Bıçak Sırtı Kir / Sevgi Ünal

Bu küçük ve rutubetli kırk metre kareye, dayaklarından bezdiğin kocanın ölümüyle kavuşabildin. Huzurevine gitmeyi reddetmen, burayı sana miras bırakan babana, içinde oturan kiracılarına özenerek geçirdiğin yıllara vefasızlık etmek istemediğindendi. Yarın oğlun geliyor. Ayrılırken aranızda oluşan gizli küskünlüğü unuttuğunu tahmin ediyorsun. İşlemler tam bitmişken vazgeçtiğin için sana kızmasına hak verdin aslında.

    Tenine yapışmış giysileri zorla çıkarttın üstünden. Tüm cesaretini yüklediğin ayakların, kaymadan küvete sokabildi seni. Özlem, iki musluk ötede.  Çayını koyarken tepsiyi göle çeviren titrek ellerin zor açıyor onları. Sıcak, soğuk art arda. En çok da sıcak. Buharlar, önce başıboş talan etseler de banyoyu; yer sorunu başlayınca çareyi kenetlenmekte buluyorlar.

    Yoğunlukta bir silüet beliriyor. Sessiz, çabuk. Şaşırmana bile fırsat vermeden. Yaşantında geçen en hızlı süre belki de. Eline her bıçak aldığında anımsadığın o kadın. Fethiye… Önceleri korktuğun, sonra alıştığın. Şimdi sisler ülkesinden sana gelmiş. Zihninde sıraya giren her sözcük, ağzından çıkmaya gelince öylece kalıveriyor.

    Zaten çocukluğundan itibaren bakışlarınla konuştun onunla. Her gelişinde çocuk gözlerinle taradın bedenini. Çehresindeki yarıklar nasıl oluşmuşlardı? Nasıl kesişmişlerdi? Buluşma yerlerindeki minik oyukların her birinde kaç yıl birikmişti?

    “Alnındaki çizgileri raylara benzetirdim hep. Sanki üstünden geçen trenlerin kara dumanları yayılmıştı yüzüne.”

    Sonra Fethiye’nin ellerine inerdi gözlerin. Kireçlenip şekil değiştirmiş kemiklere, sararıp kalınlaşmış tırnaklara, kopup gitmek istercesine göze batan damarlar topluluğuna. Üstündeki incelmiş, lekeli, buruşuk deri, bileklerini geçince koyulaşıp, kalınlaşırdı.

   Artık suyla buluştun. Ama bir yıldır yorganına işleyen nefesin, ayrılığa dayanamayıp hemen geri dönmek istiyor. Ciğerlerinle birlikte banyo kapısına dikmişler gözlerini. Buhar, küf, pas üçlüsünden nefret ediyorlar. Yarın seçim günü. Bütün çabaların o sandığa gitmek için. Oğlunun gelmesi ayrı bir sevinç. Hem oy kullanacak hem de seni görecekmiş. Bastonunun yerine, onun koluna girip gururla yürümeye öyle heves ediyorsun ki. Olur ya, “Biraz hızlan!” der sana; küçükken onu elinden çekerken söylediğin gibi. Dönüşte parkta oturup başını omuzuna koymanın düşünü kuruyorsun. Kuş cıvıltılarına karışan çocuk seslerini duymayalı ne çok oldu. Ya, bir kediyi okşamayalı. Bir vakitler bahçeye diktiğin ada çayının toprağını havalandırmak da istiyorsun. O sırada mutfak camlarından birinden ne zamandır sıcak sıcak yiyemediğin patlıcan kızartması kokusu gelir belki de. Bahardan alacağın aklına düşer, maviden, yeşilden. Hayattan…

    Güzel kokmalısın ona. Kırkını geçmiş ama gözünde hâlâ çocuk kalmış oğluna. “Sahil kasabasında iş buldum,” diye gitmeye kalkıştığında önce kızgınlıkla “Su mu çıktı bu şehirde?” gibilerden söylensen de daha sonra, “Sıcak olur oralar, hiç olmazsa üşümez,” diyerek yumuşadın. Yine de “Bir iki kazak koy bavuluna,” sözleri çıkıverdi ağzından. Dinledi sözünü ama kazakların yanına seni bakımevine yerleştirememenin burukluğunu da koydu. Gözlerini arkada bırakmanın acısını yaptığı alışverişlerden çıkardı. Dondurucuya, doğranmış patates-soğan, bezelye, mantı, pizza, börek çeşitleri depoladı. Alttaki raflara, peynir, zeytin kutuları, salam, sucuk;  dolaplara, konserve kavanozları, poşet çay, hazır çorba, bisküvi paketleri sıraladı. Onları ne zaman yemeğe kalksan, uzun süredir kontrol edilmeyen diyabetin geliyor aklına. Her yeşilin huzur getirmediğini, oğlunun kapıcıya verdiği günaşırı bir ekmek siparişinin küflü somun adacıklarına dönüşmesiyle anladın.

