıyorum öylece. Gözlerim doluyor, kalkıp çarşafı düzeltmeye çalışarak umursamaz bir ses tonuyla, henüz açıklanmadı diyorum, bu arada pencereden bakarak ya da bakar gibi görünmeye çalışarak. İçimde kaynayan ve çoğalan çığlığı bastırmaya çalışıyorum olmuyor. Ne kadar karmaşık bir duygu yoğunluğu bu… Kocaman bir kız olmuştum olmasına ama babamın karşısında silinmişti varlığım, yok olmuştum. Babalara yalan söylemek ne kadar zormuş ya da benim babama söylediğim ilk ve son yalan olduğu için mi çok ağırıma gitmişti? Aslında sınav sonuçları açıklanmıştı ve ben bir gece önce iki dersten kaldığımı öğrenmiştim. Bu hayatın sonu değildi belki ama babam bana okul konusunda o kadar çok güveniyordu ki onun güven duygusu azmimi besliyordu. “Benim kızım yapar.” diyormuş güvenle karışık bir gururla. Oysa ben açık öğretime ilk kayıt yaptırdığımda tam tersini düşünmüştü. Ne gerek var gibi bir cümle bile kurmuştu ama zaman içinde benim çabamla birlikte bu konudaki düşünceleri değişmiş ve sınav sonuçlarımın en yakın takipçisi olmuştu. Ben de onun bu ilgisini bildiğim için ona güzel bir haber vermek adına biraz daha fazla asılmıştım derslere.

Yan tarafta yatan amcanın öksürüğüyle birlikte sıyrılıyorum düşüncelerimden. Babam dalmıştı. Kalkıp pikeyi hafifçe omuzlarına doğru çekiyorum. Aldığım elmalardan iki tanesini amcanın refakatçisine veriyorum. “Sağ olun ama yanımızda bıçak yok almayalım hiç.” diyerek tekrar uzatıyor elmaları, “bakayım hemen. Annem getirmiştir mutlaka” diyerek açıyorum çekmeceyi, yanılmamışım annem tedbirli kadındır çekmeceye serdiği peçetenin üstünde temiz tabak, çatal, bıçak ve bardak var. Annem her zamanki gibi titizliğini buraya da taşımış.

Bıçağı ve tabağı uzatıyorum uzun bolu orta yaşlı ve sakin görünüşlü adama, belli belirsiz teşekkür ediyor. Babam kirpiklerini kırpıştırarak uyanıyor kuş uykusundan. “Baba bak sana ne aldım diyerek açıyorum alıç poşetini önünde, gözleri ışıldıyor aniden, Türkçe’ye çevrilince bir anlamı olmayan Kürtçe bir kelimeyle gösteriyor sevincini.

“Ne güzel kokuyorlar kızım, biraz yıka hemen yiyelim” diyor.

Uyurken ki bitkin yüz ifadesi değişiyor bir anda, sağlıklı ve mutlu bir ifade beliriyor yüzünde. Babam her zaman küçük şeylerle mutlu olurdu, çünkü ellerinden sıkıca tuttuğu içindeki çocuğu hep gözlerinde saklayıp sakınırdı..

6 Yorum Bir Resimdir Babam / Kezban Güçlü

  1. Beni, “alıç” sözcüğü ile çocukluğumun kırlarda koşup oynayan özgür günlerine götüren öykünün yazarı Kezban Güçlü’ye teşekkür ederim.Emeğinize sağlık.

    • Merhaba Münire hanım sözcükler küçük görünmelerine rağmen ne çok yer kaplıyorlar değil mi duygu dünyamızda duyarlı sevinç veren yaklaşımınız için çok teşekkür ediyorum.
      Zarif yüreğinize sevgilerimle:)

  2. Kezban Güçlü şiirleriyle büyülüyor, anladığım kadarıyla öyküleriyle de canımıza okuyacak..Kalemine güç diliyorum Kezban Güçlü..

    • Sevgili Canan senin yüreğin öyle aydınlık öyle dost ki şiire dost öyküye dost insana dair olan her şeye dost bu yüzden dokunduğun her şeyi onurlandırıyorsun 🙂 sevgi dolu yüreğine hayranlıkla ve özlemle selamlar

    • Merhaba Feride’ciğim çok teşekkür ederim çok vefalı ve dostsun. Edebiyata olan ilginde beni ayrıca mutlu ediyor. zarif yüreğine ve içtenliğine kocaman sevgilerimi yolluyorum. 🙂

Münire Çalışkan Tuğ için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.