Bilinmeyen Bir Kadının Aşk Mektubu, Stefan ZWEIG / Kemal Albayrak

“Sana, beni asla tanımamış olan sana.”  adanmış karşılıksız bir aşkın romanı.  

Eser 1920 Viyana’sında yaşanan bir aşk hikayesine dayanıyor. Yıl 1920’ler olunca Tanzimat edebiyatında ve romancılığımızın ilk örneklerinde alışkın olduğumuz karakter ve yaşanmışlıklara Zweig’ta da rastlamaktayız. Halit Ziya, Reşat Nuri romanlarında Goethe’nin Genç Werther’in Acıları’nı anlatırken kullandığı roman mektup türü  Stefan Zweig’ta da görülüyor. Diğerlerinin aksine yazan kişi kimliği saklı, esrarengiz bir kadınken yazılan kişinin sadece baş harfi verilen, her şeyden habersiz bir maşuk olduğu görülüyor. Halk edebiyatımızdan yabancı olmadığımız kutsal aşkla, kavuşmanın mümkün olmadığı Divan edebiyatımızdaki şiirlerde görülen, Maşuk’un aşığı görmediği, duymadığı ama aşığın maşuk uğruna bin türlü cefa çekip sabır ve sadakatle beklediği gibi bir aşk hikâyesini sunuyor Zweig. Diğer eserlerinde olduğu gibi – Fransız Kraliçesi Antouanet’in yaşam öyküsüyle benzerliğini saymazsak-  bunda da gerçeklikten uzaklaşıp romantik bir yol izlediğini söyleyebiliriz.

Ergenliğinde babası ölen kahramanımızın platonik, saf bir sevgiyle bağlandığı yazara gün geçtikçe daha da delice bağlanmasıyla olayın iç yüzünü öğreniyoruz. Şizofren denilebilecek davranışlar sergileyen  kahraman  komşusundan  zoraki ayrıldığında yemeden içmeden  kesilip hayatı ölüler gibi yaşamaya başlar. Yaşı on yedilere varıp genç bir kız olduğunda erkeklerin ilgi odağı olsa da  sevdiğinden başka bir şey düşünmeyen genç, sonunda aşık olduğu erkeğe  kavuşur.  Yazar R. onu tanımasa da çocuğunun babası olacaktır ve sık sık çıktığı yolculuklarından birine çıkarken dönüşünde arayacağına dair umut verir. Döndüğünde aranmadığını gören Fleurayn aşık olduğu kişi tarafından unutulmayı hazmedemez ama sevdiğine zoraki bir birlikteliği ve sorumluluğa hazır olmadığı bir babalığı dayatamaz. Tüm enerjisini aşık olduğu kişiden olan çocuğunda sevdiğini bulmaya adarken sevdiğinin değer vermediği bedenini bir değer olarak  kullanarak çocuğunu  zenginlik içinde yaşatır.  Çağıracağı günü beklemek adına önüne çıkan muazzam fırsatları tepen sevdalı kadın sevdiğinin çağrısına “Zaten çocukluktan uyanışımdan beri bütün hayatım bir bekleyişten, senin iradeni bekleyişten başka neydi ki!” diyerek hayır diyemeyeceğini söyler. Üçüncü kez sevdiğine kavuştuğunda yine tanınmadığının farkına varırken kimlik buhranı da yaşar. “şimdi karanlıkta, senin yanında kimdim ki ben? Bir zamanların o içi yanan çocuğu muydum, çocuğunun annesi miydim, yoksa bir yabancı mıydım?”  Yıllar geçmiş, çok değişmiştir ama yazarın uşağı onu çocukluğundan beri görmediği halde tanımıştır.  Ömrünü adadığı adama yabancı olan ve çocuğunu romanda belirtilmeyen bir sebeple yitiren zavallı aşık kendini ölümün kollarına bırakırken, Tanrı’ya değil sadece sevdiğine inanıyordur. “Bana gelince, ben artık Tanrı’ya inanmıyorum ve ayin istemiyorum, ben yalnızca sana inanıyorum, yalnızca seni seviyorum ve yalnızca sende  biraz daha yaşamak istiyorum.”       

Kahramanımız her kusuru kendisine ve Tanrı’ya yüklerken R’ye  saygı sevgi beslemekten başka bir şey düşünemez. “Şimdi artık biliyorsun, hayır, yalnızca seziyorsun seni ne kadar çok sevmiş olduğumu ve bu aşk yüzünden omuzlarına hiçbir yük binmiyor.”

Roman ahlaki çöküşü, yoksul zengin ayrımını ve yaşam zorluğunu arka planda gösterirken “Yoksul insanın hep ezilen, aşağılanan kurban edilen insan olduğunu biliyordum. yargısını da vermekten kaçınmaz.  Zweig ve Tanzimat romanları kurgusunda  alışık olduğumuz bildiğimiz eksikler yine göze çarpmakta. Yazar R,  uşak tutabilecek ve uzun seyahatlere çıkacak kadar zengindir ama fakir komşusu kahraman kızımızdır.  Aynı  evde yıllarını geçiren yazar, hemen hemen hiç değişmemişken çocukluktan  yetişkin ve zengin bir kadına dönen kahramanı uşak tanır.  Lüks içinde rahat yaşayan çocuk nasıl ölmüştür?  Bizde İntibah’ta, Ahmet Mithat’ta görülebilen kötü kadın tipi özgür ve  aşkına sadık kadın olarak Zweig’ta hayat buluyor.      

Yetişkin romanı sayabileceğimiz Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kadınlar ne kadar severse sevsin on beş günde unutur diyenleri şaşırtacak bir kitap. Psikolojik yanı ağır basan tek kahramanlı monolog denilebilecek bir anlatıma sahip, o yüzden sıkıcı gelebilir. Saplantılı aşkların ele alındığı birçok roman varken 1920’li yıllarda ele alınmış bir romanı okumak cazip gelmeyebilir ki Masumiyet Müzesi’nde de erkek sonradan evlenen bir kadına her eşyasını çalıp biriktirecek müze kuracak kadar saplantılıdır. Betimlemeler başarılı olsa da  çeviri özellikleri ağır basarak  yazı  yabancı dil kurallarına  uyumlu olup imla ve noktalama Türk yazım kurallarına uymamakta. Ne yazık ki  birçok kitapta görerek neredeyse doğrusu sanacağımız   bu durumun  yaygınlaştığını da üzülerek belirtmeliyim.

Bizim için sıradan olan  batılılar için garip ve hastalıklı sayılabilecek bir aşkın romanına Mihri Hatun’un sevdaya adanmış şiiriyle karşılık verelim.

Eyledi yâr beni derd ile âvâre meded 
Ölürem itmez ise hasret ile çâre meded
Öldürürdüm dir imiş zülfiñe çeşmüñ beni yâr
Virme cellâd eline as beni ol dâre meded

 

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan kitapta çevirmen Ahmet Cemal’in eleştirisi de kitabın sonunda Sonsöz başlığında verilmiş.  Sayfa sayısı 62

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.