Bir 21. Yüzyıl Aşkından Tekrar Görüntüler / Aytaç Ars

  Sessiz ol çocuk… Kediler bizi izliyor. Kediler bizi izlemek, utandırmak ve köşelere kıstırmak için gönderildiler dünyaya. Sessiz ol evladım. Kediler’in miyav’larında İskenderiye Kütüphanesi’nden daha çok giz var.

“İntikam, intikam, intikam diye ünledi İdris… Bu kadın beni bitirdi. Hücrelerimin frekanslarıyla oynadı. İç organlarımın yerini değiştirdi. Böbreklerim ayak bileklerimde salınıyor artık. Beynim, karaciğerimin üstünde dengede durmaya çalışıyor. Kalbim, popomun baş kenti.”

Kendisini 2 kere dövdüm. Ki ben Sadık Hidayet okuyan adamım. Nedenini bilemem ama hep Sadık Hidayet okuyan adamların, sevgililerini dövmeyeceklerini, ne kadar isteseler de dövemeyeceklerini düşünmüşümdür. Nitekim olan oldu. Vardığım kanı o kadar netti ki Sibel gibi bir sevgiliniz varsa ve çevrenizde nefes alıyorsa Sadık Hidayet’in kendisi bile olsanız eliniz vurmak için yukarı kalkar.

Sibel benden 14 yaş büyüktü… Onu kafamda öldürdüğüm için geçmiş zaman kullandım. Ama onu kafamda öldürmek, onun yok olması anlamına gelmediği gibi benim de can çekişmeme neden oluyor. Kafanda öldürdüğün birini fiilen de gebertebilir misin? Birinin kanını akıtmak için kafada idman mı yapmak gerekir? Arabesk söz yazarlarının sıkça yazdığı tarzda “kaç kere öldüm ben” kelamını tersine çevirip birini, birilerini birden fazla öldürebilir miyiz?

Soruların toplamı beni sonuç olarak bir cevaba değil başka, parlak, yeni bir soruya götürdü: Benden bu kadar büyük olan bir kadın beni nasıl bu denli küçültebilirdi? Üstelik beni ölmüş babasının, zalim dadısının, otoriter patronunun, bir çeşit simgesel sahibinin yerine koyarak? Kaldı ki ben apartman yöneticiliği bile yapamayacak kadar muvaffakiyet yoksunu biriyken?

Dediğim gibi Sibel’i bir kere öldürmüştüm. Bir kere daha öldürebilirdim. Yetmezse bir kere daha… Onun defalarca öldürülmeye yetecek kadar hayat yoksunluğu vardı. Ağız çizgisinden ecel saçan bir ejderhaydı O. Kendi küllerini bile yiyen obur bir Zümrüdüanka’ydı O. Beni bitiren koca ayaklı kanser! İnsaf desem de, merhamet dilensem de, savun kendini diye haykırsam da nafile! Tek kelime Türkçe bilmeyen turist bir kanser O!

İntikam! İntikam! İntikam! Diye gürledi İdris… Oysa daha geçen hafta kendince geliştirdiği bir öç yöntemiyle yapacağını yapmıştı. Sibel, işe gitmek için evden çıktığında İdris, genç ve işsiz sevgili olarak her sabah temiz bir yabancılıkla uyandığı evde kalmıştı. Dün geceden yine kavgalıydılar. Bir önceki gece, bir diğer önceki geceden de kavgalı oldukları için, o sabah İdris tüm geçen zamanının kavgalısı olarak içinde şişmiş bir kinle güne başladı. Evde tam on bir kedi vardı. Bu on bir tekme, yirmi iki ayak demekti. Haftalar öncesinden gözüne kestirdiği kediden başladı. Kedinin adı sürekli hasta olduğu için ‘Mikrop’tu. Oysa hepimiz biliriz ki “Mikrop”lar hasta olmaz, hasta ederlerdi. İdris, hastaydı.

