Beyaz Dut Larvaları / Josef Kılçıksız

Gerçeğin yüzleri bin çeşittir belki ama insan öykülerininki bin bir çeşit.

Aslında herkesin bir öyküsü yoktur. Öyküler ancak onları anlatabilecek olanların başından geçer. Aynı şekilde belki yaşantılar da onları yaşayabilecek olanlara sunarlar kendilerini.

On üç bilemediniz on dört yaşlarındaydık. Dut ağacındaki ipek böceği tırtılları o zamanlar oturduğum sitedeki Mahir’in öğle öğünüydü. Siteye ilk taşındığımızda Mahir, efendi bir çocuk izlenimi vermişti. Gel zaman git zaman siteye genç, güzel kızlar taşındılar.

Mahir’in arada bir dut ağaçlarına tırmandığını görür, önemsemezdim.

  • Çok dut yersen ishal olacaksın.
  • Yok abi ne dutu ben et yiyorum.
  • Et mi? Ekmek ağacı duydum da et ağacı görmedim…

Sonra bir gün birlikte yandaki korulukta dolaşırken aniden bir kertenkeleye hızlı bir hamle yaptı ve onu kuyruğundan yakaladı. Sonra ağzına attı, çıtır çıtır yiyordu. Şaşırdım. Karanlıkta kalan yalnız bir hayvan gibi dili dışarıda, hayvanın ısırdığı baş kısmını çıkarıp gösterirken, bana da kuyruk kısmını uzattı. 
İğrenmiştim. Eve gidince ağzımı defalarca sabunlu suyla yıkadım.

O olayları her anımsadığımda içimizdeki maymunsu kodlamaları, ruh düzenindeki bozulmaları düşünürüm; yabanıl bilinç dışının savrulmuşlukla baş etmek için zıvanadan çıkışını; Mahir gibi birçok insanın hakikatle sorunlu ilişkisini…  
Sosyalleşmek ve sitenin güzel kızlarının gözüne girmek adına dip yüzeyde beliren hayvansı alışkanlıklarını düşünürüm Mahir’in.

Yakışıklı çocuktu Mahir. Sitenin en güzel kızlarından Selda’yı tavlamıştı. Komşuda pişer bize de düşer misali, Selda’nın arkadaşı Dedeağaç (Alexandroupoli) göçmeni Suzan’ı da bana yapmıştı.

Tüm hesaplanamazlığı ve önceden bilinmezliği içinde Suzan, fiziki güçlerime meydan okuyan bir kızdı. Beyaz tenli, simsiyah saçlı, kocaman dudaklı bir güzellikti.

Onunla birlikte olmanın yanı sıra birlikte ve başka olmanın görkemini yaşarken Mahir’in vahşi alışkanlıklarını görmezden geliyordum. Daha doğrusu ilgimin odağında Suzan olduğu için başka bir şeye yetişemiyordum.

Zaman hızla geçiyordu, büyümüştük, bizimle birlikte acılar ve dertler de… Suzan ODTÜ psikoloji bitirdi. Mahir’de aynı üniversitenin kimya mühendisliği bölümünde okuyordu. Bense Hacettepe felsefede okuyordum.

Beytepe’deki öğrenci yurdundan Suzan ile birlikte Küçükesat semtine taşınmıştım.  

Dışarıda hüküm süren puslu, kirli ocak günü, pencereden içeri öyle ters, öyle keyifsiz yansıyordu ki, henüz yeni başlayan yeni yılın bir an önce bitmesini istiyordum. Ankara’nın kuru kapalı havası adeta nasırıma basıyordu.

Zira o kış günü yenik bir ruhun sabahına uyanmıştım. Gönül yanımda yoktu.  Şimdi daha iyi anlıyorum, nasıl da hiçbir yerde ne bir son ne bir engel olduğunu, nasıl da sınırsız olanın mükemmelce bir yerde oturduğunu ve düşünceden hiç ayrılmadığını.