    Fethiye’nin nemli gözlerinden, “ Benim gibi yapacaktın. Astımın var senin, çabuk çıkmaya çalış,” sözlerini okuyorsun. Sıcak su, küvetin deliğinden sonsuza gidercesine akıyor. Bir an önce terk etmesi öğretilmiş gibi delicesine. Terk etmeyi öğretmeli her kadına, kadın esir değildir yazılmalı alınlarına, diye aklından geçiriyorsun. Suyun kaçışı, vücudunu görmek istememesinden belki de. Fethiye’nin varlığını hissetmesen, sen de gözlerini hep kapalı tutmak istiyorsun. İskeletine yer yer yamanmak istemiş de becerememiş etlerini, yeşilden mora dönen kabarık yollar yapmış damarlarını, birleşerek kocaman olmuş kahverengi lekelerini görmemek için sabuna boğuyorsun tümünü. Köpük köpük örtüyorsun üstlerini. Fethiye, köpükten fırlamış meme başını, “Kadın yaşlanınca her organı sönebilir ama meme başları asla!” der gibi gözüyle işaret ediyor. “Altı ay su verme bebeğe, daya memenin başını, tosun olur,” diye söylerdi anneannen; anımsıyor musun? “Evlenmem ben onunla,” diyerek ağladığında “Piç mi doğuracaksın?” bağırtılarıyla apar topar imamı çağırıp kıymışlardı nikâhınızı. Bebeğinin piç değil de tosuncuk olmasıyla bağlandın hayata.

    Şampuanla arınmış, sayılabilecek gümüş teller yapışıyor ampul parlaklığındaki kafana. Gözlerini açtığında Fethiye ortada yok! Hani bir ay yok olmuştu da annenle anneannen seni alıp o yıkılmak üzere olan eve gitmişlerdi. Yatıyordu. Öyleyken, çenesinin dizlerinin hizasında olduğu belli değildi. Vaktiyle özgürlük rengi olan gözleri hayli soluk, hayli çukurdaydı artık. Odanın bir köşesindeki et yığını, Fethiye’nin pörsümüş bedenini ısırmaktan bıkan farelere ziyafet olmuş; yine de bitmemişti. Akan kan, zamanla yas rengine dönüşmüştü. Bayramda kurban kesenler getirmişlerdi. Et, kemik, sinir, kan. Umursamamış; bir hayvanın önüne atarcasına bırakıp gitmişlerdi. Bakakalmıştı Fethiye arkalarından. Ne “Ocağım yok!” diyebilmişti ne de “Dişim,”.

    “O günden sonra uzun yıllar ağzıma et koyamadım. O odada başlayan öğürmem yaza kadar sürdü ama kusamadım bir türlü. Annem, ‘Götürmeyecektik çocuğu.’ diye söylendi. Babam söylenmekle kalmadı. Doktorlara döktüğü paraların acısıyla yılların içgüveyi baskısından silkinip anneannemin üzerine yürüdü. Ben öğürdükçe, o dövündü.”

    Etlerin çürümüşlüğüne, Fethiye’nin etleri de karıştı. O, etlerden daha çok koktu. Küçücük vücudu, üstündeki kat kat partal giysileri yırtarcasına ömründe ilk kez isyan bayrağını açıp şişindi de şişindi. Derisinin üstündeki kirler çatladıkça çatladı. Günler sonra onu bulanlar gözlerini kapattılar. Açıldı. Tekrar kapattılar. Tekrar açıldı. En son, yanı başındaki bıçağın üstünde “Artık sana ihtiyacım yok!” diyen bakışları dondu kaldı. Gasilhane, onun için ne güzel bir yerdi. Şölenin tek konuğuydu. Ölü yıkayıcıları, ikramda bulunmak için birbirleriyle yarıştılar. Önce vücudu doydu suya, sonra ruhu.