Viyavvv diye bir inleme sesi, İdris’e düşkünü olduğu rakı sofralarında dinlediği Türk Sanat Müziği seçmelerinden daha tatlı, daha letafetli geldi. Viyavvv, yırtılan kamyon freni, gevşeyen sinir teli, soloya başlayan gitarist eliydi. Keçi adlı kediyi alıp perdeye doğru fırlattı. Perde, kabarıp çukurlaşan mazgal dinginliğinde şen şen sallandı.

-Hepinizin hayatını sikeceğim, diye titredi İdris…

 Camlar ani bir istekle buğulandı. Dışarıda kara benzer bir şey yağıyordu. Kar değildi. Kar olamazdı. Heyecan adlı kediyi boğazından yakalayıp tokatlamaya başladı:

 -Söyle senin sahibin kim? Söyle! Söyle lan! Şerefsizler! Sibel’iniz gelsin kurtarsın şimdi sizi!

Bu haliyle İdris, şüphesiz Cüneyt Arkın’ın aile erkânlarına işkence eden Allahsız Bizans askerlerine benziyordu. Yetinmeyen ve hep daha fazlasını isteyen gavurlardandı İdris… O anda ve bundan sonra…

Kedilerden rastgele ikisini alıp buzdolabının kapısını ve buzluğun penceresini açtı. Kedilerin yeni evi, vücut ısılarını hunharca düşürmeye başladı. Buzdolabının kapısını kapattı İdris… Düşünmeye başladı… Bir şeyleri, bir anıyı, bir fikri, bir planı, bir gelecek parçasını düşünmeye çalışarak vakit geçirdi. İçeride donanları tahayyül ettikçe içi ısındı. Bir profesör olmalıydım. Hemen şimdi “Cehennemin düalizm açısından analitiği” adlı bir makale yazmalıydım diye söylendi.

Kedileri dolaptan çıkardı. Fırından pişmiş rostoyu çıkarır gibi onları masaya koydu. Hayvanlar, buzul çağının davetsiz misafirleri olarak bir hayli şaşalamış, kendi türlerinden sıyrılıp yeni bir tür hayvanlığa doğru seğirtmişlerdi. İdris’in içinden bir anlık bir acıma hissi geldi geçti. İntikam intikam intikam diye gürledi. Tekmesi havada asılı kaldı. Yetmedi.

Telefon, İdris tam eve girecekken çaldı. Ailesi onu akşam yemeğine beklerken; gün boyunca inatla açmadığı Sibel’in telefonlarını evin yüzölçümleri dahilinde açamazdı. Elini anahtar deliğinden çekip merdivenlerden usul usul inmeye başladı.

-Efendim?

-İdris?

-Efendim?

-İdris çok kötüyüm.

-Ne istiyorsun Sibel?

– …..

-Siktir! Arama bir daha.

Telefonu kapatıp yeniden basamakları çıkmaya yeltendim. Bir çeşit deli oyunu… Telefon çalıyor. Aşağıya in. Telefon kapatıldı. Yukarı çık… Godot’un apartman dairesi, manyak sevgili ve telefon operatörlerine sıkıştırılmış güncel versiyonu…

Dolayısıyla yeniden çaldı telefon…

-Ben intihar ediyorum. Hoşça kal!

Çat diye kapandı telefon. 21. yüzyılda artık cep telefonları da “çat” diye kapanıyordu. Hem eski ev telefonlarına bir göz kırpış; hem de ekseriye telefonlarda yaşanıyor diye ayrılıklar. Vurgular ve kalp çarpıntıları çat çat çat şeklinde artsın diye çat diye kapanıyordu telefonlar.

İdris, ceplerini yokladı. Ne kadar enteresan… Beş kuruşu yok. Sibel’in evi en az beş kilometre… Acaba ciddi mi? Ya gerçekten öldürecekse kendini? Polis, hep son arananlara bakar. Son aranan sen! Arandın oğlum sen. Kelime oyunu yapmayalım lütfen.

