Bir Gece Yarısı Hikâyesi / Ayfer Karakaş

Eskici yüzünü inceliyordu, ezberden. Onu dışarıdan görenler, adamın tek derdinin saçlarının ve bıyıklarının rengi olduğunu düşünebilirdi. Onun da istediği buydu. Yaşadığı olaylardan sonra politik meselelere hiç yanaşmamıştı. Korku ve kavga ikileminde korkuyu seçmişti. Bu bir seçim miydi? Evet. Ve biraz da kaçınmaktı.

Tek dereceli seçim sisteminin uygulandığı “beyaz ihtilal” seçimlerinde Eskici’nin annesi “rey”ini henüz yeni kurulmuş bir partiden yana kullanmıştı. Buna dayanamayan Eskici’nin babası evi ve ailesini terk edip ortalardan kayboldu. Sonrasında annesi, yaşadığı büyük sefalet nedeniyle beş çocuğunun üzerine kapıyı kilitleyip başka bir adama kaçmıştı. Yakınlarının yanında boğaz tokluğuna, kapı eşiğinde kirli bir lastik ayakkabı gibi durarak büyümüştü Eskici. Kasabada, at damına benzeyen bir evleri olan şu anki eşiyle evlenmiş ve eşikten geçerek saman kaplı duvarları olan bir odaya geçmişti. Kasabaya yerleşmiş ve yeni bir yaşam başlamıştı onun için.

Eskici zihninde yeni baştan, yeni baştan hep yeni baştan yaşadıklarını bir film şeridi gibi saklıyordu. Geçmişini bir ritüel gibi izliyordu bıkmadan. Durum, tam da bundan ibaretti. Yine kasasından çıkardığı bir öykücüğe takılmıştı. Köşede, sessiz.

Doğduğu köyün yukarısındaki ilköğretim okulundan sıradaşlarını hatırlıyordu. İkisi de öğretmen olmuştu. Sıradaşlarından biri olan Kısasçı, devlet bursuyla Almanya’ya eğitim için gitmiş ve döndüğünde bir okula tayini yapılıvermişti. Eskici, ilköğretimin dördüncü sınıfından ayrılmak zorunda kalmıştı. Eğer ebeveynleri olsaydı, yanında olsaydı, destek olsaydı falan filan olsaydı gerçekte ne olurdu bilmiyorum sadece eğer olsaydılar onun da öğretmen olma şansı olabilecekti. O dönemde neredeyse okuma yazma bileni “muallim” deyip bir sınıfa koyuyorlardı.

1980’lerin ilk yarısı…

Yürüyüşler, mitingler, gösteriler hiç eksik olmuyordu.

Kısasçı ve bir tanıdığı, il merkezinde yapılan öğretmenler yürüyüşüne katılmıştı. İhtilal sonrasında ülkede yürüyüşlere, mitinglere, gösterilere katılanlar belirlenip sıkıyönetim mahkemesine sevk ediliyordu.

İl merkezindeki yürüyüş sonrasında Kısasçı, doktordan rapor almış ve kendisini bu uyanıklığı sayesinde kurtarmıştı. Diğeri ise mahkemede yargılanmak üzere götürülmüştü.

Siyasi olaylardan uzaklaşmak ve rapordaki bir haftalık süreyi geçirmek isteyen Kısasçı, yumurta kokan bir otobüse atlayıp şehrine gelmişti.

Dönemin karakteri olmuşçasına bütün şehirler sağlı sollu mahallelere ayrılmıştı. Burada da aynıydı. Belli görüşün sembolü olmuş mahallelerde karşıt evler de olabiliyordu. Bunlar, kendilerini belli etmemek için uğraşıyorlardı. Eğer açığa çıkarlarsa durum pek iç açıcı olmuyordu. Porsuktepe’de bir eve yanıcı madde atılması herkesi, bir korku kenti ikâmetçisi gibi panik atmosferine sürüklemişti.

Gündem, radyolardan ya da kulaktan kulağa evrim geçiren haberlerden takip ediliyordu. Her yerde televizyon yoktu. Her akşam sayısı çok az olan televizyonlu evler, ev sahibinin osuruğuna katlanmaya razı insanlarla doluyordu. Havaya ay düşer düşmez, birkaç aile bu evlerde toplaşıp Amerikan dizileri seyrediyor, gündem tartışması yapıyorlardı. Gündemi umursamayanlar da yok değildi. Yaşadığı yerle ilgilenmek, ülke sorunlarına kafa yormak, akıl yürütmek yerine komşunun kızının yediği bokların; bilmem kimin oğlunun karıştırdığı haltların dedikodusunu yapmak daha kolay geliyordu onlara.