    Boğazına doğru kademe kademe bir merdiven yükseliyor. Seni telaşa vermeden, sessiz, sessiz. Üst kattakilerin sifonu çektiğini anlıyorsun. Aralığa bakan küçük pencerenin delikleri hep taşır bu kanalizasyon kokusunu. Banyo lifini ağzına tıkamak geliyor içinden. Tıkamak, tıkanmak sözleri zihninde çarpışıyor. İsyan çıkarmak için hazırda bekleyen ciğerlerin, üstlerine alıyorlar mesajı. Vücudunu ne zaman esir aldığını unuttuğun romatizmayla iş birliği yapmak amaçları aslında. Kemikleri fırlamış ayaklarına bakıp küvete bedenimi taşıyan, yatağıma da geri götürecektir beni, düşüncesiyle direniyorsun onlara.

    Bir zamanlar seken ayakların… Haftada üç kez duyduğun “Koş kızım hadi, kıymamızı al da gel.” diyen annenin sesi. Yarım kilo kıyma, matematik kurallarını hiçe sayıp olabildiği kadar bölünürdü. Köy yolundaki akrabanın buzdolabına emanetti artık onlar. Gidiş on beş dakika, dönüş on beş dakika. Buzdan yoksun olmanın bedeli. Fakirdiniz. Fethiye kadar değil tabii. Buzdolabı, çamaşır makinesi olmayanlardan.

    Bak, yine belirdi onun yüzü buharın nefessizliğinde. Şimdi banyonun başköşesinde. Evinizde öyle miydi? Gelir gelmez kaş-göz işareti ile kömürlükteki minder yetiştirilirdi Fethiye’nin altına. Buz gibiydi. Kaldığı odadan da buz. Oturmak zorundaydı üstüne. Yoksa Fethiye’nin bebek yapmayıp, özgürlüğünü bacakları arasında ilan eden rahminin kokusu hemen siniverirdi divanınıza. Sinerdi de arap sabunu bile çıkaramazdı.

    Kendi bacak arana kayıyor gözlerin. Akşama yenecek karpuz, yanında bir şişe suyla daha sabahtan komşunun kuyusuna salınmış. Kıymayı alıp geleceksin hemen. Memelerinin körpeliğindeki ayaklarının hızına bağlı kavrulacak soğanla kıyma. Bir tencere yemeğe dönüşecek; ne kadar çok sebze eklenirse o kadar çoğalarak. Etten duyduğun iğrenmeyi “Gel ip atlayalım.” diyen arkadaşın unutturdu. Eşiğe bıraktın elindekini. Elbisene desen olmuş günebakan çiçekleri de hopladı seninle. Bir, iki, üç, kırk beş… “Hadi gel, tatlı yiyelim.” dedi arkadaşın. Üçünüz yemeğe başladınız şurubunu iyice çekmiş yumurtalı ekmekleri. Sen, arkadaşın, onun askerden yeni gelmiş ağabeyi. Bir ara ikiniz kaldınız. İkiniz ve onun elleri. Ökseye tutulmuş kuş gibi çırpındın. Çırpındıkça kanadın. Günebakan çiçekleri bir daha güneşi göremeyeceklerini anlayıp boyunlarını büktüler. Kendini dışarıya atarken eşikteki kıymadan sızana, bacaklarından akan bulaştı.

    “Kimse bilmemeliydi yaşadıklarımı. Yemeğe oturduk. Kuyudaki karpuz iyice soğumuştu. Kan kırmızıydı. Keserken kütürdedi. ‘Bu son!’ dedi annem. ‘Koruyamadık, kedi düşmüş kuyuya.’ Benim içime düşeninse ben bile farkında değildim.”

    Fayanslar hiç yalan söylemedi sana. Her fayans karesi bir bıçak olup saplandı böğrüne. Cesaret edemedin. Kir, kir baktılar altı aydır. En son oğlun gitmeden yıkanmıştın. Kapıda beklemişti bir aksilik olmasın diye. “Sırtımı kesele,” demek istedin; diyemedin. Kapı önündekilerin işe yaramadığını daha önce de görmüştün. Yengeler, karnındaki bebeği bile bile gerdek gecende dekor oldular kapının önüne. Arkadaşının ağabeyinin sırtını boşuna yumruklayanlar gibi. Bu odadan kanlı çarşaf çıkmayacağını herkes biliyordu. Senin bildiğin tek şey ise, baba evine kefenle dönebileceğindi.