Belki de 112’i aramalıyım. Gerçekten bir salaklık yapıyorsa gider kurtarırlar bari. Blöf yapıyorsa da rezil olduğuyla kalır.

Ama İdris bir yandan da koşuyor. Bir atın nedense kendisini kovalayan bir köpekten kaçması gibi koşuyor. İnce; uzun vücudu depara ne kadar uygunsa da ya o içtiği sigaralar? Nikotinin acı soluması boğazında yavaş yavaş yayılıyor. Daha bir kilometre bile olmadı.

  Sessiz ol çocuk. Kediler uyur; kendilerini temizler ve koşarlar. Kaçmak için değil ama… Kaçtığına doğru koşmak için hiç değil.

İdris’in bünyesinde ruhsal acı temposunu korurken; fiziksel ağrı da ivme kazanıyor. Birkaç kere sendeliyor. Sağ bacağına muazzam bir ağrı saplanıyor. Saçma sapan metaforik bir maratona katılmış hissiyle çalkalanıyor içi… Bacakları; mecaz olsa bu kadar canı yanar mı? Tanrım! Benim iyiliksever Tanrım! Neden iki acıyı birden yarattın?

Ağrıkol Apartmanı’na “ismini sikeyim senin apartman gibi” gibisinden bir baş bükmesiyle içeri girdim. Asansör doluydu; bekledim. İki tane anne baba kılıklı tip indi. Asansör yükselirken aynada kendime baktığımda karşımda yediği insan etlerini ter olarak sıçan bir zombi gördüm. Aynaya tükürdüm. Tükürük, akşam camlarına vuran yağmur taneleri gibi romantik romantik süzüldü. Kendimden iğrendim.

Yukarı çıktığında İdris, hiç de yukarı çıkmış gibi hissetmedi. Verdiği her nefes; O’na dumandan bir fanus örüp nefessiz bırakıyormuş gibiydi. Kapının ziline abandı. İçeriden yaşayan ya da can çekişen tıkırtılar duydu. Oh dedi. Demek ki henüz cesedimiz yok.

Kapıyı yumruklamaya tam başlayacaktı ki açıldı. Açıldı diyoruz çünkü kapıyı açan eli, vücudu İdris göremedi ilk etapta. Sonra kapının arkasına bir kütle düşüverdi. Sibel, bir kütle, üstelik kendi kendine düşebilen bir kütle haline gelmişti. İdris, Sibel’i salona, yani ışığa doğru taşıdı. Salonun ortasında naylon poşetler, kalınca iki bıçak mevcuttu. Kollarında küçük noktacıklar halinde ince çizgiler vardı. Zararsız, kısmen göstermelik, kısmen can acıtıcı yaralar, şekiller.

-Ulan sen gerizekalı mısın deli misin? Diye bir sual yöneltti İdris sevgilisine.

  Baş öndeydi. Emir bekleyen asker; bu Sibel…

-Madem kendini öldüreceksin bu poşetler ne? Öldükten sonra sen mi temizleyeceksin buraları?

Şüphesiz İdris’in soruları mantık abidesiydi fakat abideler bu yüzyılda yıkılmak içindi. Şuursuzluk ikliminde rüzgâr ılıman esmiyordu; esemiyordu işte. Bir kafatası çatladığı zaman bütün ahali sapıtıyor. Yörenin erimesi; bir bir tüm evleri harabeye çeviriyordu. Deprem oluyordu. Deprem… Bilinçlerin fay hattı kırıldıkça; kırıyordu toprağın üstündekileri.

İdris, Sibel’i o gece tekmelerle, tokatlara talihsiz bir maskülen içgüdüyle dövdü. Ülkesinde haksız da olsa döven taraf hep erkeklerdi. Üstelik İdris, kol gibi haklıydı. Üst komşu Sevcan, Sibel’in biricik komşusu çıkan sesleri hayra yormayıp kapıya dayanmasaydı belki de İdris, biricik sevgilisini bu kez hakikaten öldürecekti. Açık kalan kapıdan giren Sevcan’ın “ha siktir” özetli bakışları altında İdris ama suçlu, ama mağdur, kafası karmakarışık bir şekilde cinayete teşebbüs mahallini terk etti.

