Bir Köpek İki Adam / Haluk Ecevit

Buğday hasadı bittikten sonra boşalan tarlalar, günden güne sararmaya devam eden ayçiçeklerinin yanında kel düzlükler olarak kalır, sabırla tohum zamanını beklemeye koyulurlardı. Ayçiçeklerinden dökülen çekirdek tanelerini yiyerek beslenen ve gittikçe yağlanan göçmen bıldırcınlar da işte bu tarlalarda, köylülerin “anız” dediği, buğdayın biçiminden sonra kalan sapların arasında konaklayarak göç zamanını bekler ve canlarını avcılardan korumaya çalışırdı. Her canlının kodlarına işlenmiş olan hayatta kalma güdüsü onlarda da yoğun bir halde mevcuttu.

Avcılar, bu tarlaları gezerken yanlarına kadar gelseler, hatta üstlerine bassalar dahi kalkıp uçmuyor, onların tüfeklerine hedef olmamak için olanca sabırları ile bekliyorlardı. Sadece avcılar olsa yine iyi. Onlardan gizlenmek çoğu zaman mümkün oluyordu. Ya köpekleri… Gözleri sahiplerinden keskin olmalarının yanında koku duyuları sayesinde, nereye gizlenseler fark ediliyorlardı. En zoru da, bakışları kendilerine kilitlenmiş bir köpeği fark ettikleri andı. Böyle bir zamanda köpek, kıpırtısız ve gergin halde “ferma” vaziyeti almışken, yapılması gereken şey bir an önce karar vermekti. Seri bir hamle ile uçuşa geçilebilir ve avcının soğuk namlusunun önüne gelmek pahasına, menzilden çıkılana kadar hızla kanat çırpılabilirdi ki burada avcının acemi olması için dua etmekten başka bir çare yoktu. Ya da beklenebilirdi. Ama yine değişen bir şey olmayacak ve köpeğin üzerine atlayıp pençelerini vücuduna geçirmesi ile birlikte “ölüm” denen o mutlak sona çarçabuk varılacaktı. Yani, bu evrende hayvan olmakta en az insan olmak kadar meşakkatli bir işti.

İşte o gün Feyim ve İlyas, bu bıldırcınlardan bir kaçını avlamak ve akşam yemeğinde onlardan yapacakları pirinçli “kapama” yemeğinin yanı sıra rakı içip keyif etmek hayali ile meradaydılar. İlyas’ın elinde baba yâdigarı tek kırması, Feyim’in elinde de geçen harman zamanı koca bir tarlasının tüm mahsulünü vererek karşılığında aldığı İspanyol çiftesi vardı. Ara sıra gelip ayaklarına dolanarak ellerini yalayan ve tarla sınırlarındaki uzun ot köklerini koklamaktan burnu toza toprağa bulanmış olan köpekte Feyim’in “Gorbi”si idi. Köpeğin kafasındaki lekeden dolayı aslında doğduğunda ismini Gorbaçov koymuşlardı ama söylemesi zor olduğu için zamanla kısalarak bu hale gelmişti.

Yaz mevsimi olduğundan ötürü hava oldukça sıcak ve nemli idi. Dinlenmek için durdukları bir salkım gölgesinde şapkasına su dökerek suladı Gorbi’yi Feyim. Uzun kulaklarını bir kaç kez sıvazladıktan sonra da bir insan gibi konuştu onunla “Bu sabaa ekmee yedin, şindi suyu da içtin ama daa bi faydanı göremedik, bi tene bile bıldırcın bulamadın bize!” dedikten sonra şaka yollu bir de küfür savurdu köpeğin şahsına. Sonra İlyas ile birbirlerine bakarak gülüştüler. “Artık kövden iice uzaklaştık.” dedi İlyas, sınır altlarını ve kelemeleri daa iyi araylım. Ep kuşa bakmaylım, belki kulaklı çıkar.” Kulaklıdan kastı, tavşandı… İkisi aynı anda “aaydi rast gele!” deyim kalktılar ağaç gölgesinden ve bıldırcınları ürkütecek sesler çıkartarak yürümeye koyuldular.

İlk bıldırcını İlyas vurdu. Ağır adımlarından iyice tedirgin olan hayvan hızla kanat çırpmaya başlayınca, kanatlarından çıkan palaz ses onu ele vermiş ve hemen avcısının namlusunun ucuna varmıştı. İlyas’a da sadece tetiği çekmek kalmıştı. Fehim’in yeleğinin sırt kısmında yer alan torbaya koydular ilk avlarını. İkinci kuşu Gorbi fark etmişti. Feyim’in “aaydi oolum!” komutu ile sabırsızca üzerine atlamış, pençesinden kurtulsa da çifteden çıkan saçmanın sıcaklığını vücudunda hissettiği an can teslim etmişti.

