Bir Gecelik Aşk / Ayşegül Kaya

Sessizken her yer bir parça gizemli olurdu elbet ama bu evinki çok farklıydı. Öyle alelade bir sessizlik değildi bu. Top yekûn kalkıp gider gibi, bu zamanı bırakıp geçmişe göç eder gibi… Belki de salonun dört bir köşesini tutmuş antikalardı böyle hissetmemin sebebi. Yıllanmış ama gösterişli berjerler, modası çoktan geçtiği halde ihtişamını hiç yitirmemiş olan o aynalı vitrin, İtalyan tarzı duvar kâğıtları… Sultan soyundan gelmiş bir hanımefendinin, o şanlı hayat öyküsüne de böyle bir salon yaraşırdı zaten. Bir de perdelerden halılara varana dek sinmiş o sigara kokusu… Kimselere demezdi ama sigara içmek Handan Hanım’ın uzun vadeli intihar planıydı.

O an, yüzünü olduğu gibi ölüme dönmüş bir evin hatıralarını talan etmeye kalkmış, arsız bir geride kalandım belki de. Her geride kalan gibi, kırık dökük… Gümüş saatin sarkacı bir sağa bir sola sallanıyordu halen. Ne gerek vardı ki… Bu evde zaman yoktu artık. Bu ev şimdiki zamanını da gelecek zamanını da kaybetmişti. Handan Hanım’dan geriye kalan her şey, haberi alır almaz ilk uçakla Belçika’dan gelen o hayırsız oğlu Mithat’a kalacaktı. Bu ev, tüm o değerli porselenler, Handan Hanım’ın el emeği göz nuru dantel örtüleri, kitapları ve sonra kimilerinin arkasında Osmanlıca notlar düşülmüş olan yüzlerce fotoğraf… Bu fotoğraflar elden geçirilecekti birer birer. Bazıları yırtılıp atılacaktı şüphesiz. Kalanlar, koca bir ömrü yatağın altına iter gibi bir kutuya terk edilecekti ve kim bilir bir daha ne zaman çıkacaklardı gün yüzüne. Oysa onlar hep aydınlıkta kalmalıydılar. Rahmetli büyük dedem, “Ölümden sonra hayat bu fotoğraflarda işte!” derdi. Nur içinde yatsın… Ben kendi kendime fotoğrafların yasını tutarken önündeki koliye bir şeyler koymakla meşgul olan Mithat, yüzünde donuk bir ifade ile sehpanın üzerindeki ilaç torbasına uzanmıştı. “Kim ne derse desin, annemi sigaradan çok bu ilaçlar tüketti. Şuraya bak, yığınla!” Sesi beni iç dünyamdan bir anda kopartmış, silkelercesine kendime getirmişti. Dakikalardır müzede geziyormuş gibi Handan Hanım’ın izleri arasında dolanmakta olduğumu o an fark ettim. Mithat ise bir an önce ne var ne yok toparlayıp evi, tabiri caizse, tasfiye etmek derdindeydi. Ses tonundaki rahatlık, üzerimden bulut geçmişçesine ürpertmişti beni. Hiç cevap vermedim. Mithat’ı bir an dahi boş bırakmamalıydım aslında. Gözümü ondan ayırdığım an, hatırası olan bir şeyi atmaya kalkacak ve bu yüzden kavga edeceğiz diye aklım gidiyordu. Peki onunla kavga etmekten neden bu kadar korkuyordum? Duygusuzluğunu daha yıllar önceden ilan etmiş bir adamla yine bir arada, aynı çatı altında olduğuma inanamıyordum. Manevi annemin, öz oğlu… Hey gidi paşa torunu Mithat…

Bana kalsa bu ev böylece muhafaza edilmeliydi. Son haliyle. Mutfakta yarısına kadar suyla dolu sürahiye varana dek…  Her nedense birden bire Mithat’a, annesine ondan kat be kat daha yakın olduğumu ispat etme gayretine giriştim. Oysa bunun zaten farkındaydı. Kendi oğlundan çok, onun kız arkadaşını evlat gibi benimsemiş olduğu gerçeğini hazmetmiş olmalıydı. Bir anne oğul için her ikisinin de kabullenişleri gereğinden fazlaydı zaten. Piyanonun üzerinde duran çerçeveli resmi aldım elime. Handan Hanımla Büyükada’da çektirdiğimiz bir fotoğraftı bu. Beyaza çalan sarı saçlarını her zamanki gibi topuz yapmış, uçuk mavi, yazlık tayyörünün yakasına ufak bir broş takmayı ihmal etmemişti. Yüzünden devirler geçiyordu sanki. Dudaklarının kenarlarında eski, derin pembeler… Üzerimdeki penye tişört, kot ve gelişigüzel topladığım saçlarımla onun yanında nasıl da sıradan görünüyordum. Onun asaletine erişmem mümkün müydü zaten?

“Bu resmin üzerinden tam iki yıl geçti. Senin beni terk edip Belçika’ya yerleştiğin sıralar… Adadaki evde geçireceğimiz birkaç günün ikimize de iyi geleceğini söylemişti Handan Hanım. Biliyor musun, o adada seni düşünmüyor olmak öylesine iyi gelmişti ki bana?”