O gece gördüğüm rüya gerçekleşmişti. Uzun siyah saçlı bir kadını bir kayın ormanının içinde boranın tam ortasında görmüştüm sonra birden boran dindi, orman sessizleşti. Ardından bir ağlama sesi duyuldu. Öksüz tavrını takınmış bir çocuğun ağlamasıydı bu. Bir siluet karların üzerine öylece uzanmaktaydı; yerinden doğruldu hançeri gördü ve kalbine sapladı. Sonra kadınla yaralı siluet, çocukluk anılarına gidip orada saklanmaya çalıştılar. Sonra birlikte betona gömüldüler…

Suzan’dan sonra kalbim, her rüzgârda daha hızlı kanat çırpan ama hiçbir yere gidemeyen bir martı gibi çırpınıyordu. Çılgın sularda kerterizi yitirmemek için hep kıyıdan giden bir gemi olmuştum.

Suzan keyif çayı gibiydi benim için; yanında annemin elinden çıkmış kurabiye, geceler boyu düşünmek, şiir yazmak gibiydi.

Bence ışık, bence yarın, bence sabahlar hayatın bir yerinde, bir anında kişiyi terk ediyor ve sonra bir daha gelmiyor.

Borges’in bir zamanlar söylediği aforizma geldi aklıma: “Unutmak en iyi intikamdır.”

Aradan uzun seneler geçti. Mahir’e bir gazete kupüründe rastladım. Omuzunda AK-47, Rakka’dan İslami söylevler çekiyordu. Öncesiz sonrasız bir insani sıkışmanın hüznünü kuşanmıştı.

Bir insanı anlamak istiyorsanız öncelikle insanlar hakkında bildiğiniz her şeyi, ama her şeyi unutmalısınız.

Demek ki insan, içindeki gaye arzusunun tatmininin gerçekleşmediği durumlarda ümitsizlik ve hiçliğin kıyılarına vuruyor.
Hiçlik sorununu insanın dünya içindeki varoluşuna dair bir gerilim ekseninde kavrayanlar sanırım içlerinde hep habis bir enerji biriktiriyorlar. Şiddet bu enerjiyi bir bakıma nötralize etmenin aracıdır; varoluşu yakan asidi veya alkali etkisiz hale getirme yanılsamasıdır.

Aradan uzun zaman geçti. Bir gün Suzan’a Paris’in sokaklarında rastladım. Yüzüne, farkındalığın insanın hayatında yarattığı apansız bir aydınlanma yayılmış gibiydi. Ama bakışlarında morbid bir şeyler de vardı. Psychotic Waltz’ın albümünü anımsadım:

roses that you bring
give to one another
I don’t know why
they’re dying for your love

in love we sacrifice them
how morbid, how morbid
and now our graves surround them
how morbid, how morbid…

Anlaşılan Suzan’ın kanlı ellerinde çokça çiçek kurumuş, sonra onları uçsuz bucaksız bir tarlada onlarcası köstebek çukurları gibi kazılmış mezarların içine atmıştı.

Bir gün bir yaşama başlar ve tam olarak ne olmadığınızı fark edersiniz ya, işte Suzan bir gün “insan” olmadığını fark etmiş ve sarsılmıştı.

Sonunda söz dönüp dolaşıp bir ölçüde ilginç ve kara günlere uygun bir konuya gelmişti. Bir “yazıklar olsun hüznüyle” bakıyordum gözlerine.

Başını öne eğdi. Anlaşılan sadece ölmediği için hayattaydı. Sözümona bir anlam kırıntısı peşinde, nehrin akıntısına kapılan kuru ağaç dalları gibi Mahir’in peşinden Rakka’ya sürüklenmişti.

  • Bir intihar eylemi için görevlendirilmiştim. Çekemedim pimi. Sonra Peşmerge’ye teslim oldum.