Akşam vaktine kadar böyle dokuz bıldırcınla doldurdular torbalarını. Bu sayı akşama yapılacak olan yemek için kâfi idi. Atalarından öğrendikleri kurallar gereği, ihtiyaçlarından fazlasını katiyen avlamazlardı. Çünkü onlar için avcılık insan soyunun bir vahşet sergisi değil, beslenme biçimiydi. Bu kurallardan bir diğeri de yenmeyecek bir hayvanın asla avlanmamasıydı. O günkü avlarını da bu kurallar dâhilinde gerçekleştirdiler. Lakin dokuz bıldırcından en ilginç şekilde can vereni, sonuncu avlanandı. Gorbi, başında bir süre hareketsiz olarak kalkmasını beklemiş ama sonra gözden kaybetmişti kuşu. Çünkü bıldırcın, kalkıp uçmak yerine hızlı adımlarla yürüyebilirdi de avcısını yanıltmak için. Bu sefer başarmıştı da… Köpeğinin orada uzun süre oyalandığını gören Feyim, gelip dikkatlice etrafı arayınca bir eşek çalısının kökünde cansız yatarken bulmuştu kuşu. İki avcı ellerinde evirip çevirip her yanına bakmalarına rağmen ne bir pençe izine ne de saçma yarasına rastlayabilmişlerdi vücudunda. Gerçek ölüm sebebini sonunda İlyas bulmuştu. “Gorbi yakalaycak deyi korkudan ödü patlamış ayvanın.”

Dönüş vakti geldiğinde; yorulmuş ve sıcaktan bir hayli bunalmış iki avcı son bir dinlence için kurumuş olan dere yatağının içine girdiler. Birer tütün içip, uzun uzun buralarda yaptıkları kış avlarından bahsettiler. Feyim’in geçen kış buz üstüne düşen ördeği almaya çalışırken, buzun kırılıp nasıl bele kadar suya düştüğünü hatırladılar. Kahkahalarla güldüler. İlyas yine aynı yerde, ilk silah kullanmayı nasıl öğrendiğini hatırladı. Yıllar önce bir avda, arkadaşı tarafından kazara vurulup ölen babasının da iyi bir avcı olduğundan bahsetti. Hüzünlendiler… Gorbi, dört bacağını gererek büyük bir keyifle yattığı dere yatağının, serin kumu üzerinde dinledi tüm bunları. Üzerine konan sinekleri başını sallayarak kışkırtmaya çalıştı.

Komşu köy ile köylerinin sınırını teşkil eden Asmalık Deresi’ni aşmışlardı şimdi. Köylerine yaklaştıkça bedenleri daha da ağırlaşıyor ve bir sonraki adımı atmak biraz daha zorlaşıyordu. “Çok yürüdük, yorulduk ama kapamayı akettik.” dedi İlyas gülerek, Feyim de bir kahkaha ile eşlik etti arkadaşına “Akşama suuk rakıyı çekince bişeyciin kalmaz!”

 

Keyifleri yerindeydi. Zaten pek bir yol da kalmamıştı artık. Feyim, mesafe tahmini için başını kaldırdı ufka doğru ve köyün içinden usul usul yükselen dumanları o zaman fark etti. “Aba İlyas baka baka, biyeesi yanına sanki.” Feyim kadar önemseyip heyecanlanmadı İlyas, “Ya öte-beri çöpleeni yaktı biri avlu içinde, ya başka bi şey…” Yorgun ve aynı ağır adımlarla yürümeye devam ettiler. Bu zamandan sonraki muhabbetleri eskiden beri köylerinde çıkan yangınlar ve bu olaylarda ölen insanlar üzerine oldu. Lakin bu tatsız hatıralar can sıktığı için bir süre sonra konu yine başkaca meselelere geldi. Muhabbet her şeyin ilacı olduğu gibi, yorgunluğun da dermanı idi. Köy kenarına gelene kadar durmadan konuştular. Gorbi, etraflarında koşturup av aramaya devam ederek sürdürdü yolunu. Köye girmek üzereydiler ki Feyim yine baktı yükselen dumanlara “Yav İlyas,” dedi. “Bu ateş sanki bizim maalede yanıya.” Yine çok önemsemedi arkadaşı, “Bana bak ey, maaledekilee bizim bıldırcınları çok sanıp pişirmee ateş mi yaktılaa yoksa?” dedi. Yine gülüştüler.

Kahveler önünden geçerlerken artık tüfekleri boştu. Kurallardan biri de buydu. Köy girişinde silahlardan fişekler alınır ve köpek tasmasından bağlanırdı. Kahve önlerindeki asma gölgeleri altında keyifle çay içen ahbaplarının şakaları eşliğinde ile devam ettiler yürümeye. Biri “Aba avaralar, onca yol yürüdünüz, yok mu iki tene kulakçık bize göstermee?” derken, bir diğeri “Abeey, ben birazdana gidecem sizin gezdiiniz yeelere, yaralı kalanları toplasam bize eter.” Laf atmayanlar da attıkları kahkahaları ile eğlendiler bu iki avcı ile.

Evlerine varmadan önceki son yokuşu çıkıyorlardı ki dumanlar biraz daha koyu ve yüksek geldi Feyim’in gözüne. “Ba İlyas iice çokaldı sanki bu dumanlar.” dedi telaşla. İlyas rahat, karşılık verdi: “Bayav.” dedi, “Çok geç kaldık eralde, bizimkilee dumanna aber yollaya, eve gelelim artık deyi” dedi. Fakat bu şakasına yalnız kendi güldü. Yokuş bitince göründü işin aslı, yanan onun evdi.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.