Aradan muhtemelen iki gün geçtikten sonra İdris, yine tam eve girecekken (annesi ekmek almaya göndermişti) telefon çaldı.

Arayan Sevcan’ın kocası Muammer’di. Muammer ismini ne zaman duysa tık tık ince bir ciğer geğirtisiyle gülerdi İdris. O melun gece, asansörün aynasına tükürdüğünü hatırladığında da gülmüştü. Demem o ki çatık kaşlı, çatık isimli karakterimiz ara sıra gülebiliyordu.

İdris, sezdirmeyen bir tebessümle açtı telefonu.

-Sibel’i hastaneye kaldırdık. Küçük bir şok geçirdi. Seni görmek istiyor. Eğer müsaitsen gelip alayım seni.

Mağduru oynuyor diye düşündü İdris. Neden sonra aklına Sibel tarafından kendisini üzen, sinirlendiren, inciten bir anı, bir an düşündü. Bulamayınca dellendi. Neden kavgalıydık biz onunla? Bu kadın, hafızamla oynuyor. Unutturarak tekrar acı çektirecek malzemeler topluyor. Hiç tekin değil. O’nu enkaz altında sıkıştırdım ama bir moloz parçası olarak ondan daha fazla yaralıyım.

-Almana gerek yok. Ben kendim gelirim.

 İdris, bu kez koşarak değil; tane tane adımlarla, adeta gezmeye çıkmışçasına yürüdü hastaneye doğru. İçinde geveze bir akrabayla tam da acelesi varken karşılaşmaktan duyulan korkuya yakın bir sıkıntı vardı. Birini öldürmek isterken sadece yaralı bırakmak; yarım bir savaşın ürünüydü. Kafandan şarapnel parçaları çıkmasını umarken; sadece misket kırıntılarını görmekti.

Hastaneye girdi. İsmi sordu. İsmi buldular. Katı söylediler. Asansör bozuktu. Merdivenler hem mis hem leş gibi çamaşır suyu kokuyordu. Numara 217… Alelade numaralardan birisi… Sırf ısınmak için sigara içen birinin nafile çabasını betimleyen milyonlarca ihtimalden biri… Biri… Birisi… Sibel ile İdris’in birer özne olma hakkından men edilip belirtisiz zamire bürünmüş yitik halleri…

Sibel’in yüzü gözü şiş içindeydi. Ayakları çıplaktı ve yorgandan taşmıştı. Bozulmuş ojeleri, kırılmış tabağın porselen boyaları gibi eğri büğrü ve acınası duruyordu.

-Beni çağırmışsın?

-İdris. Canım… Ben seni hiç aldatmadım. Yemin ediyorum.

-Hadi ya. O nedenle mi hastayım bahanesiyle beni evden sepetledikten sonra eve erkek aldın.

-Ben eve kimseyi almadım.

-Ben çıktıktan sonra tam olarak 43 dakika sonra oturma odasının ışığı yandı ama. Hem de sabaha kadar açık kaldı!

-Neden gelmedin o zaman? Gelseydin oturma odasında uyuduğumu görebilirdin. İlaç içtim ve yattım. Işığı açık unutmuşum.    Hepsi bu.

-Gelseydim de gözünde zavallı bir dikizci konumuna düşseydim değil mi? Her zaman fırsatını kolladığın şeyi sana kendi ellerimle teslim etseydim!

-Sen zavallı değilsin sevgilim. Ama paranoyaksın!

-Ben paranoyaksam sen de orospusun!

-Yanlış yapıyorsun İdris. Çok büyük yanlış yapıyorsun!

-Ben yanlışı seninle sevgili olmakla yaptım.

-Beni bırak o zaman. Tamam bırak! Git hadi.

-Tabi hayatımı siktikten sonra bırak git. Haspam bir de ayağına çağırıyor. Çok kötüyüm. Gel kurtar diye. Beni kim kurtarsın     lan!