Araya giren uzun sessizlikten faydalanarak içime dolanan acıyla anlam yitimini dindirmeye çalışıyordum. Orada ve burada soluk kesen sesi ve sessizliği aynı anda dinlemeye çalışıyordum.

  • Seni hala çok seviyorum.

Sorgusuzluğun ortasında kalakalmıştım.

  • Buna inanmamı mı bekliyorsun? Aramızda aşk vaki olmamıştı ki şimdiye kadar.  Şimdiden sonrası da yalandır.

Yüzünü eylül güneşine çevirdi. Bir serçe gelip dizine kondu.

  • Sen kritik bir eşiği çoktan geçtin Suzan. Seçimini Mahir’den yana yaptın. Eğer bir tanrı varsa sizin uğruna onca barbarlığı yaptığınız o tanrı değildir; o iki kişi arasındadır. Eğer bir sihir varsa o iki kişinin bir şeyleri paylaşabilmesidir. Sen tanrımızı öldürdün ve o gizi Mahir’e ifşa ettin; büyüyü bozdun.

Gönül benimleyken toplumculuğa merak sarmıştı. Böylesine özgür ve zarif bir kadının hayatı eril büyük anlatılar içinde yorumlayan bir yola sapması şaşırtıcıydı. Anlaşılan Suzan’ın serüveni Dasein’dan kolektif özneye bir yol alıştı.

  • Bağışla beni.
  • Bağışlamak mı, siz onu kendi tanrınızdan dileyin. Dinle Suzan, dünya bizim ülkemiz, kutsanma umudumuz yukarılarda değil, yeryüzünde ve aşağılarda yatıyor. Çünkü köklerimiz yerin derinliklerinde. Kurtuluş umudumuz gözleri kamaştıran ışıkta değil, ruhumuzu besleyen karanlıkta yatıyor. Işığa gölgeli alanlarımızın içinden, karanlığımızdan yürüyerek ulaşabiliriz.

Şimdi ona toplumsal bilinçaltında saklı travmaların ya da yönelişlerin analizini yapacak değildim; ne de sonsuz ve değişmez yasaya karşı geldiği için tanrılar katında lanetlenmiş insan türünden bahsetmeyecektim.

  • Ne dersen haklısın. Ama iknanın ağır basıncına maruz kalan ruh bir eşikten sonra teslim oluyor.
  • Tanrı aşkına ne anlamı ne ruhu ne iknası ya? Mahir’i seçmek de bir ikna mıydı?
  • Lanet olsun, benden bir katille konuştuğum için memnun olmamı mı bekliyorsun? İnsan bir canavarla karşılaşmaktan memnun kalır mı? Neden anlamak istemiyorsun? Gerçi bu saatten sonra bir boka da yaramaz. Ben gücünü insana inanmaktan alan bir şeyden bahsediyorum.
  • Çoğumuz dünya ile hep bir sürtüşme halinde olan ruhlardık Suzan. Kusurlu olan insanlar değil aralarındaki ilintilerdir, bunu unutma…
  • Evet haklısın, yanıldım, inandığım şeyler ve en çok insanlar yanılttı beni.  
  • Hani aşk iki küçük çocuğun yan yana büyümesiydi, hani biz daha yüce bir gaye için mücadele veriyorduk. Sözüm ona hem sevgili hem yoldaştık. Sanırım bunların hepsi yanılgıydı, öyle değil mi?
  • Birinin daha büyük bir davaya kişisel adanışı ile bir FARC militanının davasına adanışı arasında bu adanmışlığın yoğunluğu açısından bence bir fark yok.
  • Hayır, yöntemsel ve ahlaki farklar var en azından. Bir insanı ilk gençliğinden yaşlılığına kadar Kolombiya’nın lanet olası ormanlarında veya yüksek dağlarda ölümle burun buruna tutan şey kamucu bir mutluluk ideali ise orada kocaman bir fark var demektir. Ama sen bunu anlayamazsın…
  • Söyler misin, hakikat algılarınızın aleyhine çalışan o şey neydi? Lanet olsun, bunca cinnetten, bunca acıdan sonra geriye ne kalıyor, söyler misin ne kaldı?
  • Gerçi güç dürtüsünün köklerini araştıranlar bu soruya bir yanıt bulmuş görünüyorlar. Ama bu yanıt yeni ahlaki seçenekler içermiyor.
  • Her şey için çok üzgünüm ama kendime bir aidiyet arıyordum…
  • Aidiyet mi? Ben sözde senin ait olduğun yuvaydım Suzan…
  • Bak Suzan, böyle vahşi öğretilerin sürdürülebilir olup olmaması sadece o öğretinin “kurtuluş” ve cennet vaadinden kaynaklanmaz. Bu daha çok o öğretiyi meşrulaştırma aygıtlarının etkisine bağlı bir şeydir; kimliksizleri buna ikna etmekte başarılı olmalarına bağlı bir şeydir.