Ne yapıyordum ben böyle. İçimde sıkı sıkıya bastırmış olduğum duygularımı Mithat’ın huzuruna çıkartıyordum resmen. Nasıl aciz, nasıl bağımlı cümlelerdi bunlar? Oysa pek çok erkek girmişti hayatıma ondan sonra. Beklememiştim onu. Ummamıştım. Gizli gizli yasını tuttuğum gecelerim olduğu halde… Peki o an hissettiklerim neyin nesiydi? Hayret! Bir virüstü belki de bu aşk. Hasta etmek için tetikte bekleyen. Kanına girdiği anda yeniden canlanıp tüm vücudunu savunmasız bırakan…. Hâlâ seviyor olamazdım. Unuttuğuma dair sarf ettiğim iddialı cümlelerim, yeniden kalbimi kımıldatan taze aşklarım olmuştu. Bu imkansızdı… O halde ben neden duygularımın enkazında yardım bekliyordum? Üstelik manevi annemi sonsuzluğa uğurlamış olmanın acısını yaşarken…

Onu izliyordum. Biraz daha olgunlaşmıştı haliyle. Göz kenarlarındaki çizgiler belirginleşmiş, biraz kilo almıştı ama hala o sevdiğim adamdı. Beni terk ettiğinde, tüm dünyanın beni terk ettiğini zannettiğim adam. Bir de gülüverseydi es kaza, elimden kaçırıverirdim kalbimin dizginlerini. Onun tüm olumsuzluklarını bir çırpıda hatırlamalıydım. Hatırlamalıydım ki, sağ çıkabilmeliydim o evden. Duygusuzluğunu, hep yarım bırakışını, tüm bunların sebebimiz olduğunu… Geriye dönüp bakıyorum da bana kazandırdığı tek şey, Handan Hanım’dı. Bir tek bunun için minnettardım ona. Kim oğlunun kız arkadaşını kendi kızı gibi sever, kim ayrılmalarına rağmen bu kadar sahiplenirdi ki?

“Adadaki evi de burayı da satmayı düşünüyorum. Senin bir emlakçı tanıdığın vardı. Yarın ona gidelim beraber.”

Benim sarf ettiğim sözlere karşılık kurduğu bu cümleler beni öylesine öfkelendirmişti ki masanın ortasındaki pirinç şamdanı alıp kafasına geçirmek istemiştim. Ben zaten hep böyleydim. Aşktan nefrete, nefretten pişmanlığa öylesine hızlı geçerdim ki belki de bu yüzden kavgam bir türlü dinmezdi içimde.

“Böyle bir anda dahi neleri düşünüyorsun? Hiç mi yanmıyor canın? Sen ne biçim bir adamsın?”

Tüm bu sözleri, gözyaşları içinde sarf etmiştim. Dört bir yana işlemiş eski zaman kokuları yükselip burnumu yakıyordu bir yandan sanki.

“Annemle hiçbir zaman yakın olmadığımızı biliyorsun. O erişilmez bir kadındı. Anneliği bile saltanattı onun.”

“Peki bana nasıl bu kadar hissettirebilmişti sevgisini? Hatayı biraz da kendinde aramalısın bence.”

“Bu konuyu kapatalım bence.”

Daha önceki yüzlerce konu gibi, bu konu da kapanmıştı elbet. Hırsımı içimde zapt ederek çantamı almak üzere arka odaya gittim. O odanın yalnızlığında konakladım bir süre. Doya doya ağlamak arzumla, susmam gerektiğini söyleyen beynimin çatışmasını izledim sessizce. Daha fazla kalamayacaktım bu evde. Gidecektim ama salona döndüğümde Mithat’ı yere oturmuş, gazetelikteki dergileri incelerken gördüm. Gidişimi durdurmak ister gibi aceleyle başlamıştı sözlerine;

“Gençliğini ayakta tutsun diye mi saklıyordu bu dergileri acaba? Çocukken bu dergilerdeki kadınların resimlerine bakıp hiç birinin annem kadar güzel ve asil olmadığını düşünürdüm. Öylesine hayrandım ki ona, onun istediği gibi bir evlat olmak için belki de tüm çocukluğumdan vazgeçtim ben. Bazen bu evi darmadağın etmek isterdim biliyor musun? Bu evi, antikaları, kaideleri… Annemin sevgisini tavırlarından sezerek değil, dolu dolu yaşamak isterdim. Oysa hiçbir zaman olmadı bu. İçim yanmıyor sanıyorsun değil mi? Oysa ben kaçıp gittiğim her yere annemle gittim.”

Derginin arasından ufak bir kağıt parçası yere düşmüştü o sırada. Mithat titreyen elleri ile kağıdı aldı. Annesinin kendi el yazısı ile yazmış olduğu bir nottu bu; “Mithat bugün de aramadı. Ben ilaçlarımı içmedim. Yarın ararsa içerim. O zaman hatırlanmaya değecek bir şeyler olur ama aramazsa bu bunaklık ilaçlarını ahtım olsun ki yine içmem.”

Mithat hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ve ben ne yapacağımı şaşırmıştım. Bir başka Mithat’tı bu. Bu Mithat’a ne söylenirdi, nasıl davranılırdı hiç bilmiyordum. Sanki ilk kez tanıyordum onu. Met cezire tutulmuş kıyı suları gibi, nefretim çekiliyor, yerine garip bir şefkat doluyordu. Sarıldım ona. Ne kadar özlemiştim. O an hatırladım yeniden. Ben bu adamı çok sevmiştim. İçimde büyüyen bir sıcaklıkla ona sarılırken gözlerimin içine bakarak “Gitme dedi. Bu gece yanımda kal.” Ne olacaktı kalırsam? Birkaç gün sonra beni terk edip uzaklara gidecek, başka ülkede kurduğu hayatına dönecek bir adamla bir geceliğine sevgili olsak ne yazardı ki? O zayıf ve bencil bir adamdı ama ben ona karşı koymak konusunda her zamanki gibi çok başarısızdım. Erkek arkadaşıma yalan söylemiştim orada kalabilmek için ve ona sarılıp uyurken, ayrılacağımız anı düşünerek sessizce, hiç belli etmeden ağlamıştım. Handan Hanım’ın acısına bir de aşk acısının karışacağı nereden gelirdi ki aklıma.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*