Fikirsizlik, rahatlık mıydı acaba?

Kahvehaneler, çayın deminden düşünce damıtanlar için önemliydi. Tıklım tıklım olurdu her gün. Sağlam fikirlerin çıktığı bile olurdu dumanın, bardak şıkırtılarının, dönen iskambillerin arasından.

Kısasçı, koca bir bavulla otobüsten inmişti. Çok sıcaktı. Hem sıcaktan hem otobüsün içini kaplayan yoğun yumurta kokusundan çok bunalmış, midesi bulanmıştı. İki avuç su bulup yüzüne çarpmak için ölebilirdi.

İçinde birkaç don, gömlek ve dörtte üçünü Almanca, Fransızca kitapların kapladığı bavulu sürükleyerek toz yolda yürümeye başladı. Bavul çok ağırdı, sıcak hava ağırlığı artırıyordu. Don ve gömlek kadar önemli olan kitaplarının ağırlığı da yadsınamazdı.

Motorlu bir taşıtın, yanından alev gibi geçmesiyle bir ağız dolusu toz yutmuştu. Ağzı iyice kurumuş ve hala su kaynağına rastlayamamıştı.

İleride, bunaltıcı yaz sıcağından dolayı dışarıya taşınan sandalye ve masalara abanmış insanlarla dolu kahvehaneyi fark etti. Biraz yürüdükten sonra içeriye girdi.

Adetten olduğu üzere içeride bulunan herkese genel bir selam verdi. Pencere önünde tahta bir masaya geçti. Hemen su istedi. Sıcak çayın harareti alacağına dair bildik bir rivayet vardı. Kısasçı’da siyaha yakın koyulukta geberten bir çay istedi. Bu sırada Eskici, turkuaz boyalı tahta kapıda belirdi. Kısasçı, kapıya baktı ve onu tanıdı. “Hey” diyerek onu yanına çağırdı. Ona da bir çay söyledi. Aynı geberten demdeydi.

Kahvehanede bir saate yakın oturdular. İlkokul günlerini, kayalıkları bir yıldırım gibi aşışlarını, kızılcık sopasından kızaran parmaklarını, sidikli kızları, sümüklü oğlanları, el yapımı bezden çantalarındaki ev yapımı ekmeği paylaşmalarını yad ettiler. Gülüştüler, hüzünlendiler… Ve bitirdiler.

Eskici o gün Kısasçı’yı bırakmadı, evine davet etti. Don, gömlek ve kitaplarla dolu bavul Eskici’nin ellerinde tozlu yolda sürüklenmeye devam etti.

Kısasçı şehrinin sokaklarına, dükkânlarına, insanlarına bakıyordu. Çok fazla değil ama biraz değiştiğini görüyor ve buna seviniyordu. Durağanlık sevmediği şeylerdendi. Durağanlık gerilemekten de kötüydü çünkü gerileme içinde dinamizm taşıyan bir evreydi. Şehrinde yepyeni dükkanlar açılmıştı. Binalar düzen kazanmaya başlamış, insanlar gülümsemeye devam ediyordu.

Bir ayakkabı dükkanını birkaç metre geçmişlerdi ki Kısasçı bir şey hatırlamış olsa gerek gerisingeri adım atarak dükkanın önünde durdu.

 

  • Kaç numara giyersin sen, diye sordu Eskici’ye.
  • Ne?
  • Ayakkabı, kaç numara giyersin?
  • Kırk üç, dedi.

Çeşit çeşit ayakkabıların içinde fazla seçenek bakmadan herhangi bir kırk üç numara alınıp çıkıldı. Eskici, beklemediği bu armağana sevinmiş oracıkta yeni kırk üçlerini ayağına geçirmişti. Altı aşınmış kırk üçlerini ise eline aldı. Eskici, bir elinde ayakkabılar diğerinde bavul yürüyordu, biraz hafiflemişti.

Sıradaşlık zamanlarında bir çok kez Eskici’nin yırtık da olsa lastik ayakkabılarını giymişliği vardı. O yırtık ayakkabılar, o zamanda çok makbuldendi onun için. Babil kralı gibiydi Kısasçı.

At damı görünümündeki eve gelmişler ve Eskici’nin karısının pişirdiği bir şeyden, kesinlikle bir şeydi, yediler. Ama bugün güzel bir gündü.

Akrabası olmasına rağmen Eskici’nin karısı Kısasçı’ya “hoş geldin” demekle yetinmiş konuşmamıştı. Kucağında bebekle onlara hizmet etti. bir kıyıda durdu. Odun ocağının önüne yattı, uyudu.

Gece yarısı olmuştu.