Uzun bir süre sustu. Hafif ve serin bir rüzgâr esti. Sonra anlatmaya devam etti. Rakka, sözüm ona ikisini kavurucu suçluluk dolu bir ömre mahkûm etmişti.

Mahir hayatının tek flörtü olan Yugoslav göçmeni Selda’yı tüm acı anlarıyla birlikte anımsamaya çalışmış, bir cerrah hassasiyetiyle katladığı mektupları okurken Suzan onu fark etmişti.

Aralarındaki kısa bir tartışmadan sonra Suzan apar topar evden ayrılmıştı.

Bunun üzerine Mahir biraz benzin, biraz da kibrit almış, neden sonra sakar bir aşçının şapşallığıyla tüm evini benzinle sulayıp ateşe vermişti.

Sıcağı ve ruhun içine düştüğü soğuğun ötesini hiç hissetmeden sözde dayanılmaz bir “günahla” birlikte yanmıştı Mahir.

Kalktım ve arkaya bakmadan hızla metroya doğru yürüdüm. Suzan oracıkta hüngür hüngür ağlıyordu.

Yukarıda gerilmiş kara plastikten bir gökyüzü vardı. Diğer evrenlerden yalıtılmış yıldızlar giderek sönen lambalar gibi içinde dinlenirken düşündüm de, Doğu‘nun kadim köktenci anlatıları içinde yerini arayan o kadar çok insan var ki.

Anlaşılan kapitalist akıl, üretimin maddi koşullarını üretmek için krizler sipariş etmekle yetinmiyor, bu krizlerin maşalarını ve tetikçilerini de sipariş ediyordu.

Düşündüm de, dünyanın en güzel aşk hikayesi sanırım gelincikle onun boynunu eğmesini önleyen kök mantarı mikoriza’nın arasında vuku bulmuş olanıdır. Kökmantarı aşksızlığın ve kimsesizliğin nabzının attığı sert rüzgarların sırdaşlığında gelinciğin boynuna dolanır. Sarmaş dolaş bir beraberliği, fedakarlığı, vefayı, sadakati ve sevgiyi anlatır.

Çocukluk ve gençlik heyecanı içinde yaşadıklarımızı, o en temiz hatıralara yakın olan beyaz dut ağaçlarını her anımsadığımda gözlerim dolar. Kendini yaşarken dut fidanı, kendini aşarken kayın ormanı olmuş insanlar gelir aklıma.

Mesafeden mesafeye, zamandan zamana serin geceyi taciz eden deli sorular birikiyordu kafamda.

“Hüznü yaralı, zamanı kirlenmiştir hayatın” der ozanın biri. Mutluluğun paylaşılınca güzel olduğu bir dünya kurma istemi acaba sırf bu yüzden sadece bir düş müdür?

Yazdığı şiiri kendine bir sır gibi saklamış şair bu sırrını ne zaman ifşa eder; o gize saklı yalnızlığı ne zaman biter?

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*