    Bir daha yürüyemedin köye giden o yollarda. Geçerken çeşmenin musluğuna dayayamadın ağzını. Dolaptan kıymayı vermeye üşenip surat eden akrabanızı bile göreceğin geldi. Tüm özlemlerin, kuşların özgürlük kokan kanatlarına, ağaçların gökyüzüne âşık dallarına takılı kaldı. Başına taç yaptığın papatyalar, seviyor demekten vazgeçip arka arkaya sevmiyor diye haykırdılar hep. Kırmızı Başlıklı Kız masalını hiç anlatmadın çocuğuna.

    Fethiye dik dik bakıyor sana. Artık daha belirgin. Buhar kaplı aynadan süzülen sularla yarışta gözleri. Ağzı yine aynı. Kendisini terk eden dişlerin ardından küsüp kabına çekilince karanlık bir yürek şekli oluşturuvermiş yüzünün alt kısmında.

    “Fethiye gittikten sonra saatlerce aynanın karşısında taklit etmeye çalışırdım da beceremezdim yürek ağızlı kız olmayı. Sonra kadın oldum. Her akşam, yiyeceğim dayak korkusuyla geldi yüreğim ağzıma.”

    İç içesiniz artık Fethiye ile. Ağırlaşan başını daha da eğip kollarındaki kirleri ovmaya çalışıyorsun. Nasıl da şaşırmıştınız onun söylediklerine? Annenlerin, su uğramamış, döküntü bir yerde yaşayan, iki büklüm kadına yolladıkları iğrenti yüklü bakışlar hâlâ gözünün önünde.

    “Demek annemin bir yerimi keserim diye bana vermekten sakındığı bıçak, o işe de yarıyordu.  Elinde bir bıçak vardı. Elbisesinin kollarını sıvadı. Ortaya iki pis sopa çıkmıştı sanki. Anlattığı gibi bıçağın sırtı ile kirlerini kazımaya başladı. Bunu yaparken, dili, yürek şekilli ağzının kenarlarından ara ara çıkıp dışarı kıvrılıyordu. Sonra kanlar fışkırdı kollarından. Avaz avaz bağırdım. Annem koştu yanıma. ‘Korkma, kan görünce rüya bozulur,’ dedi; rahatladım.”

    Fethiye’nin endişeli bakışları, “İyi değilsin, benim gibi bıçak kullanacaktın, suya-sabuna dokunmadan,” mesajları yolluyor art arda. Kapıdan geçen nayloncudan eski giysilerle takas edip aldığınız o büyük mavi leğeniniz odaya getirilip sobanın üstünde kaynayan sularla doldurulurdu. Koca bir kalıp sabun dolaşmaya başlardı bedeninde. Sanki senin değil de Fethiye’ninkinde. Diken diken olan tüyleri; başlardı üstündeki kirleri ittirmeye. Annenlerin bir kez de ona, “Hadi gel, seni de yıkayalım,” demesini bekleyip durdunuz ikiniz de. Demediler. Senin gözlerin sabundan, onun gözleri suya özlemden yandı. Anladın ki sizin evinizde yaşlı kadına düşen pay, bir tas çorba ile pis bir minderdi.

    “Ailece, Fethiye’nin bir zamanlar beddua aldığına karar verildi. Tıpkı komşumuzun gelinine ettiği ‘Bir oğlan doğuramadın, için çıksın!’ diye ilenmesi gibi. Kaç kez yok etmek istedim o minderi; başaramadım.”

    Fethiye’nin, soluk soluk uzaklaşan tavırları, “Hadi çık artık, bu kadar açmayacaktın muslukları, bu kadar durmayacaktın,” telaşında. Fayansların üzerindeki çiçeklerin neden durmadan ağladığına bir anlam veremiyorsun. Gözyaşları banyonun tabanında birleşmeye başlıyor. Kapanmaya meyilli gözlerin kapıda. Ardındaki havanın, senin için Kazdağları’nın oksijeninden değerli olduğunun farkındasın. Oysa buharın, soluk boruna ördüğü kapağı bitirmesine az kaldı. Kalan aralık, bir kez iç çekmene izin veriyor. Onu da dakikalardır gözünün önünden geçen hayatına yolluyorsun.

    Fethiye’yi göremiyorsun artık. Açtığın musluklar kapanmaya yanaşmıyorlar. Onlara her titrek uzanışın biraz daha kaydırıyor seni küvetin içine. Su, vücudunu görmeye çoktan mahkûm. Kaçacak delik bulamayınca odandaki radyodan taşan hüzzam faslına karışmak üzere yola çıkıyor. Her gün aşklarına özendiğin iki kumru, pencerenin önünde seni beklemekten yorulup gökyüzüne kanat açıyorlar.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*