Damlar ve bahçe çardaklarında hâlâ oturanlar, bardak şıkırdatanlar, küfredenler vardı. Hava sıcaklığı arttıkça insanların uyuma istekleri azalıyordu.

Sinekler vızıldıyor; yüze, kola, bacağa baldıra derisinin altından kan akan her şeye konuyorlardı. Isırıkları kıpkırmızıydı. Rüzgar bile sinek gibiydi. Şehir görünmeyen bir alev içindeydi adeta yanıyordu.

Evin on sokak yukarısındaki su kanalından gürüldeyen sular akıyordu. Kısasçı:

  • Şu kanala gidip suya girelim biraz serinleriz, dedi.
  • Tamam.

Karanlıktı.

Suyun koyu rengine iki kez girip çıktılar. Kenara bıraktıkları kıyafetlerini giyeceklerdi. Terden sırılsıklam olmuş gömlekleri ve ayakkabıları henüz duruyordu.

Siyah alevli gecenin içinden bir boyut kapısı açılmıştı sanki. Birdenbire yaklaşık on kişi çıkıvermişti gecenin içindeki gizli boyuttan. Peh peh peh!

Karanlıkta suyun rengi bile düşman kesilmiş hiçbir yansıma göstermemişti. Kurbağaların vıraklaması ise bütün sesleri örtmüştü, galiba onlar da bir taraf tutuyorlardı.

Her şey bir baskın gibi olmuştu, iki adam hiçbir şey fark etmemişlerdi; neye uğradıklarını şaşırdılar.

Eskici’ye vurmaya başladılar. Arka arkaya yumruklar vücuduna iniyordu. Kısasçı ise gömleğini ve ayakkabısını bırakmış yalın ayak kaçmaya başlamıştı. Saldırganlardan biri Kısasçı’nın yerde duran gömleğinin üzerindeki fotoğraf makinasını görmüş ve onu silah zannederek diğerlerini uyarmıştı. Tekme tokat olabilirdi ama silahlı bir şeylere girişmek istemeyen adamlar Eskici’yi de bırakıp gittiler.

Eskici bildiği bütün küfürleri, fena sözleri edebinin karnı patlamışçasına savurarak Kısasçı’nın eşyalarını da toplamış koşmaya benzer hızda ilerlemeye çalışıyordu. O yüzlerden bir kaçını tanıdığına yemin edebilirdi. Çok kalabalık gelmişlerdi. Yapabileceği bir şey yoktu.

Kısasçı ileride bir ağacın gövdesi arkasına saklanmıştı, Eskici’yi görünce yola çıktı.

  • İyi misin?
  • İyiyim, bir şey yok, eve gidelim.

İki adam gecenin körlüğünde sokakta hızlı adımlarla ilerliyorlardı. At damı görünümlü eve gelmek üzereydiler.

Gece devriyeleri…

Polis otosu kıyıda durmuş, pencereden:

  • Ne geziyorsunuz bu saatte?
  • Faşistler bizi dövdü.
  • O halde binin arabaya, çek karakola.

Dolambaçlı sokaklardan kıvrıla kıvrıla karakola geldiler. Kısasçı sağcı olan polis müdürüne de aynı ifadeyle “faşistler bizi dövdü” deyince, kendisini alamayan polis müdürünün esaslı bir kahkaha atmasına neden olmuştu. Olay hakkında rapor yazıldı, imzalar atıldı. Sabaha karşı eve dönmüşlerdi.

Eskici bu şehirde yaşıyordu ve her an bir yerlerden bir fak çıkabilirdi, kıskaca alınabilirdi. Bir de bu olayın rapor edildiği duyulursa daha fenası olabilirdi. Porsuktepe olayı da henüz hafızalarda taze olduğu için Eskici ve Kısasçı güneş doğduktan sonra karakola giderek ifadelerini geri aldılar.

Kısasçı karakoldan çıktıktan sonra bavulun içindeki don ve gömleği küçük bir paket haline getirip kolunun altına sıkıştırıp gitti. Koca bavulu içindeki kitaplarla birlikte Eskici’nin evinde bırakmıştı. Kısasçı o bavulu ve kitapları almaya hiç gelmedi. Onlarca Almanca ve Fransızca kitap o at damının gizli bir bölümünde, uzun süre boyunca her gece fareler tarafından kemirildi,o farelerden biri de Eskici’nin kızıydı, çok sonra ise bir ateşin içinde kül oldular.

2 Yorum Bir Gece Yarısı Hikâyesi / Ayfer Karakaş

  1. Muhteşem, bayıldım. İnanılmaz akıcı ve merak uyandıran şiirsel bir tarz. Betimleme; gözlerimizin önünde anlatılanı sergileyen film şeridi gibi.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*