-Lütfen bağırma. Korkutuyorsun beni.

İdris, korkarak korkutan cinstendi. Korkmuş hayalet, tırsmış cin; pısmış ejderha… Hastane duvarları tablolarıyla beraber gri bir tabakayla kaplandı; sislendi.

-Bir daha yapabilirim, dedi.

  Sibel her hasta ve mağdur bünye gibi yanlış anladı bu çıkışı.

-Bir daha yapma lütfen. İzleme artık beni.

-Seni bir kere öldürdüm. Bir daha öldürebilirim

 Sibel’in kasılması ölü doğuracak olan hamilenin kasılmasıydı. Hareketsiz cismi, içinden bir şekilde atmalıydı.

-Öyleyse beni neden kurtardın ?

-Sen kendini öldürseydin ben nasıl öldürebilecektim seni?

   Sessiz ol çocuk… Bir kedi yastıkla beraber on binlerce fitten aşağı düşüyor. Hızın ve rüzgârın etkisiyle aşağı yukarı yer değiştiriyorlar. Eğer yastık altta kalırsa; kedi bir ihtimal kurtulabilecek. Eğer kedi, altta kalırsa kim bilir belki yastık canlanacak…

İdris, yastığı Sibel’in ensesinden çekip çıkardı.

-Ne yapıyorsun?

Son sözleri bu oldu Sibel’in. Son sözleri ‘bir soru cümlesi’ olan her ceset gibi anında kokmaya başladı. İdris, bir süre daha (zamanın sevişen için ayrı, tramvay bekleyen için ayrı, doğuran, can çekişen, pedikür yapan, pedikür yaptıran için ayrı geçen kalın göreceliliğiyle matematiksel saate göre 5 dakikaya yakın) elinde yastıkla Sibel’in yüzünü boğmaya devam etti. Ölümü bir koyunu infaz ederek öldürecek olan Tanrı imajından ayrılarak ölüyü öldürmeye devam ederek ölümü başkasının ölümü üzerinden tatbik etmeye çalışan İdris’in vücudunun tümü titredi. Her kansız cinayet kadar vahşi bir cinayetti bu da.

İdris, apartmana girecekken bu kez telefonu çalmadı. Hastaneden eve dönüş yolunda on altı kez bakmıştı zaten telefona. On altı? Ne kadar steril, içi boşaltılmış bir sayı. On altı sayısı, sadece on altıya kadar saymayı bilenler, bir de on altı yaşında geberip gidenler için önemli olabilir diye düşündü. İçeri girdi. Annesiyle karşılaştı. Annesi, minimal bir kamera hareketiyle gözlerini İdris’in boynundan ellerine indirdi.

 -Ellerin ne kadar beyaz? Bir şeye mi dokundun sen?

İdris, ellerine baktı. Ne kadar kansız ellerim var benim! Oysa daha önce birini ikinci kez öldürdüm.

Bugünlerde hanımlar beyler, 21. yüzyılın bugünlerinde caddelerinizde, sokaklarınızda, ev önlerinizde daha dikkatli olmanızı öneriyoruz. Delinin biri bu yörelerde huzur ve neşeyle yaşayan milletimize bazen laf atmak, bazen de el kol kullanmak suretiyle dadanmış durumda. Önüne gelen çok saygıdeğer hanımefendilere ve pek muteber beylere ‘Kediler buzdolabında mı? Kedicikler buzdolabında? Allah’ını seven bir baksın’ deyip türlü rahatsızlıklar vermekteymiş. Kolluk kuvvetleri ve çeşitli mahallenin savaşçı gençleri duruma anında müdahale etmek için tetikte beklemekteymiş. Siz siz olun şaka etmek niyetiyle de olsa söz konusu mecnuna ‘Kedilerin buzdolabında ne işi var’ diye sual etmeyin. Bizden söylemesi…

 

Fotoğraf: Gülsen Şen

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.